Ebrunun Mümtaz Temsilcilerinden Sabri Mandıracı: “Hocam Düzgünman, Mana İkliminde En Büyük Yardımcım”

  • #


YAZI: Mine ÇAHA

Henüz küçücük yaşlardayken eski yazı bilen büyükannesinden etkilenerek hat meşk eden, ilk gençlik yıllarında Süleymaniye Kütüphanesi’nde İslam Seçen’in rahle-i tedrisinden geçerek ciltçilik öğrenen ve otuz yılı aşkın süredir ebruya dilbeste olan Sabri Mandıracı’nın sanatla dolu hayatını konuştuk.

Yazıya olan ilgisi daha küçücük bir çocukken başlayan Sabri Mandıracı’nın hayatına evvela hat sanatı girer. İlkokulu harf devriminden önce bitirdiği için eski yazıyla okuyup yazan ve torunuyla meşguliyeti oldukça seven büyükannesinden Osmanlı alfabesini öğrenir. Okuldan eve döndüğünde doğruca onun dizi dibine yanaşır, kelimelerin nasıl yazıldığını öğrenmeye çalışır. Dokuz-on yaşlarına gelince de Kur’an-ı Kerim öğrenmeye başlar. Fakat mahalledeki Kur'an hocası farklı bir teknik uygulayarak, Kur'an’ı yazarak öğretmektedir. Aslında mahalledeki bu hocası, onun bir bakıma hayatının yönünü belirler. Ayetlerin sözcüklerini yazarken küçük çocuğun kalbinde bir şeyler kıpırdar, duaları yazmakla meşgul oldukça mutluluk ve huzur duyar. O günden sonra Sabri Mandıracı, yaşıtlarından farklı olarak bulabildiği kadarıyla gürgen, meşe dalları toplayıp uçlarını keserek kendi kendine kalem yapmaya ve bu kalemlerle yazı yazmaya çalışır.

Bu heves zamanla tutkuya dönüşür ve Bursa’da yatılı okuduğu yıllarda daha küçük bir lise öğrencisiyken, Eski Eserler Kütüphanesi’nin yolunu tutar. Kütüphane müdürü kendisine, “Siz gencecik bir çocuksunuz, bu işlerle ne alakanız var?” diye sorar. Sonra da belki karşısındaki çocuğun ilgisini ölçmek adına bir kitap uzatır okumasını isteyerek. Delikanlı yavaş yavaş da olsa okur uzatılan kitabı. Böylece buranın müdavimi olacak bu gence, kütüphanenin kapıları sonuna kadar açılır. Sık sık gittiği Bursa Ulucami’nin hat yazıları hat sanatına olan ilgisini büyük ölçüde artırır fakat araştırdığı halde o yıllarda bu sanatta muvaffak olan birilerini bulamaz. Üniversite eğitimi vesilesiyle 1980 yılında İstanbul’a gelince gıyaben tanıdığı hat sanatının son büyük ustalarından Prof. Ali Alparslan’dan hat eğitimi almaya başlar.


İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde öğrenciliğe devam ederken, bir yandan hat meşkine başlayan Mandıracı, buna ilaveten cilt sanatıyla tanışır. Daha sonra Süleymaniye Kütüphanesi’nde İslam Seçen’den eğitim alırken, hocasının hayranlıkla zikrettiği bir isim duyar. Ebru mirasının bugüne ulaşması hususunda kendisine bir hayli borçlu olduğumuz Mustafa Düzgünman’dan başkası değildir bu. Mandıracı, heyecanla o dönemde ebru sanatını ustalıkla icra eden ve bu alandaki tek isimle tanışmak ister. Cilt hocası İslam Seçen’den Düzgünman’ın evini öğrenir ve bir gün cesaretini toplayıp kendisi ile tanışmaya gider. Cumhuriyet tarihinde ebrunun mihenk taşlarından biri sayılan Mustafa Düzgünman, henüz yirmili yaşların başında olan bu genci, bir hayli hevesli görününce; ciddi duruşunun arkasında beliren müşfik bir eda ile onu talebeliğe kabul eder. Mandıracı’nın ebru yolculuğu da bu vesileyle başlar.

Düzgünman’ın mütevazı evinin kömürlük ve atölye olarak kullandığı bir bodrum katı vardır. Burada küçük bir bölümü atölye olarak kullanabildiği için aynı anda çok fazla öğrenci kabul edemez. Talebeliğe kabul edildikten sonra pazar günleri bu bodrum katına gidip gelmeye devam eder. İki yıl boyunca kendisinden bire bir ders aldıktan sonra üçüncü yıl icazet almaya muvaffak olur.

Hocaları Ali Alparslan ve Mustafa Düzgünman gibi eşleri de klasik sanatlara merakı olan bu genci pek sever. 1984’te felsefe öğretmeni olarak İzmir Maltepe Askeri Lisesi’ne atanan ve ancak tatil günlerinde kendilerini ziyaret edebilen oğulları gibi sevdikleri bu gence Süheyla Düzgünman, “Keşke İstanbul’da olsan oğlum.” der sık sık. Aralarında ziyadesiyle muhabbet bağı gelişen bu gencin de İstanbul’a geldiği zaman Feriha Alparslan ve Süreyya Düzgünman’ı görmeden gittiği vaki değildir.


"Mânâda da Bize Yol Gösterici Oldu"

Sabri Mandıracı, her zaman görmeye muvaffak olamadığı hocası Düzgünman’ın bir gün portresini yapar ve bunu hediye etmek amacıyla İzmir’den İstanbul’a postalar. Hoca, öğrencisinden böyle bir hediye alınca o kadar mutlu olur ki ona cevaben yazdığı mektuba şu satırları ekler:

Resmeyleyip suretimi handan ettin sen beni Firkatimle gamnâk olma, teselli et sen seni Dilhane-i muhabbette mukîm ol ey candaş Sabri Devran döner, günler geçer; mesut edersin kendini.

Mustafa Düzgünman’a ait bu mısralar, Mandıracı’yı öyle mutlu eder ki ezberine kazınır. Bu hatıraları paylaşarak “Rahmani bir gurur ile söylerim. İlimlerinden ve sanatlarından ne aldım bilemiyorum ama sevgilerinden çok nasiplendim.” diyor Sabri Mandıracı.

Hafız Eşref Ede’den etkilenerek tasavvufa yönelen Mustafa Düzgünman’dan ebru sanatının yanında bir “hallal-ı müşkil” olarak manaya dair meselelerde kendisinden feyz almaktadır. Öyle ki, 1990’da vefat eden Düzgünman’ın kendisine kalan kitap arşivinden ve aldığı notlardan bugün bile hâlâ istifade eder.


Aşk, İştiyakı Doğurur

Mustafa Düzgünman’ın büyük dayısı ve aynı zamanda hocası Necmettin Okyay’ın eline Şeyh Abdullah’ın yazdığı bir mushaf geçer. Senelerce o mushafın peşinden koşmuştur, fakat uzun süre alacak kudreti yoktur. 1927 senesinde Gazi Mustafa Kemal Paşa, yazdığı Nutuk’un her bölümünün ayrı renkte ve usulde ciltlenmesi için ilgili birinin bulunmasını ister. Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Halil Ethem’in aklına Necmettin Okyay gelir ve kendisine bu işi teklif eder.

Necmettin Okyay da Topkapı Sarayı’nın yazma eserler bölümüne girerek, ciltlenmiş kitapların incelenmesine müsaade edilmesi kaydıyla teklifi kabul eder. Aradan geçen zaman içerisinde bütün güzel cilt kalıpları unutulmuştur. O günlerde saraydaki yazma eserlerin ciltlendiği şemse kalıpları tatbik eden kimseler yoktur. Necmettin Okyay ile oğlu Sami, saraydaki yazma kitapları inceleyerek dişçi mumu ile bütün farklı usullerin cilt kalıbını çıkarır. Siparişler gönderilir ve Gazi Mustafa Kemal çok beğenerek daha fazlası için sipariş verir. İşte gelen o parayla Necmettin Okyay heyecanla gidip o Kur’an-ı Kerim’i alır. Aynı zamanda hafız olan Necmettin Efendi coşkuyla okur mushafı saatler boyunca. Okudukça bir misk kokusunun yayıldığını hisseder. Bir süre sonra bakar ki bu koku miskten imal edilmiş mürekkeple yazıldığı için yayılmaktadır.

“Bazı şeyleri ancak aşkla açıklayabiliyoruz.” diyerek örnek veriyor Sabri Mandıracı: “Miskten mürekkep yapıp müthiş bir yazı ve tezyinatla Kur'ân-ı Kerîm yazmak, ciltçiliğin tamamen ortalıktan kalktığı dönemde ciltçiliğe yeniden ba’sü badel mevtini yaşatmak, Necmettin Efendi’nin ve Mustafa Hoca’nın ebruculuğa ve hat meşkine merhale kazandırması ancak aşk ile açıklanabilir. Bir şeye meftun olursanız, o içinizde bitmek bilmeyen bir iştiyak doğurur…”


Beyaz Kitre, Kırmızı Boya Bulamazdık

“Otuz beş yıl öncesinde Üsküdar’da Mustafa Düzgünman’ın aktar dükkânının arkasında ebruculuk üzerine konuşacağım aklına gelmezdi. Bu kadar rağbet göreceğini hiç düşünmemiştim.” diyor Sabri Mandıracı. Haksız da değildir aslında, o zamanlar ülkede bu tür malzemeler yoktur; bir tane kamış kalem için bile kırk tane kapının ipi çekilir. Düzgünman’dan ders almaya başladığında, hocası kendisine bir kamışı kesip verir ve onu bugün bile gözü gibi saklamaktadır. Arkadaşı Murat Bardakçı, İran’a gidip gelir ve kendisine çok sayıda kamış kalem getirince dünyalar onun olur. Ebru için de vaziyet aynıdır; lale figürünü yapmak için alınan kırmızı boyalar, Almanya’dan veya İsviçre’den getirtilir. Ülkede kitreden başka malzeme yoktur; kitrenin de iyisini bulmak oldukça güçtür. “Kapkara kitre ile çalışırdık; bir gün kaliteli ve beyaz kitre buldum, pahalıydı ama biraz aldım. Heyecanla gittiğim ikinci seferde bitmişti ve bir daha gelmedi.” diyerek anlatıyor o günleri.

Yine bir gün Mandıracı, malzeme bulabilmek için gezinirken; bir nalburda kırmızı boya bulur. Ancak bu boya, ebru için kullanılabilecek su ile barışık boyalardan değildir. Dükkânın sahibi beğendiği boyanın duvar boyası olduğunu söyler. Rengi çok sevdiğinden almakta ısrar eder Mandıracı. Hakikaten de evine götürerek teknede denediği bu kırmızı boya, suyun üzerinde yağ gibi kalır ama o pes etmez; inatla bir mermerin üzerinde iki- üç saat boyunca boyayı ezer. Sonra da lale figürü yaparak heyecanla hocasına götürür. Hoca şaşkın bir şekilde boyayı nereden bulduğunu sorar; nalburdan aldığına inanmaz. Talebesi yaptığı işlemi anlatınca, iş açığa kavuşur. Saatlerce mermer üzerinde ezdiği için, mermer tozları boyanın içine karışmıştır ve onu cisimli boyaya dönüştürmüştür. Talebesinin azim ve hevesi imkân kısıtlılığının önüne geçmiştir.

Otuz beş yıl önce nalburlarda satılan badana boyasından başka boya yokken bugünkü işlere baktıkça mutlu olduğunu söylüyor Mandıracı. “Talebe demek talep eden demek. Ben güzel sanatlar fakültesinde okuyan talebelerin iştiyakını genelde yetersiz buldum. Fakat İSMEK gibi bir kuruma örneğin, bu işte ilerlemek isteyen ve gönüllü kimseler geliyor.” diyerek içine sanatla ilgilenme aşkı düşen insanların eserlerinin de farklı olduğunu vurguluyor.


“Bu Sanat Unutulmaktan Kurtuldu”

Hocası Mustafa Düzgünman’dan bahsederken Mandıracı’nın gözleri minnet ve şükranla dolarak şunları söylüyor: “Hocam olmasaydı bugün bunları konuşuyor olmayacaktık, tarihimizde ebru yapılırdı diye söylenecekti belki de.”

1920 Üsküdar doğumlu Mustafa Düzgünman’ın bulunduğu muhitte o zamanlar fevkalade önemli simalar yetişir. Ahmet Celalettin, Ahmet Remzi Dede, Hattat Tuğrakeş İsmail Hakkı Bey, Osmanlı’nın kültür mirasından nasiplenen bütün mümtaz simaları tanımıştır ve onlarla aynı havayı solumuştur.

Hatta ebru sanatından önce, musikişinaslığı vardır. İlk eğitiminden sonra, babasının Üsküdar çarşısındaki aktar dükkânında çalışmaya başlayan Düzgünman’ın o yıllarda evde kendi kendine cilt yaptığını görünce annesinin dayısı Hattat Necmeddin Okyay 1938 yılında, hocalık yaptığı Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nin Türk Tezyini Sanatları Bölümü’ne kaydettirir. Burada Necmeddin Okyay’dan eski tarz cilt ve ebru öğrenerek kısa zamanda kabiliyetiyle dikkati çeker. Necmettin Okyay’ın asistanı ve talebesi olarak ebru ve ciltcilik ile meşgul olmaya başlar. Bu sırada yine Hattat Hakkı Bey, Hacı Kamil Efendi, Süheyl Ünver gibi diğer kıymetli hocalardan da faydalanır. Ancak hayat şartları sebebiyle bir müddet sonra okuldan ayrılarak tekrar baba mesleği olan aktarlığa döner.

Vefatına kadar ebru sanatıyla meşguliyetine devam eden Düzgünman, mütevazı çizgisini de talebelerine miras bırakır. Öyle yüce bir mahviyet taşır ki, göz nuru eserlerini bir liraya sattığı bile vakidir. Ebruyu değersizleştirdiği yönünde eleştirilip mahzun olsa da, “Bu sanatın yayılmasından rahmani bir gurur duyarım. Fena mı oldu, ucuz sattık da herkes aldı evine astı. Bu sanat unutulmaktan kurtuldu.” der.


İcazeti Bugünkü Alfabeyle İmzalandı

Düzgünman’ın klasik yolun korunması konusunda çok hassastır. Muhafazakârlık tabirini dört dörtlük fiilen tatbik eden bir davranış sergileyen Düzgünman bazı konularda da bir o kadar dinamik, modern ve rasyonel bir tavır içindedir. Mesela bugün eski yazıyla icazet yazanlar için “Hocanın kendisi bugünkü alfabeyle icazetimizi imzalamıştır. Bugün eski harflerle icazet yazdıranlar onun hem ef’aline hem de kavline aykırı hareket ediyor.” yorumunu yapıyor.

Bununla birlikte herkesin kendi mizacında ebru yapması için de makul şeyler söylüyor Mandıracı. “Sanat taklit ile başlar tetkik ve tahkik ile devam eder. Kimseye şu şekilde ebru yapın, denmez. Sorulursa diliniz döndüğünce cevap verirsiniz. Fakat hocamın deformasyona ve dejenarasyona karşı bir hassasiyetinin olduğu inkâr edilemez. Örneğin, ebru ile resim yapılmasına karşıydı, bunu söyleyebilirim.”

Ebru sanatının kıymetinden bir şey kaybetmediği sürece başka zeminlere uygulanmasına sıcak bakan Mandıracı, başından geçen bir hikâyeyi anlatıyor: “Bir kafede çorba içerken bir servis açtılar. Üzerinde büyük bir “Vav” harfi vardı. Bunu buraya koymaktaki amacınız nedir, diye sordum. Altına Hafız Osman’ın meşhur "Vav" hikâyesini yazmışlar ve bu hikâyenin okunmasını istemişler. Hâlbuki bu yazı duvara da asabilirdi. Taziz edelim derken, tahkir edilmiş.”

Denilir ki, hafıza korunmadan medeniyet var olamaz. Tahkir etmek bir kenara, ömrünü sanat hafızamızın korunmasına adayan ve çoktan bu dünyadan göçüp giden bir avuç insanın tıpkı mimarideki kilit taşı gibi ağırlık merkezi olmayı kendine vazife addettiğini görüyoruz. Bu vesile ile sözün sonuna gelirken, tıpkı eski ebru ustalarının teknelerinin başına geçip yaptıkları gibi, ebru sanatını ömrünce ifa ederek bugüne gelmesini sağlayan köprü isimlere bin rahmet diliyoruz.


Sabri Mandıracı Kimdir?

Klasik ebru sanatı ustalarından Sabri Mandıracı, 1963’te Armutlu’da doğmuştur. Ebru sanatında kilit taşı olan Mustafa Düzgünman’ın ilk öğrencilerindendir. Bursa Erkek Lisesi’nden 1980 senesinde mezun olduktan sonra aynı yıl İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’ne devam etmiştir. Bu yıllarda Ali Alparslan’dan hat yazısı, İslam Seçen’den klasik ciltçilik, Mustafa Düzgünman’dan da ebru sanatı eğitimi alır ve amatör olarak resim sanatıyla ilgilenir. Uzun yıllar Maltepe Askeri Lisesi’nde Felsefe bölümünde öğretmenlik yapmıştır. Burada eş zamanlı olarak ebru sanatı dersleri vererek ordu eğitimi müfredatında bir ilki gerçekleştirmiştir. 2012 senesinde Ankara Kara Harp Okulu'nda albay rütbesiyle emekliye ayrılmıştır. İstanbul’da yaşayan Mandıracı, ebru, hat ve resim sanatıyla meşguliyetine devam etmektedir.

Not: Sayın Sabri Mandıracı ile irtibat kurmamızda bize yardımcı olan ve sohbetimize iştirak eden İSMEK Ebru Zümre Başkanı Ömer Faruk Dere’ye teşekkür ediyoruz.


İSMEK El Sanatları Dergisi 23 İNDİR

Bu yazı 649 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK