Tuğra Süslemeleri

  • #


Yazı: Atilla Yusuf TURGUT*

Farsça buyurmak, emretmek mastarından öğretilen ferman kelimesi sözlükte; emir, emirname, buyruk, hükümdar alâmeti gibi anlamlar ifade eder. Tuğra ise Türkçe’de kelime olarak padişahın ismini ihtiva eden özel bir işaret, padişahın imzası gibi anlamlar taşır. Fermanlar tarihi olaylarla ilgili birer belge oldukları gibi, aynı zamanda birer sanat şaheseridirler. Tuğra hakkında doğru bilgi veren en eski kaynak, Kaşgarlı Mahmut’un 11. yüzyıla ait Divan-ı Lügat-it Türk, adlı eseridir. Kaşgarlı, bu kelimenin aslında Oğuzca “tuğrağ”şeklinde söylendiğini ve onun, hakanın mührü ve buyrultusu olduğunu bildirir. Tuğranın şekli hakkında çeşitli teorilere rastlanmaktadır. Bunlardan bazılarına göre tuğra, “tugrı” adlı efsânevi büyük bir doğa kuşunun şeklini temsil etmektedir ve Oğuzların totem işaretidir. Ayrıca İslam Ansiklopedisi’nde “uğrağın "atuğ" dan türediği ve bunun Türkçe’nin yapısına en uygun açıklama şekli olduğu belirtilir. Osmanlı Devleti’nin kısa zamanda büyümesi ve dolayısıyla iş hacminin genişlemesi, tuğra çekmeyi bilen ve adına nişancı denen memurlara ihtiyaç duyulmasına sebep olmuştur. Resmi bir evrak, defterdar ve reisülküttap (dışişleri bakanı) tarafından kontrol edildikten sonra vezir-i azama gider; onun da incelemesinden geçtikten sonra nişancıya yollanır; o da gelen evrakın üzerine tuğrayı çekerdi. Yüksek bir rütbe olan nişancılık 18. yüzyıl sonlarında önemini kaybetmeye başlayınca onun yerini tuğra-nüvis (tuğra çeken) denen hattatlar almaya başladı. Daha sonra da bu hattatlara tuğrakeş adı verildi. Daha önceleri tuğrakeşlere tuğrai, tevkii ve muvakki gibi isimler verilmiştir.
Tuğra, padişahın yazılı alâmeti, bir çeşit imzası olduğu için, metindeki en önemli kelimeler, padişahın kendi adı ile babasının adıdır. Bu ikisinin okunması çok defa tuğranın hangi padişaha ait olduğunun anlaşılmasına yetmektedir. İlk tuğralarda da metin, sadece bu iki isim ile oğlu manasına gelen bin kelimesinden ibaret idi: Orhan Bin Osman gibi... İsimler tuğranın “sere”sinde yer alır. Tuğra metni genellikle aşağıdan yukarıya doğru okunacak şekilde tertip edildiğine göre, tuğra sahibininki altta, babasınınki üstte bulunur. Bazı tuğralarda bu isimler iç içe girmiş, bazılarında ise bir satır halinde yazılmıştır(1). Şehzade tuğraları hariç, padişah tuğralarında kullanılmış olan isimler on beş tanedir. Bu isimler, gerek padişah ismi olarak, baba ismi olarak tekrarlandıklarında, çok defa öncekilere benzetilerek yazılmışlardır. Örneğin, Mehmet ismi, III. Mehmet’in tuğrasına kadar bilinen sekiz tuğrada, Çelebi Mehmet’in tuğrasındaki gibidir. Mustafa ismi, I. Mustafa’nın tuğrası dışındaki bütün tuğralarda “ye” harfi yerine “elif” harfi ile yazılmıştır. V. Murad (Mehmet Murad) ve VI. Mehmed (Mehmed Vahideddin) gibi iki isimli bazı padişahların tuğralarına iki isim birden konmuştur. V. Mehmet’in (Mehmet Reşad) tuğrasında ise, “Reşad” mahlas olarak tuğranın dışında bulunmaktadır. Şah kelimesi bazı tuğralarda özel isim olarak kullanılmıştır. Tuğra, ferman ve berat gibi belgelerde en göze çarpan unsurdur. Osmanlı Türklerine ait olan tuğralar, Türk hat sanatında başlı başına incelenmesi gereken bir konudur. Önceleri ferman, berat, vakfiye gibi belgelerin baş kısmına konulan tuğraların kullanım alanları, zamanla yaygınlaşmış; tuğra mühürde, paralarda, pullarda ve kitabelerde kullanılmaya başlanmıştır.


Tuğra Süslemesi

Bilinen ilk Osmanlı tuğrası, Orhan Gazi tarafından (H.1324) verilmiş bir vakfiye üzerindedir. Bu tuğrada sultanın kendi ve babasının adı, yani “Orhan Bin Osman” yazılıdır. Tuğra metinde geçen üç elif harfi yukarı doğru uzatılmış, üç nun harfi ise solda iç içe girmiş gibi yerleştirilmiştir. İlk düzenlemesi bu ana temel üzerine olan tuğra, yavaş yavaş gelişmiş, metninde ve istifinde değişiklikler olmuştur. İlk tuğralar son derece basit bir şekilde tertip edilmişlerdir. Bu sadelik Fatih dönemine kadar devam etmiştir. Fatih dönemi ile birlikte yavaş yavaş hakiki hüviyetini bulmaya başlamıştır. Daha sonra Kanuni Sultan Süleyman döneminde daha belirgin bir kimlik kazanmıştır. Daha sonra gittikçe güzelleşerek nihayet en mükemmel şekline II. Mahmud döneminde, devrin büyük hattatı Mustafa Rakım tarafından kavuşmuştur. Bundan sonra hattatlar artık zamanımıza kadar aynı üslubu kullanmışlardır(2). Rakım Efendi’den sonra tuğra çekmekte pek çok kimse yetişmişse de en ustaları; Haşim Efendi, Vahdeti, Abdülfettah Efendi, Sami Efendi ve İsmail Hakkı Altunbezer’dir. İsmail Hakkı Altunbezer, imparatorluğun son resmi tuğrakeşi idi. Fermanların tuğralı kısımları; genellikle hükümdarlığın ve saltanatın birer nişanesi olduğu kabul edildiği için; altın, renk ve çeşitli motiflerle süslenmiştir. Fakat sade olanları da vardır(3). Başlangıçta; dönemin ağırbaşlı zevkini yansıtan bir sadelik içinde bulunan tuğralar, yalnızca siyah mürekkep ile çekilmekteydi. Fatih dönemi ile lâcivert ve siyah mürekkep de kullanılarak, II. Bayezid döneminde bunlara lâl (kırmızı) ve yeşil mürekkep de eklenerek, çekilmeye ve beyzilerin içleri tezhiplenmeye başlanmıştır. Ayrıca altınla çekilen tuğraların daha net görülebilmesi için bazılarının kenarlarına ince siyah bir çizgi (tahrir) de çekilmiştir. Sonraları beyze ve kolların uç noktalarında, tepesi tuğraların yukarısında bulunan bir üçgen oluşturularak, tezhip sanatının tüm hünerleri kullanılarak servi ağacına benzeyen bu alanın içinde başlanmış tuğraya daha görkemli bir görünüm kazandırmıştır(4).
Kimi tuğralarda ise bu üçgen yerine, tuğraların üzerinde yer alan soğan biçimindeki bir alanın içi tezhiplenmektedir. Kanûni Sultan Süleyman’ın tuğralarının süslemelerindeki çiçek motiflerinden oluşan kompozisyonlar, dönemin ünlü müzehhibi Karamemi’nin devreye girmiş olması itibariyle büyük değişikliklerin olduğuna işaret eder. 16. yüzyılın ortalarındaki tuğralardan, özellikle birindeki tuğra süslemesindeki; çiçekler, lâleler, sümbüller, karanfiller, güller ve bahar dallarının büyük olasılıkla Karamemi’nin elinden çıktığı tahmin edilir(5). Tuğra tezyinatında 16. yüzyıl sonlarına değin özellikle Kanûni Sultan Süleyman döneminde “Haliç işi” denen tarzdaki süslemelerin çoğunlukla uygulandığı görülür. Bunlar; altın, lâcivert ve kırmızı renklerle yapılmıştır. Haliç işi; kendine özgü yaprak ve çiçek desenlerinden oluşmaktadır. Bu görkemli bezemelerin hiçbirisi birbirine benzemez ve farklıdır. Ayrıca Haliç işi süslemelere ek olarak; Rumi, hatâi, çintemani, bulutlu desenler, lale, gül, karanfil, sümbül, bahar dalları ve sazyolu gibi çiçek motifleri de kullanılmıştır. 16. yüzyıldaki tuğra süslemeleri uyumlu çizgileri ve eşsiz zarafetleriyle, o dönemdeki Osmanlı Uygarlığı’nın parlaklığını da yansıtması bakımından önemlidir. 16. yüzyıl tuğralarında, klasik dönemin bütün ihtişamını görmek mümkündür. Lacivert ve altının dengeli uyumu, Nakkaşbaşı Karamemi’nin çiçeği olarak bilinen bahçe çiçekleri, bulut, sazyolu motifleri, negatif teknikle boyanmış motifler, Haliç işi denilen helezonik süslemeler ve rumi kompozisyonlar, dönemin tezhip özellikleri ile tuğralara yansımıştır. Kanûni Sultan Süleyman (1520-1566), II. Selim (1566-1574) ve III. Murad’ın (1575-1595) tuğralarında 16. yüzyılın tüm sanatlara yansıyan muhteşemliğini görmekteyiz. Saray nakışhanesinin ustaları tuğraları da tezhiplemiş; çini, seramik, kumaş, kitap ve benzeri alanlarda kullanılan süsleme elemanları tuğralarda da kullanılmıştır. Çiçek açmış bahar dalları, naturalist tarzda karanfil ve sümbüller, bulutlar, Rumiler, şakayık ve hatâiler ile zenginleştirilmiş kıvrım dallar tuğra süslemelerindeki yerlerini almışlardır. 16. yüzyılın sonlarına doğru beyzeler, sere tuğlar arasında değil, tuğranın iki yanından başlayarak yukarıya doğru bir üçgen oluşturacak şekilde yükselmeye başlamış, böylelikle tuğralar daha da görkemli bir görünüm kazanmışlardır. Dönemin en belirgin süsleme tarzı Haliç işidir.
17. yüzyılda bu süslemenin biraz yozlaşarak devam ettiği görülmektedir. Buna rağmen, tuğların üzerinde sık sık rastlanan servi (hayat ağacı) motifi gibi bazı yenilikler, bu devre kendine has bir çekicilik kazandırmıştır(6). Serviden esinlenilen form bazı değişikliklere uğramakla beraber, 19. yüzyılın sonlarına kadar devam etmiştir. Çoğunlukla Haliç işi ile bezenen formun içi, sonraki dönemlerde halkâri veşikâf tarzında bezenmiştir. Bu 17. yüzyılda genellikle lâciverdin canlılığını kaybetmesi, altın zeminlere sadece iğne perdahı yapılması, ayrıca kompozisyonlardaki gerileme tuğra tezyinâtında da görülmüştür. 18. yüzyılda Batı’nın etkisi her alanda olduğu gibi süsleme sanatına da yansımış ve tuğralar Türk Rokokosu adını verdiğimiz ekolun süsleme elemanlarıyla bezenmiştir. Çok renkli olarak yapılan lâle,şakayık, gül, süsen buketleri, girlandlar, sütunlar bu devirde çok sık kullanılmıştır. Daha sonraları kırmızı, mavi ve altın ile yapılan halkâr, tuğraların vazgeçilmez süslemesi olmuştur. Gölgeli çiçek boyamalarının yanı sıra yine bu dönemde saz üslûbunun yeniden canlanması, gümüşün kullanımı, stilize edilmiş servi motifi, ay yıldız formu ve natüralist çiçekler tuğra süslemelerinde karşımıza çıkmaktadır. 19. yüzyılda tuğrayı üstten bir üçgen çerçeve içine almak ve bu üçgen çerçevenin içini değişik formlu paftalar ile süslemek de yaygındı. Sultan Abdülmecit’ten itibaren tuğra süslemesinde altın yaldız ışık demetlerinin kullanıldığı görülmektedir. Tuğra; artık günümüzde levha şeklinde ve isim tuğrası veya bazı güzel sözleri ve ayetleri ihtiva edecek şekilde yazılıp tezyin edilmektedir(7) .


Tuğra Bölümleri

Tuğrayı detaylı olarak inceleyecek olursak, çeşitli bölümlerden meydana geldiğini görürüz. a) Tuğranın seresi (kürsü): Tuğranın alt kısmı olup, padişahın ve babasının adının yazıldığı bölümdür. Padişaha ait bilgiler bu bölümde verilir. b) Beyzeler (dış beyze, iç beyze): Tuğranın sol tarafında yer alan tuğra ve metninde geçen han ve bin kelimelerinin son harfi olan “nun” harfi uzantılarıyla, bazen de başka bir kelimedeki “dal” harfi uzantılarıyla oluşan iç içe iki kavse verilen isimdir. Yine iç beyzede, kürsünün üst kısmında bulunan “el, muzaffer” sözünün devamı olan “daima” kelimesi bulunur. c) Tuğlar: Yukarıdan kürsüye doğru inen elif harfi şeklindeki üç çizginin adına tuğranın tuğları denir. Bunlar metinde geçen “elif”, “lam” ve “zı” harflerinin uzantıları oldukları gibi bazen de yalnızca şekli tamamlamak amacıyla yapılırlar. Başka bir ifade ile sereden (kürsü), yukarıya doğru çıkan birbirine paralel iki kola tu ğ adı verilir(8) . d) Tuğranın kolları: Diğer bir adı “hançer” olan kollar beyzelerin devamı olup, muzaffer kelimesinin üstünden birbirine paralel olarak tuğranın sağına doğru uzanmaktadır. Kısaca, beyzelerin sağa doğru uzantısıdır. e) Zülfeler: Tuğranın solunda flama şeklindeki kavislere denir(9) . Ayrıca, ilk dönemlere ait tuğralarda “vasla” adlı bölüme de rastlanmaktaydı. Konu ve yazılış biçimlerine göre, (belge) niteliği taşıyan tuğralar çeşitli adlar almaktadır. Halk arasında tüm tuğralı belgeler “ferman” olarak adlandırılmaktadır. Bu durum, konuları değişik de olsa, tuğralı belgelerin dış görünümlerinin benzer olmasından kaynaklanmaktadır. Osmanlı diplomasisinde belgeler iki ana sınıfta değerlendirilir. 1) Laik karakterdeki belgeler: Devlet idaresinin dünya işleriyle ilgili konularının çeşitli alanlarına ait belgelerdir. Bu belgeler padişah adına çıkarılmış olup; ferman, berat gibi emir ve hükümlerdir. 2) Dinî karakterdeki belgeler: Osmanlı toplumunun dinî hayatına ilişkin kadılık sicilleri, vakfiyeler, fetvalar ve benzerleridir.


Kaynakça

1Hüseyin Gündüz, “Ferman ve Beratlar”, Antik Dekor, İstanbul, 2004, S: 80, sh:132. 2Hüseyin Gündüz, Faruk Taşkale, “Rakseden Harfler”, İstanbul, 2001, sh:17-18. 3Ýlhan Akbulut, “Devletin Kanunu Padişahın Buyruğu: Osmanlı Fermanları” 4Atilla Yusuf Turgut, “18. yüzyıl Tezhip Sanatında Naturalist üslupta Çiçekler”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, sh:82. 5Nurhan Atasoy, “Hasbahçe”, İstanbul, 2001, sh: 147-148. 6a.g.m., sh:135. 7a.g.m., sh:136. 8a.g.m. sh:133. 9a.g.m. sh:133. *Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi G.T.S.B Tezhip Ana Sanat Dalı Araştırma Görevlisi  

İSMEK El Sanatları Dergisi 8 İNDİR

Bu yazı 1239 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK