Güzel Üzerine Düşünceler

  • #


Yazı: Prof. Dr. Sadettin ÖKTEN



FOTOĞRAF: Mücahit PAMUKOĞLU

Her medeniyet tasavvur insanın güzele olan ihtiyacını kendi değerler sistemi açısından tanımlar ve cevaplandırır. Bu ihtiyacı tatmin eden sanat eserini yine bu değerler muvacehesinde üretir, kitleyi de bu tür bir esere ihtiyaç duyacak şekilde eğitir. Dolayısıyla her medeniyet tasavvuru kendine ait nitelikler üzerinden bir güzel üretmiş ve bu güzel aynı tasavvurun eğittiği kitle tarafından kabul edilmiş, benimsenmiş ve onlarda tatmin duygusu oluşturmuştur.

İnsan varlığı güzeli arar ve bu arayış bazen bilinçli bir eylemler bütünü, bazen de farkına varılmayan, adı konulmayan bir eksiklik olarak ömür boyu hissedilir. Çünkü güzel, insan için bir ihtiyaçtır. Daha doğru bir tabirle söylenirse insan varlığının güzel ile temaşa, güzeli temaşaya ve onunla bir alaka kurmaya ihtiyacı vardır. Bu iç dünyamıza dair ruhî veya kalbî bir ihtiyaçtır. Diğer bir deyişle gönül dünyamızın güzel ile tatmin olması gerekir.


Nasıl ki maddi varlığımızın ihtiyaçları vardır ve hayatın devamı bu ihtiyaçların tatminine bağlıdır." hayatın fizyolojik olarak devamı diyelim, aynı şekilde ruh dünyamızın da ihtiyaçları söz konusudur. Bunlar tatmin edilmezse insanın fizyolojik varlığı devam eder fakat bu varlık diğer canlıların da ortak olduğu iç güdüler düzeyinde kalır. Bilindiği üzere insandan başka diğer varlıkların hayatı kendilerine ait içgüdülerle yönetilmektedir. Bu sebeple o varlıkların var oluşu iç güdüleri düzeyindeki sınırlı eylemleriyle gerçekleşir. İnsan varlığının ise iç güdülerinin ötesinde aklı, duyguları ve vicdanı vardır. İnsan varlığı bu donanımlarının kullanılması suretiyle ortaya çıkan iradi tercih ve eylemlerinin sonucunda görülür hale gelir. İç dünyamızın ihtiyacı olan güzel, ruhi ya da kalbi eksikliklerimizi ve iştiyakımızı tatmin ederek tercihlerimizin ve bunların sonucu olan eylemlerimizin incelik zarafet ve dikkat kazanarak oluşmasını sağlar. Güzel ile temas ruh dünyamızı eğiterek bizi davranışlarımız üzerinde görülen zarif ve insani bir üsluba kavuşturur.

İnsanlar kadim zamanlardan beri güzel nedir sualini sormuşlar, bu hususta merak ve tecessüs sahibi olmuşlar ve buna çok çeşitli cevaplar vermeye çalışmışlardır. Bir obje veya eylemde hangi nitelikler olursa ona güzel diyoruz? Ya da bizim iç dünyamızda mevcut olan bedii veya estetik alanı tatmin eden şey nedir? Ve bu tatmin nasıl gerçekleşmektedir? Bunlar insanlığın sorduğu, halen sormakta olduğu ve gelecekte de soracağı evrensel sorulardır. İç dünyamız veya duygu dünyamız ya da ruhi ve kalbi donanımlarımız çok geniş lisan ile tanımlaması müşkil bir oluşumlar alemidir. Lisan bu alemi tanımlarken soyut kavramlardan istifade eder. Zira insanlar iç dünyalarını ötekine açmak, oradaki zenginlikleri ya da gerilimleri diğerleriyle paylaşmak ihtiyacındadırlar. Eskilerin bir özdeyişi ile meseleye bakarsak şu gerçeği görürüz; sürur paylaştıkça artar, keder ise paylaştıkça azalır. Bu hilkatin iç dünyamızı şekillendirme biçimidir. İnsandan başka hiçbir varlıkta sürur ve keder kavramlarından bahsedemiyoruz. O mahlukatta var gibi görülen sürur ve keder âlametleri içgüdüsel tezahürlerin ötesine geçememektedir. Yukarıda da zikrettiğiniz gibi güzel, iç dünyamızın estetik alanına hitap eden, bu alandaki ihtiyacımızı tatmin eden, bir kavramdır. İnsan varlığı güzeli, bazı maddi objeler üzerinde algılar ki o objelere de sanat eseri diyoruz.


Her medeniyet tasavvuru insanda var olan güzele yönlenmiş veya güzeli arayan evrensel ihtiyaca kendi bakış açısı içerisinde bir çözüm üretmiştir. Medeniyet tasavvurunun temel yapısı olan değerler sistemi iç dünyamızın güzele olan ihtiyacını da kendi kabulleri ve yöntemi doğrultusunda hem tanımlar hem de çözümler. Toplumun sahip olduğu medeniyet tasavvuru ve bunun temeli olan değerler sistemi o toplumda yetişen sanata kabiliyetli özel insanları yani sanatkârı kendi ölçülerine göre hazırlar. Sanatkâr da maddi objeleri kullanarak ortaya koyduğu sanat eserinde mensup olduğu medeniyet tasavvurunu sınırlarına riayet ederek bir tür güzel tanımlaması yapar. Diğer yandan aynı medeniyet tasavvuru genel olarak kitleyi de eğitir ve kitleye kendi değerlerine göre özel bir düşünüş ve duyuş biçimi öngörür. Sanatkârın ortaya koyduğu sanat eserindeki güzel ile kitlenin ihtiyaç duyduğu güzel aynı medeniyet tasavvurunu iki ayrı ama birbirinden asla ayrılmaz izdüşümü olarak mutlaka birbirlerini bulurlar ve kitle kendi sanatkârının ürettiği eser üzerindeki güzeli algılayarak ruhi bir tatmine erişir. Bir başka şeklide ifade edersek sanat objesi veya eseri belli nitelikleri ile güzeli yansıtırken bu eseri algılayan özne ya da kitle belli inançlar ve bunların alt ögesi olan zevkler çerçevesinde aynı niteliklerdeki güzele ihtiyaç duymaktadır. Sanat objesi ile kitlesel ihtiyaç aynı medeniyet tasavvurunun ürünü oldukları için birey veya kitle ihtiyaç duyduğu güzeli sanat eseri üzerinde algıladığı anda tatmine erişmiş ve ruhen zenginleşmiştir. Bir medeniyet tasavvurunun kitleye verdiği eğitim, ki bu eğitime bir birey olmak hasebiyle sanatçı da dahildir, öncelikle ve özellikle inanç dünyasının şekillendirilmesiyle başlar.

İnsan varlığında inanç dünyası en genel anlamda kimliği tanımlayıcı, tercihleri ve eylemleri seçici ve yönetici bir dünyadır. Bütün tercihlerimiz ve eylemlerimiz inanç dünyamıza bağlıdır. İnanç dünyamızın ön gördüğü her şeyi pratikte gerçekleştiremeyiz. Yani yaptıklarımızla inandıklarımız farklı olabilir, bu açıdan bu durum insan varlığına bir gerilim olarak yansır. Tam tersine eylemler ile inançlar örtüşürse bu da iç dünyamıza bir huzur ve tatmin getirir. Bütün hayatı kapsayan inanç dünyamızın içinde duygu alanı ve orada da estetik alan yer almaktadır. Neticede estetik alanın realiteye intikal eden ve görünür hale gelen etkisi, kısaca zevklerimiz de inanç dünyamıza bağlıdır. Her medeniyet tasavvuru birey ve kitle olarak mensuplarının inanç dünyasını inşa ederken aynı zamanda zevk dünyasını da inşa eder. Genel olarak iki ayır türde medeniyet tasavvurundan söz edebiliriz. Bunlardan ilki, esas özelliği itibariyle aklı rehber alan rasyonel medeniyet tasavvuru ya da bunun muhtelif versiyonlarıdır. Bu yapıda Tanrı ve Tanrı’nın sözü az veya çok yorumlanmış veya bir mertebede değiştirilmiş olarak yer alabilir ya da hiç bulunmayabilir. Önemli olan bu tasavvur grubunda hakimiyeti elinde tutan akıldır. Medeniyet tarihine baktığımız zaman batı dünyasında Rönesans ile başlayan medeniyet tasavvuru süreci bu niteliktedir. Buna kısaca bütün versiyonlarını da kapsamak üzere modernite diyoruz. Diğer medeniyet tasavvuru ise vahyi rehber alan, İslam peygamberini önder olarak gören ve bütün beşeri yetenekleri İslam Peygamberi’nin yönetimi altında değerlendiren ve kullanan İslam medeniyet tasavvurudur. Aşağıdaki satırlarda modernitenin ve İslam medeniyet tasavvurunun güzel serencamını açıklamaya gayret edeceğiz.


Modernite, ki aklı rehber alan medeniyet tasavvurudur, değerler sisteminin merkezine özgür ve muktedir insanı koyar. Tüm değerler sistemi özgür ve muktedir kabule dayanan insanın düşünsel ve duygusal donanımı, birikim ve yeteneklerine göre oluşturulur. Bu bağlamda güzel kavramı da aynı sürecin ürünü olarak ortaya çıkar. Modernist medeniyet tasavvuru özgür ve muktedir insanın yetenek ve birikimlerine göre tanımlanmıştır. Bu tasavvurda güzel ancak ve ancak insan yapısı olan bir eylem ya da nesne üzerinde görülebilir. Bu eylem ve nesne de sadece özel kişilerin ürünü olarak ortaya çıkmaktadır ki bu kişiye sanatkâr diyoruz. Güzelin ortaya çıktığı eylem ya da nesne sanat eseri adını alıyor ve bu obje üzerinde görülen ya da algılanan nitelik ise güzellik olarak tanımlanıyor.

Süreci baştan itibaren tekrar hatırlarsak; medeniyet değerlerinin merkezinde özgür ve muktedir insanı görüyoruz. Güzel, bu insanın donanımı, yetenek ve birikimine göre tanımlanıyor. Bu tamını yapan ve güzeli görünür hale getiren özel insan ise modernitenin sanatkârıdır. Maddi materyal ile yaptığı şey sanat eseridir, eserde görünen ve algılanan nitelik ise güzeldir. Modernite bir yandan sanat eserini yukarıda kısaca ifade edildiği gibi oluştururken diğer yandan da kitlenin inanç dünyasını aklın hakimiyetinde ve rehberliğinde özgür ve muktedir insan modeline ya da var sayımına göre inşa eder. Bu inşa süreci bütün tercihleri ve eylemleri kapsadığı için modernist insanın zevk dünyasını da ya da estetik tercihlerini de biçimlendirir. Neticede özgür ve muktedir insanın tanımladığı güzel, aynı tasavvurun yani modernitenin eğittiği insanların iç dünyalarında da kabul görür, beğenilir ve bir tatmin uyandırır. Çünkü üretilen eserdeki niteliklerle kitlenin iç dünyasındaki güzel ihtiyacı aynı medeniyet tasavvurunu ürünüdür ve birbirlerini tamamlar niteliktedir.


İslam medeniyet tasavvurunda ise bütün varlığını kaynağı, yaratıcısı, tanımlayıcısı ve yöneticisi Allah’tır. İnsan Allah’a itaati, riayeti ve ibadeti nisbetinde değer kazanır. Bu gerçeklik maddi ve manevi alemler için de geçerlidir. Bu açıdan bakıldığında güzel kavramı da Allah’ın yed-i kudretinden olup onun yarattığı hüsn-ü mutlak üzerinde Cemal tecellileri ile madde ve mana alemlerine yansır, daha doğru bir tabirle, ihsan edilir. İslam medeniyet tasavvurunun güzel tanımının merkezinde tek bir kaynak yani Allah’tan gelen mutlak güzellik ve bu güzelliğin beşer idrakine açılan Cemal tecellileri vardır. Beşer idraki hüsn-ü mutlakı algılayamaz. Ancak onun Cemal tecellilerini algılayabilir. İslam sanatkârı bu Cemal tecellilerini maddi malzeme üzerinden kitleye intikal ettirir, kitle tarafından görülür ve algılanabilir bir hale getirir. İslam medeniyet tasavvuruna göre cemal tecellilerini algılayabilen insan Allah tarafından özel yetenek ve mesuliyetlerle donatılmıştır. Bu insana İslam sanatkârı diyoruz. Sanatkârın mesuliyeti ona verilen emanetten yani yeteneğinden kaynaklanır. İslam sanatkârının Cemal tecellilerini görülür ve algılanır hale getirdiği şey ise İslam medeniyetine ait sanat eseridir. Burada sanat esrinden murat, eserin bizatihi kendisi değildir. Üzerinde tezahür eden Cemal tecellisidir ve bu tecelli ilahi kaynaklı bir lütuftur. Bu sebeple esere bakan onun üzerindeki Cemal tecellisini gören ve buradan müessire intikal eden ruh, bir ibadet haleti ve eylemi içerisindedir. Sanatkârını yukarıda açıkladığımız şekilde inşa eden İslam medeniyet tasavvuru kendisine mensup olan kitlenin iç dünyasını da vahiy merkezli olarak oluşturur. İslam Peygamberi’nin rehberliğinde ortaya çıkan bu oluşum süreci öncelikle ve özellikle kendine has bir inanç yapısını İslam insanın iç dünyasında tanımlar. Bu yapı İslam insanının bütün tercih ve eylemlerinin de belirleyicisi ve yöneticisidir. İslam insanının estetik zevkleri ve tercihleri de bu inanç yapısına dahildir ve bu yapı tarafından tanımlanır. Neticede İslam insanının iç dünyasının güzele olan ihtiyacı gerçek manada Cemal tecellisine doğru bir hasret ve iştiyak olarak ortaya çıkar. Böyle oluşturulmuş bir iç dünya Cemal tecellisinin görülür ve algılanır hale geldiği bir sanat eserindeki güzellikle karşılaşınca hasretine kavuşmuş ve iştiyakını tatmin etmiştir. Neticede İslam sanatkârının Cemal tecellisini ortaya koyduğu sanat eserindeki güzel, İslam medeniyetinin inşa ettiği iç dünyada kabul görür, beğenilir ve derin bir tatmin uyandırır.


Genel bir netice olarak şunları söyleyebiliriz; her medeniyet tasavvur insanın güzele olan ihtiyacını kendi değerler sistemi açısından tanımlar ve cevaplandırır. Bu ihtiyacı tatmin eden sanat eserini yine bu değerler muvacehesinde üretir, kitleyi de bu tür bir esere ihtiyaç duyacak şekilde eğitir. Dolayısıyla her medeniyet tasavvuru kendine ait nitelikler üzerinden bir güzel üretmiş ve bu güzel aynı tasavvurun eğittiği kitle tarafından kabul edilmiş, benimsenmiş ve onlarda tatmin duygusu oluşturmuştur. Sonuçta her medeniyet tasavvurunun kendine has bir güzel tanımı ve kitlenin de bu tanımı kabul ve içselleştirmesi söz konusudur. Doğal olarak bir medeniyet tasavvurun güzel olarak nitelediğini ve kabul ettiğini diğer bir medeniyet tasavvuru güzel olarak nitelendirip kabul etmeyebilir.

İSMEK El Sanatları Dergisi 23 İNDİR

Bu yazı 625 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK