Bakır İşçiliği

Kadim Sanat Bakırcılık ve İstanbul’un Bakırcıları

  • #


YAZI: Vera BATURALP | FOTOĞRAF: Mücahit PAMUKOĞLU

Kolay işlenebilir yapısıyla tarih öncesi devirlerden beri kullanılan bakır, eskiden olduğu gibi mutfaklarımızın baş tacı olarak varlığını sürdürmese de bugün bütün hayatımızdan çıkmış değil. Bakırcılar çarşısını ziyaret ederek şimdilerde karşımıza süs eşyası olarak çıkan, salonlarımızı ve vitrinlerimizi süsleyen kızıl sanatın bugününü konuştuk.

Bundan otuz-kırk yıl öncesine baktığımızda, mutfaklar Anadolu’dan gelen bakırlarla donanırdı. Evlenecek genç kızların, yeni gelinlerin çeyizleri bakırdan yapılan yemek kazanları, kuşhanalar, tavalar, siniler, lengerler, sahanlar, teştler, güğüm ve cezvelerle dolu olurdu. Çelik ve porselen takımlar henüz hayatımıza girmemişken, yüzlerce çekiç darbesiyle ustasının elinde metal levhadan bir eşyaya dönüşerek yeni bir kimlik kazanıyor, sahibinin evinde yerini alıyordu. Her usta bakırı ayrı formatta işliyor, ona ayrı bir değer katarak üzerinde adeta kendi imzasını oluşturuyordu.


Keşfedilmesi tarih öncesine dayanan bakır, alet ve silah yapımında kullanılan ilk madenlerden biriydi. Sonraları bu alanda tunç ve demirin tercih edilmesi ile bakır daha çok mutfak eşyası, ev aletleri üretiminde kullanıldı. İnsanların eski çağlardan beri çeşitli amaçlarla kullandığı bakır, geçmişten bugüne kadar dış etkilere dayanıklılığı, diğer metallerle alaşımlar yapabilmesi ve daha kolay işlenebilir bir maden olması nedeniyle bugün hâlâ çok geniş kullanım alanı bulunan önemli metallerden. İnsanoğlunun keşfettiği ilk madenin işlenmesiyle meydana gelen bakırcılık da dünyada bilinen en eski el sanatı olarak kabul ediliyor.

Esasen Orta Asya’ya ait kabul edilen bakırcılık sanatı, İslam akınları ile doğuya, Haçlı seferleri ile de Avrupa’ya geçti. Madenciliğin Doğu'daki merkezleri 15. yüzyıla kadar İran, Irak ve Anadolu’ydu. Selçuklu devrinde Anadolu’da çeşitli teknikler üzerinde başarılı bir şekilde çalışan gelişmiş maden atölyelerinin başında ise Konya, Mardin, Hasankeyf, Diyarbakır, Kilis, Cizre, Siirt, Harput, Erzincan ve Erzurum geliyordu. Bu merkezler Türkiye’nin bakır eşya ihtiyacını karşılıyordu.


Sermayeden çok emeğe dayalı, öğrenimin yanında el becerisi ve ustalık gerektiren zanaatlardan biri olan bakırcılık; ülkemizde de yüzyıllardır nesilden nesile aktarılıyor, yakın bir tarihe kadar hemen hemen her yörede bir bakırcılar çarşısı bulunuyordu. Böyle söylediğimize bakmayın, mutfaklardaki işlevi eskisi gibi olmasa da, bakır bugün evlerde kendine daha seçkin bir yer edinerek salonlarımızda ya da evimizin görünür raflarında süs eşyası olarak varlığını koruyor.

Bu noktadan hareketle bakırcılığın bugününü merak ederek Beyazıt’ta bulunan bakırcı dükkân ve atölyelerini gezdik; ustalarla bakır sanatının bugününe dair hasbihal etmek istedik. Bize eşlik etmek isterseniz yolculuğumuzun hikâyesi burada başlıyor:

Beyazıt’tan Mahmutpaşa’ya doğru inerken sağda kalan Örücüler Han’ın içinden geçip biraz yürüyoruz ve dar koridorlardan geçerek bakırcılar çarşısına ulaşıyoruz. Epeyce arka taraflarda bir dükkândan çekiç sesleri geliyor. Elindeki bakırı çekiçle eğip büken Vezir Usta’nın her iki darbesinin arasına sıkıştırdığımız cümlelerle meramımızı anlatıyoruz. Usta bizi kırmıyor, “Tamam!” diyor. “Zaten senin gibi bizim mesleği merak eden çok kişi geliyor buraya. Ne yapıyoruz, ne ediyoruz görmek istiyorlar. ” diye ekliyor. Ama hiç istifini bozmuyor; bir yandan işini yapmaya devam ediyor, diğer yandan anlatmaya başlıyor.


Vezir Usta’nın beş yaşındayken başladığını öğreniyoruz bu işe. Memleketi Siirt’te babasının atölyesinde yutmuş ilk bakır tozunu. Baba mesleği olunca, o küçük yaşına bakmadan abileriyle gidip gelmeye başlamış bakır atölyesine. “Çok küçüktüm ama ufak yaşta başlamazsan zaten elin alışmaz, yapamazsın bakırcılığı.” diyor.

Çekiç sesleri arasından duyabildiğimiz kadarıyla karşılık verip, ustayı biraz açmaya çalışıyoruz. Açmaya çalışıyoruz diyorum; çünkü fark ediyoruz ki usta arada işine dalıp bizi unutur gibi oluyor. Sanki bir an bizle değil de elindeki metal levha ile konuşuyor. Kendisi de fark etmiş olacak, “Sanatlı işler böyledir, bazen bulunduğun boyuttan kopup gidiyorsun. Bir de çalışırken bakırın sesinden anlıyorsun, vurdukça sesi değişir bunun. Öyle ki bazen bir çekiç daha vurursan kırılacağını, bazen de daha vurman gerektiğini sesinden anlarsın.” şeklinde açıklama yapıyor.

Hem okula gitmiş, hem atölyede çalışmış Vezir Erol. Yedi yıl çıraklık yapıp on iki yaşında almış ustalığı eline. Bulunduğumuz dükkânda iki kişi çalışıyor. Bakıyoruz ki, duvarında belki elliden fazla çekiç var. Neden bu kadar çok der gibi bakıyoruz; “Hepsinin ayrı görevi var, kimiyle kazan yaparsın, kimiyle ibrik, kimiyle tencere!” diyor usta da.


Çocukluğundaki dönemi, henüz porselen takımlarını bırakın; çinko, alüminyum, çelik bile kullanılmazken mutfak eşyalarının tümünün bakırdan yapıldığı zamanları anlatıyor sonra bize. O zamanlar tas, tabak, çanak, çömlek, kazan, tencere, tava ve güğüm üretip hem Bitlis’e hem çevre illere yapıp satarlarmış. Bakırdan sonra mutfaklarda neyin kullanıldığını soruyorum; “Alüminyum çıktı, sonra çinko, daha sonra paslanmaz çelik kullanılmaya başladı. En son da evlere cam ve porselen girdi.” diyor.

Tadilata gelmiş eski bir güğüme ilişiyor bizim de gözümüz. “Bu güğüm şimdi iki yüz lira eder.” diyor Vezir Usta. “Amma da çokmuş.” diyorum. “Çok eski ama seksen yıllık yaşı var. Biz onu eskiden yüz liraya sattığımız dönemlerde, o parayla on beş gün boyunca bir aile geçinebilirdi. Şimdi kaç gün seni idare eder ki?” diyerek hayat pahalılığından dem vuruyor.

Sonra güğümü nasıl kalayladığını izliyoruz. Özel taş ve toprakla yapılan kalaylama işlemi, bakırın ömrüne ömür katan yegâne şey… Çünkü kalaylanan bakır havadan etkilenip paslanmadığı gibi, kimyasal maddelerin aşındırmasına karşı da korunmuş oluyor.


Konuşurken bize ikram ettiği çayımızı yudumladıktan sonra Vezir Usta’ya kolaylıklar dileyerek vedalaşıyoruz. Küçük yaşlarda bakırcılığa başlayan bir diğer bakırcı Tahsin Taylan çıkıyor karşımıza. O da çok dükkânın önünü süpürüp kömür kırarak, bir de bağlarda kardeşleriyle mutfak eşyalarını kalaylamak için kullanacakları taş ve toprakları toplayarak başlamış işe.

Yedi sekiz yaşlarına geldiğinde, yine böyle bir günün akşamında babası kenara çekip sormuş Küçük Tahsin’e; “Çocuğum sen dükkâna gidip geliyorsun, ne yapıyorsun dükkânda anlat bana? Tahsin de "Dükkânın önünü süpürüyorum, kuyudan su çekiyorum, taş ve toprak topluyorum baba." diyerek anlatmış yaptığı işleri bir bir… Baba, oğluna bu sefer “Peki, bize bir bakraç veya tencere lazım olursa yapabilir misin?” diye sormuş. “Hayır baba, nasıl yapayım?” diye cevap vermiş Taylan. Bakırcı ustası baba “Demek ki sen dükkâna boşuna gidiyorsun!” diyerek tabir yerinde ise başlamış bu sefer oğlunu kalaylamaya. O ders o gün ona yetmiş. Taylan bakırcılığa dair ne varsa azmederek öğrenmiş o günden sonra. 12 yaşına gelinceye kadar usta olmuş çoktan. 14 yaşında dört kişinin kazandığını paraları kazanmaya başlamış.


O zamanlar Anadolu’da elden çıkarmak istedikleri bakırları toplayıp yeniden üretime kazandırıyorlarmış. Eski bir bakracı bir saksı haline getiriyorlarmış örneğin. Taylan, “Bunun tonlarca ihracatını da yaptık zamanında. Ama o iş öldü. Şimdi 15-20 yıldır iç piyasaya süs eşyası çalışıyoruz.” diyor. Kilis’ten İstanbul’a geliş hikâyelerini de buraya bağlıyor. Orada kazandıkları gün olup yetmeyince, göç etmişler. Taylan Usta, Beyazıt’taki Cebeci Han’da bugün çini, seramik, pirinç ve bakır karışımı ürünlerden oluşan geleneksel motifli eserler çıkarıyor ortaya. Birbirinden güzel motifli ibriklere takılıyor gözüm Tahsin Usta’nın dükkânında.

İşlemelerin nasıl yapıldığını görmek istediğimi söyleyince Kakmacı Aziz Usta’nın atölyesini tarif ediyor bana. Biz de Perdahçılar Han’a doğru ilerleyip tarifteki dükkânına doğru yol alıyoruz. O sırada kakma ustası Aziz Güngör, bir şekerliğin süsleme motifleriyle uğraşıyor. Çekici elindeki çelik keskiye vura vura onu adeta bir kalem gibi kullanıyor. Bunu yapmadan önce tabii bu iş için hazırlaması gerekiyormuş şekerliği. Çam sakızlarının içine biraz reçine koyarak elde edilen bir ziftten bahsediyor usta. İçine bu sözünü ettiği zifti eritip üzerine işlemeye yapılacak şekerliğin içine koyması gerekiyormuş, aksi halde şekerliğin çekiçten yediği darbelerle şekli bozulabilirmiş.


Bir metal levhadan şekerliğe dönüşmenin hikâyesini soruyoruz Aziz Usta’dan. O da anlatıyor: “Güneydoğu’dan bize bakır levhalar geliyor. Sıvamacılar bu levhaları hangi eşyaya dönüştürmek istiyorsa ona sıvama makinesinde şekil veriyor. Bir de dövmeci ustalar var; onlar bu işlemi sadece çekiçle, döve döve yapıyorlar. Ben kakmacı olarak elimdeki şekerliğe süslemeler yapıyorum. Benim yaptığım süslemelerden sonra polesaj, yani parlatma işlemi uygulanıyor. Sonra eğer farklı bir renk isteniyorsa gümüş ya da altın, kaplama işlemi devreye giriyor. En son bu eşyayı kaplatıp satışa veriyoruz.”

Dövme işlemini hala yapan nadir ustalardan biri Ufuk Erol. Yirmi beş yılını bakırcılığa adayan Ufuk Usta, yıllardır İstanbul’daymış. Uzun süre Üsküdar’da çalışmış daha sonra Eminönü’ne yerleşmiş. Vizyondaki tarih dizilerine çalışıyormuş uzun bir süredir. Şu anda popüler tarih dizilerine miğfer, zırh, leğen, ibrik, matrak, kılıç, mızrak, kapaklı sahan gibi ürünler yapıyor bodrum katındaki atölyesinde.

Dövmeci Ufuk Usta’ya bakırcılığın bugününe dair neler söyleyebileceğini soruyorum, şöyle cevap veriyor: “Geçmişte zaten dört tane sanat vardı; bakırcılık, kalaycılık, yorgancılık ve kuyumculuk. Biz ailece bakırcılık yapıyoruz ve geçmişte bu meslek neredeyse her yerde yapılırdı. Ama şimdi Maraş, Diyarbakır, Ankara, İstanbul, biraz da Trabzon’da yapanı var. 1980’lerde 20 yıl düşüş yaşayan bakırcılık piyasası, 2000’lerden bu yana daha bir canlandı. Bu işi her şeyin makineleştiği bir devirde; bileğimizle, el emeğiyle yapıyoruz. Koleksiyonerler işimizin kıymetini anlamaya başladı. O nedenle, iç piyasaya çalışıyoruz.”


Bununla beraber genç nesilden bu işin devamını getirecek kimselerin yetişmediğinden yakınıyor; çünkü yeterli yönlendirme olursa bakırcılığın geleceğinden umutlu. “Bakır ustalarının bilgilerini deneyimlerini gençlerle paylaşacağı bir platform oluşturulmalı. Bu mesleğin yeni yetişecek insanlara ihtiyacı var. Ve giderek de talep oluşuyor.” diyor bu konuda da.

Ufuk Usta’yla biraz daha hasbihal ettikten sonra oradan ayrılıyoruz. Sözün sonuna gelirken de, hızla gelişen sanayinin tek tip ve tek düze ürünleriyle günlük hayatımızdan ve mutfaklarımızdan yavaş yavaş çekilmiş olsa da bugün el işçiliğiyle meydana gelen, emekle yapılmış üzerinde ustasının izlerini taşıyan çoğu bakır eşyanın bizim için artık sanat eseri niteliği taşıdığı vurgusunu özellikle yapmak istiyoruz.

Belki artık sobalarımız hararetle yanarken su doldurduğumuz güğümlerden taşan su damlalarıyla irkilmiyoruz, kuşhanalarda yemek pişirip sini üstünde yemek yemiyor, teştlerde çocuklarımızı yıkamıyoruz ama yine de evimizin bir köşesinde, raflarımızda, vitrinlerimizde bize eskilerden yadigar olarak saklıyoruz onlardan birkaçını. Veda ederken de Ufuk Usta'nın bizi bakırcılık adına umutlandırdığı gibi, dünya döndükçe bakırcılar çarşısındaki çekiç sesleri duyulmaya devam etsin; sanatı, emeği, anılarımızı, yaşatan kızıl süslerin varlığı hayatımızda daim olsun diliyoruz…

İSMEK El Sanatları Dergisi 23 İNDİR

Bu yazı 735 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK