Türk İslam Sanatları

Klasik Sanatlara Orhan Dağlı Yorumu

  • #


YAZI: Fatma YAVUZ

Hat, tezhip ve minyatür sanatçısı aynı zamanda restoratör Orhan Dağlı, geleneksel sanatların üçüncü kuşak temsilcileri arasında yer alıyor. Türk-İslam sanatlarında Osmanlı desenlerinden yola çıkarak kendi tarzını yakalayan, süsleme sanatlarında “Damlakâri, Gevherşah, Osmani ve Yakut Ağacı” ile özgün tasarımlara imza atan sanatkâr, “Allah (cc) beni klasik sanatlar için yaratmış. 26 yıl önce Hüseyin Kutlu’nun atölyesinde ilk müzehhep levhayı gördüğümde içimden 'İşte sanat bu’ diye geçirdim.” diyor. Bir dönem İSMEK’te de minyatür eğitimleri veren, Trakya Üniversitesi Öğretim Üyesi Orhan Dağlı ile Türk-İslam sanatları üzerine sohbet ettik.

Hekimoğlu Ali Paşa Camii önünde upuzun bir kuyruk var. Genç-yaşlı, kadın-erkek caminin önünde duran âlim zatın elini öpmek için sıraya girer. Herkesin beklentisi o zatın ağzından bir hayır duası almaktır. Sıra Memrure Hanım’dadır. Tam velinin elini öpecektir ki mezarlık tarafından bir bebek ağlama sesi gelir. Hanımefendi, “Bu ağlayan çocuk kimindir acaba” diye düşünürken, zattan “O, senin doğacak erkek çocuğundur.” cevabını alır. Bir süre sonra hamile olduğunun farkına varan hanımefendi, 1971 yılında Orhan adını verdiği çocuğunu dünyaya getirir. Memrure Hanım gördüğü bu rüyanın etkisinden bir süre kurtulamasa da hikmetini aradan geçen 18 yılda anlar.


Hat, tezhip, minyatür sanatkârı olan ve eski eser restorasyonu ile ilgilenen Orhan Dağlı liseyi bitirip üniversite sınavına girdiğinde çevresindeki herkes hukuk fakültesini kazanmasını beklerken, o verdiği radikal bir kararla Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni tercih eder. Burada bir sene eğitim gören ve iyi derecede Arapça öğrenen sanatkâr, bu bilgilerini daha çocuk yaşlarda gönül verdiği resim sanatıyla birleştirmek ister. Bu sırada eniştesinin tavsiyesi ile Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nde hat dersleri veren Hüseyin Kutlu ile tanışır. Dağlı, “Hüseyin Hoca’nın atölyesine ilk gittiğimde duvarda gördüğüm tablolara âşık oldum ve ‘İşte sanat bu’ dedim. Hayatımın geri kalanında gözüme ve gönlüme taht kuran klasik sanatlarla uğraşmak istediğime karar verdim.” diyerek Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk Sanatları bölümüne hazırlanır ve kazanır.

Memrure Hanım'ın, oğlunun doğumuna ilişkin gördüğü rüyada kendisine malum mu olmuştur bilinmez ama Dağlı’nın Hekimoğlu’nda Hüseyin Kutlu ile meşk etmesi Türk-İslam sanatlarında bir ustanın doğmasına vesile olur. Hat, tezhip, minyatür sanatçısı ve aynı zamanda restoratör olan Orhan Dağlı ile sanatını, mücadele içinde geçen yaşamını ve Türk-İslam sanatlarına olan tutkusunu konuştuk.


Klasik Aşkı Hat Sanatıyla Başlar

Güzel sanatlar fakültesini kazanan ve eğitimini de klasik sanatlara duyduğu aşkla tamamladığını söyleyen sanatkâr, üniversitede ana alan olarak tezhibi, yan dal olarak da hat sanatını seçer. Hüseyin Kutlu ile başladığı hat derslerine de devam eden Dağlı, okulda Nursen Maylı’dan minyatür, Hikmet Barutçugil’den ebru eğitimleri alırken bu süre zarfında da rik'a yazı çeşidinde icazet alır.

Sanatkâr, “Atölyeye gidip geldikçe Semih İrteş’in, Mamure Öz’ün, Nilüfer Kurfeyz’in çalışmalarını gördükçe daha çok feyz alıyordum ve bütün gayretimle çalışmalarıma devam ediyordum. Hat sanatında Dr. Ali Alparslan’dan talik, divani, celi divani çalışırken, Hüseyin Hocam ile nesih bitmek üzereydi ki sülüse başladım. 5 yazı tarzını da aynı anda bitirmek istedim lakin tezhip ve minyatür derslerim devam ediyordu. Okul bittiğinde ise yaramaz talebenin sonu oldu benimki. Koca deryada hepsi yarım kaldı. İçinizde klasik aşkı olunca her şeyi birden öğrenmek istiyorsunuz. Sonuçta da hiçbir şey öğrenemeden ortada kalıyorsunuz.” diye konuşuyor.

Okulu bitirmesi ile askerliğini yapan sonrasında da üst üste pek çok sıkıntı yaşayan Dağlı, babasının iflası ile hayatının ilk şokunu yaşar. Geçmiş günleri “O yaşa kadar para nasıl kazanılır bilmediğim için idealizmden realizme hızlı bir geçiş yaptım. Evliydim, bir kızım vardı ve evime bakmak zorundaydım.” diye özetleyen sanatkâr, 30 yaşına geldiğinde ise beyin kanaması geçirir. 15 gün içinde yaşadıklarının bütün hayatını şekillendirdiğini ifade eden Dağlı, geçimini sağlamak amacıyla tekrar üniversiteye hazırlanıp bu kez de resim bölümünde okuyarak memur olmayı denese de sınav gününü unutur.

“Bilinçli olarak bir kuvvet bana o gün sınav olduğunu unutturdu ve eşime 'Allah benim bu yoldan yürümemi istiyor' dedim.” şeklinde konuşan sanatçı, kolları sıvayarak geleneksel sanatlardaki çalışmalarına kaldığı yerden devam etme kararı verir.


Kral Hüseyin Mushaf Projesi’nin Başmüzehhibi

Hat sanatını uzun bir yol olarak değerlendiren Dağlı, hem resim kabiliyetine güvendiği hem de daha hızlı yol alabileceğine inandığı için ilk çalışmalarına minyatür ile başlar. Eski eserler üzerinden yürüttüğü çalışmaların sonucunda takdir görmeye başladığını belirten sanatkâr, aynı yöntem ile tezhibi çalışır. Beş yıllık hat emeğini de Hüseyin Hoca ile devam ettiren Dağlı, günde 18 saate varan çalışmaların sonucunda 2001 yılında Hüseyin Kutlu’dan sülüs nesih, Yrd. Doç. Dündar Tahsin Aykutalp’ten tezhip, 2002 yılında da Prof. Dr. Ali Alparslan'dan talik, divani, celi divani icazetini alır.

Nesih-minyatür-tezhip icazetnamesini tek eser üzerinden alan sanatkâr, bu süreçte Mehmet Özçay ve Sami Tokgöz ile tanışarak onların koleksiyonlarına eserler üretir. Her iki değerli ismin hayatında ayrı öneme sahip insanlar olduğunu söyleyen sanatçı, “Mehmet Özçay, çalışmalarında çok titizdir, bir ustanın tezhibini görmeden ona yazı bile vermez. Sanatta yeterlilik ve liyakati ön planda tutar. Ondan temiz altın kullanmayı, profesyonelliği, doğru bakış açısını öğrendim.” şeklinde konuşuyor.

Sıkıntılı ve bir o kadar da zor günleri bir nebze olsun geride bırakan sanatkâr, Özçay’ın takdirleri ve yönlendirmeleri ile sanat camiasında belli bir çevre edinerek, 2010 yılında World Islamic Sciences and Education University öğrencilerine tezhip-minyatür sanatı konusunda eğitmek, Kral Hüseyin Mushaf Projesi’nde sermüzehhip olarak vazife yapmak için Ürdün'e gider. Bir büyük, iki küçük Kur'an-ı Kerim tezhiplenmesinde görev alan Dağlı, Ürdün’de inanılmaz bir deneyim yaşadığını İtalya, Hindistan, Nepal, İngiltere gibi dünyanın dört bir yanından getirilen altınlarla çalıştığını, Memluk tarzını da bu sayede öğrendiğini ve orada 9 bin santimetrekare eser bıraktığını anlatıyor. Ürdün’de geçirdiği 2 yılın ardından Türkiye’ye dönen ve Fatih Kocamustafapaşa’da 120 yıldır ailesinin yaşadığı evi atölye olarak kullanan Dağlı, öğrencilerine hat, tezhip ve minyatür dersleri vermeye devam eder. Sanatçı, “Bunca yıldır edindiğim bilgileri yavaş yavaş eserlerimde toplamaya başladım ve en özgün eserlerimi bu dönemde verdim. Ürdün’den önce daha klasik ve kuralcı, sonrasında ise denemeye açık bir süreç yaşadım. Ama bu demek değil ki bu hep böyle çünkü klasik aşkı bitmez.” diyor.


Dağlı’nın Tarzında Sanatta 4 Tavır

Dört yıldır Trakya Üniversitesi Şehit Ressam Hasan Rıza Güzel Sanatlar Meslek Yüksekokulu’nda öğretim görevlisi olarak hat ve minyatür dersleri veren sanatkâr, bazı eserlerin hat ya da tezhiplerinin bazılarının ise hem hat hem de tezhibinin kendisine ait olduğunu belirtiyor. Dağlı ayrıca Mehmed Şefik Efendi, Yahya Hilmi Efendi, Kamil Efendi, Bakkal Hacı Arif Efendi gibi değerli üstatların yazı restorasyonlarının kendisine nasip olmasından duyduğu mutluluğu anlatıyor.

Orhan Dağlı, Türk-İslam sanatlarına Hüseyin Kutlu’nun atölyesinde hat ile başlasa da 2010 yılına kadar tezhip çalışmalarına, Ürdün deneyiminden sonra ise yazılara ağırlık verdiğini ifade ederken, tezhip hocası Tahsin Yakutalp’in yönlendirmeleri ile Herat diğer adıyla Timuri tarzını daha çok benimsediğini bunun sebebinin ise Herat’ın işçiliğindeki incelik ve detayların tezhipte zirve noktası olarak gördüğünü belirtiyor.

Yurt dışı deneyimi ve geçmiş birikimlerini klasikle şekillendirerek geleneksel sanatlarda kendi tarzını yakalayan Dağlı’dan, tezhipte “Damlakâri, Gevherşah, Osmani ve Yakut Ağacı” adını verdiği özgün çalışmaları olduğunu öğreniyoruz. “Geleneksel sanatlarda duruşunuzu koruyacaksınız, geri çekilmeyip daha iyi eserler üreteceksiniz ki camia sizi kabul etsin.” diyen müzehhip-hattat, işin özüne bakıldığında yaptıklarını yeni bir şey değil, var olanı ortaya çıkarmak olarak değerlendiriyor.

Klasik sanatlarda yenilik ve tarzın bu şekilde ortaya konduğunu ifade eden Dağlı, önceden öğrencilerin ustasının en beğendiği üslubunu yepyeni estetik duyguyla harmanladığını belirterek kendisinin de ceddinin geleneğini devam ettirdiğini dile getiriyor ve “Hafız Osman, Şeyh Hamdullah’ın, Şeyh Hamdullah ise Yakut Mustasi’nin vav harfini taklit eder.” örneğini veriyor.

Sanatkâr, “Ben imzasız bir esere baktığımda sanatçısını bilmeliyim. Şimdi öğrencilerim, 'Hocam sizin kadar yaptık mı yeter diyor.' Olur mu? Benim gibi yaparsanız, hocanızın gölgesi birer Orhan’cık olursunuz diyorum. Bunu hiç bir zaman istemem. Bir sergiye girdiğinizde hepiniz birer çiçek gibi açın, kokularınız ayrı olsun.” şeklinde öğüt verdiğini, kendi düştüğü hatalara onların düşmemesi için uyarılarda bulunduğunu dile getiriyor.

Klasik sanatlarla ilgilenen insanların geçmişin mirasını çok iyi kullandıklarını ancak sanatkârların geleceğe ne bıraktıklarını iyi düşünerek çalışmalara imza atmaları gerektiğini vurgulayan Dağlı, tezhipte kendi tavrında dördüncü tarz olan Osmani’nin çıkış noktasını anlatıyor: “Bu tarzı ıslah etmek öğrencilik yıllarımdan beri hayalimdi. En büyük özelliği ise bütün çıkış noktalarını Osmanlı sanatından almasıdır. Lale Devri'nin tezhipte sanatsal değeri zayıf olan basit ve ayrıntısız çiçekleri benim çıkış noktam oldu. Dönemin daire etrafındaki çizgileri bana çok tatlı geldi. Halkayı klasikte olduğu gibi tahrir ile sabitleyerek dışındaki siyah çizgileri çektim ve zeminini altın yaptım. Çiçeklerdeki estetik eksikliği 16. yüzyılın yüksek negatif zevki ile doldurdum.”


Zümrüt Taneleri ile Altın Hilye

Hat, tezhip ve minyatür sanatkârı, restöratör Orhan Dağlı, imzalı iki özel eserinden bahsediyor. İlki 2009 yılında Ülker Erke ile Dürdane Ünver’e hitaben yaptığı “Zümrüt Taneleri”, diğeri ise 20 yıllık ustalığım dediği “Altın Hilye”.

"Zümrüt Taneleri"nde Şemsi Paşa Camii ile Üsküdar’ı minyatüre eden sanatkâr, eserine hat ve tezhip becerisini de yansıtır. Eserde mücevher etkili gevherşah tarzını cesurca kullanan Dağlı, İstanbul için söylenen “Sabahtan akşama lanet, akşamdan sabaha nur yağar.” sözünü tasvirlediğini ifade ederek anlatıyor: “Kadın ve erkek figürleri ile İstanbul’un veli ve veliyelerini resmettim. Erkeğin gözleri nurun temsili yeşil. Kadının ise gözleri kapalı. Çünkü sükûnet ve murakabe halinde. Ortada bu şehrin Allah’ın kudreti ile ayakta durduğunun simgesi bir tura ve turanın içinde İstanbul siluetleri var. Gökten inen her bir nurda da Allah yazıyor. Minareler ise Allah’ın mutlak güç olduğunu 5 vakit ilan eden mekânlar olduğu için tezhip ile tuğraya bağlı. Bu eserde denediğim bir diğer şey ise eseri bulutlarla ikiye ayırdım ve üçgen dalgalarla ikinci bir boyut ekledim. Sultanahmet, Ayasofya, Adalet Köşkü ve Feneri bir arada minyatürledim. Eserde sadece siyah-beyaz, kahverengi- yeşil, sarı ve yeşil altın kullandım.”

Dağlı, Erke’nin "Zümrüt Taneleri"ne ‘Ben bunun benzerini daha önce görmedim, kimse yapmamalı ve sizin adınızla anılmalı.” yorumunu yaptığını söylüyor. Sanatkâr, “Altın Hilye”den de ‘Gevherşah tarzını bilinçli ve tam yerleşmiş olarak kullandığımı düşündüğüm ilk eserim’ şeklinde bahsediyor. Eserini büyük bir sevgi ve aşkla yaptığını belirten müzehhip şunları söylüyor: “Eseri 2015 yılında tamamladım ancak zeminini 6 yıl önce 24 ayar altından hazırladım. Varağı yapıştırdım, onun üzerini jelatinle kaplayıp ahar tabakası oluştu ki üzerine yazı yazıp tahrir çekilebilsin. Yazılarını yazdım ve her bir harfin etrafına ince siyah tahrir geçtim. Hilyenin en önemli özelliği ise bu tarz Timur Dönemi’nden Karahisari’ye kadar Kur'ân-ı Kerîm ve dua cüzleri olarak var ancak hilye olarak yok. Çünkü bu Hafız Osman’ın hilyesi.” Sanatçı, ilk ve tek olan Altın Hilye’nin yapımı için hem iyi bir müzehhip hem de iyi bir hattat olmak gerektiğini dile getirirken “Bu, benim şükür işim.” diyor.


Yüzyıl Sonra Geriye Dönüp Bakanlar Beni Anlayacak

Tezhip ve hat sanatında 16. yüzyıl Osmanlı desenlerinden vazgeçmeyen ancak farklı bir bakış açısı ile yeni tasarımlara imza atan Dağlı, minyatür sanatında da Bâbür ekolünü benimsediğini belirtiyor. Sanatkâr, şu an Konya Müzesi’nde bulunan Hüsamettin Çelebi ile Hz. Mevlana’nın Meram’da Mesnevi'yi yazarken resmettiği minyatürü için ‘huzuru, ruhaniyeti anlatmak istedim.’ diyor ve ekliyor: “Bu eseri zevkle çalıştım çünkü yüreğimdekini yaptım. Çalışmanın önemi de melek ikonlarından ileri geliyor. Bizde melekler İran minyatürünün etkisiyle genellikle kadın ya da kadınsı varlıklar olarak canlandırılır. Ama ehlisünnet inancımızda melekler hiçbir zaman kadın suretine girmez; dünyaya sakallı, yakışıklı erkek formları ile inerler. Ben de bu fikirle çalıştım. Tabii belli yerlerde yine eski ikonografiye atıflar var, bütün olarak bir reddetme durumu yok.”

Klasik sanatlarda yaşanan kültürel kimlik sorununa ilişkin görüşlerini de dile getiren Dağlı, konunun ülke veya kişi bazlı değil de İslam medeniyeti olarak değerlendirilmesinin önemine değiniyor. Sanatkâr “Biz İran’ı, Tebriz’i, Babanakkaş'ı, Şah Kulu ile büyük bir bedenin cüzleriyiz. Dolayısıyla geçmişe doğru bakarsanız yapacak çok iş var. Çünkü bizler yeni tasarımları üretecek ruha sahip bir milletiz.” diyor. Hat, tezhip, minyatür ve eski eser restorasyonu konusunda sayısız esere imza atan sanatkârın ayrıca tasarım çiçek ressamlığı konusunda çalışmaları bulunuyor. Bu alanda 10 öğrencisine icazet de veren Dağlı, uzun yıllar Türk-İslam sanatlarında çok zor öğrenci yetiştiğini ancak her geçen gün durumun daha da iyiye gittiğini dile getirirken, öğrencilerinden bazılarının isimlerini de sıralıyor: Kübra Erdoğan, Nurgül Kabasakal, Songül Sümenak, Müberra Akçay, Esra Dolgun, Ilgın Köşker, Halime Çepni.

Öğrencilere ders vermek, onlara ‘Güzeli’ anlatmak ve bunun farkında olmak ayrı bir duygu diyen Dağlı, sosyal medya sayesinde yeni kuşağın daha avantajlı olduğunu anlatırken, klasik sanatlarla uğraşanların yararlanma, görme, anlama olanaklarının bundan 25 yıl öncesine göre çok daha arttığını dillendiriyor. Üretilen eserlere bakıldığında çıtanın ne kadar yükseldiğini anlatan sanatkâr, “Klasik sanatlarla bir dönem sadece manevi hazza erişmek isteyen ve katı kuralları olan belli bir zümrenin ilgilendiğini, üçüncü kuşak olarak bu insanlara çok şey borçlu olduklarının söylerken, “Klasiğin sınırları içinde olduğu sürece yeni arayışlara itirazım yok. Bu sonuçta bir zevkin paylaşımı. Beni eleştirenler yok mu, tabii ki var. Ama yaptıklarımı şimdi yaşayanlar değil, bir asır sonra tezhip ile ilgili araştırma yapanlar anlayacak ve yargılayacaklar.” diyor.


Hiçlik, İnsana Kim Olduğunu Anlatır

Her bir eserden bahsederken gözleri parlayan ve hissettiği heyecanla bizleri de heyecanlandıran Orhan Dağlı’ya bir eser üzerinde çalışırken neler hissettiğini sormadan edemiyoruz. İlk kez Hüseyin Kutlu’nun atölyesinde gördüğü levhalar karşısında içinden “Allah’ım, beni bunun için yaratmış” diye geçiren Dağlı, konunun manevi boyutunda hiçliği hissettiğini, insanın bir hiç olup kendisine ait hiçbir şeyi olmadığını belirtiyor.

“Bir işe başladığımda sanki bir kapı açılıyor ve yapılacakları kalpten hissediyorum. Onları da kâğıda yansıtıyorum. Bazen ruhum bir yerlerde eksiklik olduğunu seziyor. İşte o an ruh, beyin ve nefis arasındaki iletişimin eksik olduğunu anlıyorsun. Gönül aynana yansıtılanı yakaladığında ise tamam, işte bu diyorsun.” şeklinde konuşan sanatçı, “Ne zaman 'ben'e döndüysem sarsıldım ancak ne zaman, nereden geldiğimi tekrar hissettiysem de bambaşka bir dünyaya giderek ibadet hazzı ile çalıştım.” diyor. Gerçek dünyaya döndüğünde ise aradan geçen 26 yılda yaptıklarından duyduğu huzur ve aidiyetin hiç değişmediğini ifade eden Dağlı, klasik sanatların bazen de insanı nefsi ile yüzleştiren bir ayna görevini üstlendiğini belirtiyor.


İSMEK, Geleneksel Sanatlarda Kaliteyi Yükseltti

Orhan Dağlı, Trakya Üniversitesi’ndeki memuriyetinden önce İSMEK’te bir dönem minyatür eğitimleri de verir. “İSMEK’e başlamam öğretmenlik kariyerimin başlangıcıdır, ilk göz ağrımdır.” yorumunda bulunan Dağlı, kendisini 17 yıldır bu ailenin mensubu olarak gördüğünü belirtirken, İSMEK’in geleneksel sanatlardaki konumunu şöyle anlatıyor: “Bir dönem Türk-İslam sanatlarında eğitim almak isteyenler için yüksek rakamların istendiği özel kurslar açıldı. İSMEK ise ücretsiz ve herkesi kucaklayan yapısı ile öğrencileri cezbetti. İnsanların eğitim alabilmeleri için para değil, bu sanatlara âşık ve öğrenme isteklerinin olması yeterliydi. Eğitim ve öğretmen kalitesi ile iyi bir alternatif oluşturan bir kurumda görev almak da benim için büyük şeref oldu.”

Türk-İslam sanatlarının halk tarafından biliniyor ve tanınıyor olmasında İSMEK’in büyük pay sahibi olduğunu vurgulayan Dağlı, “Eğitimler İstanbul ile sınırlı olsa da Türkiye’nin ve dünyanın her yerine model olan bir yapıdan söz ediyoruz. Eğitimleri örnek alındı ve diğer şehirlerimize adapte edildi. Bundan 25 yıl önce sokakta yüz kişiden bir kişi hat, tezhip, minyatür sanatından haberdar ise şimdi en az 30 kişinin fikri var. Kendi uğraşmasa bile ailesinden biri çıkıyor. Kişi duvarda bir levha görüyor, soruyor, araştırıyor, her şeyi bir kenara bırakın toplum olarak artık güzel eser nedir bunu anlayabiliyoruz.” şeklinde konuşuyor.

Dağlı, İSMEK’in yetiştirdiği, onun rahle-i tedrisesinden geçmiş pek çok öğrencinin üniversitelerde güzel yerlere geldiğini dolayısıyla da İSMEK ile sanatta kalitenin yükseldiğini anlatıyor. Bunun aksini düşünenleri vefasızlık yapmakla suçlayan sanatkâr, bu şekilde davrananlara en iyi cevabın düzenlenen yılsonu sergileriyle ya da sanat yarışmalarında alınan derecelerle verileceğini dile getiriyor.

26 yıldır geleneksel sanatların hemen her dalıyla ilgilenen, bu alanda da kendini bir nefer olarak addeden Orhan Dağlı, son olarak geleneksel sanatların ruhu okşayan naif havasında çalışırken niyetin önemine değinerek Türk-İslam sanatlarına yeni başlayanlar için bazı tavsiyelerde bulunuyor: “İki çizik atacağım diye kimse ahiretinden olmasın. Bu sanatlarla uğraşmazsanız bir kaybınız olmaz. Klasik sanatlar üzerinden birinin günahı alınmaz, iftira atılmaz. Bu değer benim sanat hayatımı yönlendiren erdemim oldu. Dolayısıyla da yaptığım işin boş olmadığını iyi niyetle yaparsam bir yere ulaşacağımı anladım.”

İSMEK El Sanatları Dergisi 23 İNDİR

Bu yazı 768 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK