Hattat Turan Sevgili: Hat Sanatı Mahviyet Gerektirir

  • #


Yazı: Semra ÜNLÜ | FOTOĞRAF: Mücahit PAMUKOĞLU

Hattat Hâmid Aytaç’ın talebelerinden biri olan Turan Sevgili, bilhassa geleneksel sanatlarda iyi eser verebilmek için sanatçının benlik ve varlık iddiasından sıyrılması gerektiğini düşünüyor. “Özellikle hat sanatı, mahviyet gerektirir.” diyen usta sanatkâr, hat sanatının dine hizmet, Kur’an’a hizmet olduğunu belirterek, bu bilinçle, varlık ve benlik iddiasından soyunarak işe koyulmak gerektiğini söylüyor. Sanat yaşamında 53 yılı geride bırakan ve Hâmid Aytaç’ın şu anda hayattaki en eski talebesi olan Turan Sevgili ile sanat yaşamı ve sanat algısı üzerine konuştuk.

Usta şair Necip Fazıl, sanatçının eser üretmedeki gayesini “Anladım işi; sanat Allah’ı aramakmış, / Marifet bu, gerisi yalnız çelik-çomakmış…” dizeleriyle anlatır. Sanatçılar, bu gayenin farkında olarak yahut yalnızca hissiyatla, hep bu arayış için üretir eserlerini. Geleneksel sanatlarımızda bu hissiyat belki biraz daha fazla kendini gösteriyor. Tezhipte, ebruda, hele de hat sanatında… İlk hattat olan Hz. Ali’den (RA) günümüze ne kadar hat sanatkârı gelmişse, -Karahisari’den tutun da Hafız Osman’a, Mustafa Rakım ve Mahmud Celâleddin Efendilere, Yesarizade İzzet Efendi’den Üsküdarlı Hasan Çelebi’ye ve daha ismini zikretmediğimiz nicesi- hepsi aynı gaye ile kamış kalemini hokkasının içindeki mürekkebe daldırmıştır. Hat sanatının İslam’a ve Kur’an’a hizmet etmek olduğu inancıyla aharlı kâğıdının üzerine çekmişlerdir elif’i. Vav’ın sırrına ermeye yine aynı niyetle gayret göstermişlerdir. Hattat-ressam Turan Sevgili’nin pusulası da yarım asrı aşkın sanat yaşamı boyunca hep o gayeyi yön göstermiş.


Osmanlı ile Cumhuriyet dönemi arasında köprü olmuş hat sanatkârı Hâmid Aytaç’ın icazetli talebelerinden biri olan Turan Sevgili’yle, sanat serüveni üzerine hoş bir sohbet gerçekleştirdik. Sahrayicedid’deki atölyesinde ziyaret ettiğimiz usta sanatkâr, tahsil yaşamını, hat sanatına olan merakının ne zaman başladığını, yolunun Hâmid Aytaç’la nasıl kesiştiğini ve daha pek çok konuyu, ikram ettiği sıcacık çaylarımızı yudumlarken büyük bir samimiyetle anlattı.

Hâmit Aytaç’la İlk Tanışma

Turan Sevgili, 1944 Erzurum Oltu doğumlu. O daha küçük bir çocukken ailesi Çorum’a yerleşmiş. O yüzden ilkokul, ortaokul ve lise tahsilini bu şehirde tamamladıktan sonra 1963 yılında, şimdilerde adı İstanbul İlahiyat Fakültesi olan Yüksek İslam Enstitüsü’ne başlamış. Resme çocukluktan beri yeteneği ve meyli olmasına rağmen, ne resimle ne de yazıyla ilgili sanatsal faaliyet gösterme fırsatı bulabilmiş Çorum’da. Ortaokul ve liseyi imam hatipte okumasından ötürü eski yazıyla zaten haşir neşir olan Turan Sevgili, üniversite eğitimi için geldiği yedi tepeli şehirde, o aradığı fırsatın tepside kendisine sunulmasını beklememiş ve hemen, ne yapabilirim, diye araştırmaya koyulmuş.

Hat sanatının, hepsi kendi alanlarında üstatlarının İstanbul’da olduğunu öğrenmiş ve adını çokça duyduğu, o dönemin büyük ustalarından Hâmid Aytaç’ın kapısını çalmış. “Hakikaten hat sanatını, Osmanlı döneminden Cumhuriyet dönemine taşıyan bir köprü vazifesi görmüştür. Bunun için daha çok gündemdeydi Hâmid Bey. Bizim zamanımızda İlahiyat Fakültesi, şimdiki gibi Bağlarbaşı’nda değildi, Fındıklı’da, Güzel Sanatlar Akademisi’nin karşı çaprazındaydı. İki yıl orada okuduk. Bir gün okuldan çıkıp hemen Sirkeci’ye Hâmid Bey’in yanına geldim.” sözleriyle anlatıyor hocasına ilk ziyaretini. Aytaç’a, talebesi olmak istediğini belirtmiş, o da ikilememiş. Böylece 1963 yılının 19 Nisan’ında Turan Sevgili, Hâmid Ayaç’la meşke başlamış.


Aradan altı ay geçtikten sonra, pek tabii ki üstat Aytaç’ın da izniyle, piyasaya yazı yazmaya başlamasını kendisinden dinleyelim. “O zamanlar, şimdiki gibi bilgisayar yoktu. Dini neşriyatların iç yazıları, kimi firmaların ihracat yazıları hep elle yazılıyordu. Biz de başladık yazmaya. Aynı yıl bir ofis açtık Cağaloğlu’nda. Hat, grafik, illüstrasyon, resmi birlikte yürütüyordum. O zamanlar matbaa ressamlı

ğı deniyordu yaptığımız işe.” Kendi ofisini de açmasıyla birlikte Turan Sevgili, hayli yüksek tempolu bir çalışma sürecinin içine girmiş. Hem okulu hem de Cağaloğlu’ndaki ofisi birkaç yıl birlikte yürüttükten sonra 1967’de fakülteden mezun olmuş. Mezuniyetinden hemen sonra, din kültürü öğretmeni olarak çalışmaya başlamış. Tabiri caizse nefes almadan çalışmak durumunda olduğu yeni bir sürece girmiş. “Gündüz okula gidiyordum. Okuldan çıkışta sipariş topluyordum, gece de çalışıyordum. Öyle ki bazı geceler hiç uyumuyordum. Uyudum dediğim zaman da iki saati geçmezdi. Sabah saat altıda kalkıp okula gitmek durumundaydım. Yoğun bir tempoyla yürütmeye çalıştık iki işi birden.”

6 Çeşit Yazıda İcazeti Var

Öğretmenlik ve matbaa ressamlığı işlerini birlikte yürütürken, Hâmid Aytaç’la meşke nasıl vakit bulabildiğini merak etmemek mümkün değil. Sorduğumuzda, ofisinin, Hâmid Aytaç’ın yazı evine yakın olduğunu, bu sebeple üstadın yoğun olmadığı zamanları bilebildiğini anlatıyor. Aytaç’ın hayatının kaleme alındığı bir yazıdan, hat üstadının aynı zamanda yatıp kalktığı çok çok sekiz metrekarelik yazı evinin Cağaloğlu’ndaki Reşit Efendi Hanı’nın ikinci katında bulunduğunu hatırlıyoruz. “Yoğun olmadığını gördüğümde hemen gider meşkimi gösterirdim. Hâmid Bey’e meşke devam eden çoğu arkadaş beni bu nedenle orada görememiştir.” diyor Sevgili.

Hâmid Aytaç’tan yazı öğrenmeye 1963 yılında başlayan Turan Sevgili, icazetini 1978 yılında almış. Günümüzün usta hattatlarından Hasan Çelebi ile yaptığımız bir söyleşiden Aytaç’ın, talebelerine öyle çok da kolay icazet vermediğini biliyoruz. Zira Çelebi de icazetini, hocadan on sene sonra alabilmiş. Hâmid Hoca, Hattat Turan Sevgili’ye de ‘Artık icazet alma vaktin geldi’ dememiş elbette.


Eskiden talebelerin hocadan icazet istemesinin, o günkü anlayışla edebe aykırı görüldüğünü belirtirken, kendisinin icazet alışını bakın nasıl anlatıyor Sevgili: “Hocanın vefatından dört yıl kadar önceydi. Bir gün, benim ilahiyat fakültesinden arkadaşım, aynı zamanda avukat olan Mevlüt Uysal’a gittim. Hocaya icazet konusunu açamadığımı, bu konuda bana yardımcı olmasını istedim. ‘Epey de zaman oldu, kimin ne zaman gideceği belli olmaz ama hocamız artık yaşlı. Hocanın olduğu bir gün sen de gel, hocaya çıtlat meseleyi’ dedim. 1978 yılında bir gün yine ofisime davet ettim Hâmid Bey’i. Mevlüt Uysal da vardı. Konuştuğumuz gibi meseleyi hocaya açtı. ‘Hocam, Turan sizin yanınıza senelerdir gelip gidiyor, icazet alacak duruma gelmedi mi daha?’ deyince, Hâmid Bey de, ‘Ooo geldi de geçti bile’ dedi. Bunun üzerine ben de, ‘Hocam o zaman ben bir şey hazırlayıp getireyim’ dedim.” Turan Sevgili, hocasının olurundan hemen sonra altı çeşit yazıdan oluşan bir icazet metni hazırlamış. Bu altı çeşit yazının, kûfi, sülüs, nesih, talik, divani ve celi divani olduğunu öğreniyoruz. İcazetten sonra da vefatına kadar Hâmid Hoca ile birlikteliğinin devam ettiğini söylüyor sanatçı. Aytaç’ın, şu anda hayatta olan en eski öğrencisi olduğunu ifade eden sanatkâr, kendisi gibi Oltulu olan Hattat Hasan Çelebi’nin, ondan bir yıl sonra hocayla meşke başladığını vurguluyor.

1982 yılında vefatına kadar Hâmid Bey’den çok istifade ettiğini söyleyen Sevgili, “Belirttiğim şekilde o yoğun çalışma temposunda başka bir hoca arayışına girmem zaten mümkün değildi. O sebeple Hâmid Bey’le başladık, Hâmid Bey’le bitirdik.” şeklinde konuşuyor. Aytaç’la, usta-çırak ilişkilerinden bahsetmesini istiyoruz biraz da. “Sevgi ve saygı çerçevesinde bir talebe-hoca ilişkimiz vardı.” diyor.

Aynı zamanda ressam olan Aytaç’ın, resme karşı hem ilgisi hem de yeteneği olan talebesine, onu ofisinde ziyaret ettiği kimi vakitlerde karakalem resimlerini gösterdiğini de öğreniyoruz.

Hat hocasını, “Kalender, yumuşak, mütevazıydı. Ancak siz fazla bir irdelemediğiniz takdirde pek bir şey göstermezdi. Öğretmek istemediğinden değildi bu, yapısı böyleydi.” sözleriyle anlatan Sevgili, meşklerinin yanı sıra zaman zaman piyasaya yazdığı yazıları da fikrini almak için hocasına götürdüğünü belirtiyor. Hocasını sevgi, saygı ve özlemle yâd eden Turan Sevgili, “Vefatından sonra da bizim için hocalığı sona ermedi. Kitaplarıyla, eserleriyle hep yanımızda o. Bunaldığımız yerde, işin içinden çıkamadığımız yerde ona müracaat ediyoruz, o da bize hocalık yapıyor.” diye ekliyor.


“Hat Sanatı Hayat Tarzım”

Hâmid Aytaç’tan icazetini aldığı altı çeşit yazıyı aynı keyifle çalıştığını söylüyor Turan Sevgili. Hat sanatının kendisi için çok ayrı bir yeri olduğunu, “Hat sanatı benim için şu anda her şey. Resmi de hatla birlikte yürüttüm, ancak ruhumu okşayan, benliğimi saran, beni manevi yönden doyuma ulaştıran, hat sanatı oldu. O sebeple bazı müşkülâtlar yaşamamıza rağmen, gönül verdiğim, sevdalandığım hat sanatını hiç bırakmadım. Hat, artık hayat tarzım oldu.” sözleriyle anlatıyor.

Sanatını elinden geldiğince en iyi şekilde yapmaya gayret ettiğini ifade eden Sevgili, herhangi bir sanat dalında iyi bir eser üretmek için, ‘en iyi ben yapıyorum’ iddiasıyla değil ama sanatkârın kendi kapasitesi ölçüsünde elinden geldiğince en iyi eseri verebilmek için tasavvuftaki gibi onda fani olmak, onda erimek gerekliliğine inanıyor. Hat sanatıyla iştigal ederken, benlik ve varlık iddiasında olmamak gerektiğini de savunan Sevgili, “Geleneksel sanatlar, özellikle hat sanatı, mahviyet gerektirir. Yokluk, kendinde bir varlık görmemek, tevazu gerektirir. Böyle olmalıdır. Öteki türlü olursa, varlık ve benlik işin içine girerse, o artık direkt ihtirasa girer. Oysa bu ihtiras, benlik ve varlık iddiası yok edilirse ufuk genişler, o zaman etrafı da görmeye başlar insan.” diye konuşuyor. Varlık ve benliğin kulluğa da aykırı olduğunu da ifade ediyor. Usta sanatkâr, hat sanatının dine hizmet, Kur’an’a hizmet olduğunu belirterek, bu bilinçle, varlık ve benlik iddiasından soyunarak işe koyulmak gerektiğini söylüyor. Hat sanatının zaman zaman fetret devri yaşadığına değinen sanatkâr, sıkıntılı dönemlerinde dahi hat sanatını terk etmemiş. Tıpkı, rahle-i tedrisinden geçtiği Hâmid Aytaç gibi. Üstat için, Osmanlı ile Cumhuriyet arasında bir köprüydü demişti talebesi Turan Sevgili. 1928’deki Harf İnkılabı’na kadar yüzlerce ilan, kartvizit, broşür ve tabela gibi matbuatın çoğu onun kaleminden çıkmış. Dahası yüzlerce kitap, gazete ve mecmuanın kapak yazılarında da Hâmid Aytaç imzasına rastlanır. Hattat Hâmid Yazı Evi, bir dönem Cağaloğlu’nun en önemli, en çok iş yapan yazı evlerinden biri haline gelmiş. Harf İnkılabı’nın ardında hat sanatının yasaklanmasıyla Bâbıali’de birçok yazı evinin kepenk kapattığı dönemde bile Aytaç, sanatını terk etmemiş.


Hayatını adadığı ve deyim yerindeyse muhafızlığını yaptığı hat sanatı için “Allah, Osmanlı’dan kalan bu sanatı Cumhuriyet’e taşıma vazifesini bana yükledi. Ömür boyu hem sanatımı icra etmeye, hem de öğretmeye yemin ettim.” diyen Aytaç gibi talebesi Turan Sevgili de yüreğinden, elinden uzak tutmamış. Hat ile meşgul olurken çevresinden bazı kimselerin bıyık altından gülerek, “Ne diye bunlarla uğraşıyorsun” dediklerini hatırlıyor üzülerek. Ama o, söylenenlere hiç aldırış etmeden, “Benim için bir sevda, ayrılmaz bir parçam.” dediği hat sanatını, yarım asrı aşkın bir süredir icra ediyor.

“Kıbleyi Teveccühte Teşeddüt Olmaz”

Ustası Hâmid Aytaç’ın dışında onu etkileyen başka hat sanatkârları olup olmadığını soruyoruz. Hâmid Hoca’nın kendisi için elbette hep ilk planda olduğunu belirterek, “Bir defa o benim gözde hocamdı. Tasavvufta da vardır. Şeyhte fena, peygamberde fenayı ve Allah’ta fenayı doğurur derler. Kıbleyi teveccühte teşeddüt olmaz. Yani kıbleye yönelmede ikilem olmaz. Bizim yöneldiğimiz Hâmid Bey idi ve ona kanalize olduk.” diyor. Ancak Aytaç’ın döneminde yaşayan Necmeddin Okyay, Halim Özyazıcı, İsmail Hakkı Altunbezer, Kemal Batanay gibi her biri hat sanatının birer virtüözü olan isimleri de göz ardı etmesinin mümkün olmadığını vurguluyor. Bu isimlerle bizzat teşrik-i mesaiye girmemiş olmasına rağmen, Hâmid Hoca’dan icazetli olduğu altı çeşit yazıyı yazarken hepsinden yararlandığını anlatıyor.

Zikrettiği hat ustalarının yanı sıra bir usta daha var ki, Sevgili onu, “Bu işin kurucusu, temel taşı” diye ifade ediyor. O isim, Şeyh Hamdullah. İsmini andığında, ona duyduğu hayranlığı hissedebiliyor insan. Şeyh Hamdullah’ın ve ondan sonra gelen hattatların özverili çalışmalarıyla İstanbul’un, bu sanat için bir okul haline geldiğini ifade ediyor hattat Sevgili. Günümüzde yaşayan hattatların çalışmalarının da bunun teminatı olduğuna işaret ediyor ve ekliyor; “Bu işi benimseyen, güzel yapmaya çalışan ve güzel yapan birçok hattatımız var. Onların gayretleri neticesinde İstanbul yine okul olma niteliğini muhafaza ediyor. Rakımlar, Abdullah Zühdüler, Hafız Osmanlar… Bunların hepsi kendi döneminin usta hattatlarıdır.”


Turan Sevgili, önce gelenlerin hakk-ı tekaddümü, yani öncelik hakkı olduğuna da değiniyor. Fakat “Kemal, olgunluk, müteahhirinindir, yani sonra gelenlerindir. Bu her şeyde böyledir.” diyor. Yazının tekabül ede ede günümüze geldiğini ifade eden Turan Sevgili, hat sanatının ileride çok daha değişik noktalara gelip gelmeyeceğinin bilinemeyeceğini söyleyerek, “Daha önce gelenler bu sanatın, bu noktaya geleceğini belki de düşünmüyordu. Son nokta, son durak, geldikleri yer diye düşünüyorlardı belki, ama gelişti. Biz de son durak bu diyemeyiz, çünkü belki ileride daha başka noktalara ulaşabilecektir.” şeklinde konuşuyor.

Söz geleceğe gelmişken, hat sanatına dair birikimini genç nesillerle de paylaşıp paylaşmadığını soruyoruz sanatkâra. “Derler ki, bu işin zekâtıdır öğrenci yetiştirmek. Çok yoğun olmamakla beraber, öğrencilerim oluyor zaman zaman. Halen de devam edenler var. ” diyerek yanıtlıyor sorumuzu. Her sanatta, olduğu gibi hat öğrenmenin de kişinin yeteneğine, eğilimine, çalışmasına, sabrına bağlı olduğunu da söylemeden edemiyor.


“Karahisari Besmelesi Grafik Harikası”

Hattat Turan Sevgili’nin, sanat yaşamında yarım asrı geride bıraktığını belirtmiştik. Usta sanatkâr, 50 yılı aşan sanat birikimini, geçtiğimiz yıl Dolmabahçe’de düzenlenen “ Sanatta 52. Yıl” sergisiyle ortaya koydu. Sergide, sanatkârın klasik ve modern tarzda ürettiği 41 adet hat eseri ile 70 adet hattat portresi sanatseverlerin beğenisine sunuldu. 52. yıl sergisinden bahseden Sevgili’ye, kendisini klasiğe mi, yoksa modern anlayışa mı daha yakın bulduğunu soruyoruz.

Usta sanatkâr, klasiğin önüne başka hiçbir şeyin geçemediğini söylüyor fakat yazının normlarını, formlarını muhafaza etmek şartıyla görsel yönden birtakım değişiklikleri ortaya koymak gerektiğine de inanıyor. Hat sanatkârlarının hep gıpta ile, hayranlıkla bahsettiği Karahisari’nin Besmelesini hatırlatarak, “Karahisari’nin meşhur Beslemesi, tam bir kreatif olaydır. Mükemmel bir grafik çalışmasıdır. Zaten eski kûfi dediğimiz yazılarda grafik olayları vardır. Selçuklular dönemine ait yazılara, süslemelere baktığınız zaman her birinin birer grafik harikası olduğunu görürsünüz. Aslan şeklinde, deve, kuş, çam şekillerinde kompozisyon örnekleri vardır. Bunlar birer grafik anlayışıdır. Görsel sanatlarda da klasik resim öteden beri olmakla beraber, grafik formasyonu zaman içerisinde gelişmiş.”

Grafiğin artık bu denli yaygınlaştığı günümüzde yazının normlarından ödün vermeksizin, kompozisyona bir görsellik katmanın, günün sanat anlayışıyla birtakım şeyler ortaya koymanın yeni bir nefes olduğunu savunuyor Sevgili. Kendisinin de, yazıda deformasyona gitmeksiniz, normlarını bozmadan birtakım görsellikler getirmeye gayret ettiğini ifade ediyor. Modern anlayışı savunan kimi sanatçılar, geleneksel sanatlarda yeni ekollerin ortaya çıkmayışının sebebini, klasikçilerin katı duruşuna bağlıyor.


Turan Sevgili’den, bu konudaki düşüncesini paylaşmasını istiyoruz ve “İçinde bulunduğumuz asırda yeni bir ekol neden ortaya çıkmadı sizce?” diye soruyoruz. Yazının normları itibarıyla zaten son noktanın konulduğunu söylüyor ancak yine de ileride yeni ekollerin çıkabileceğini belirtiyor. Hat sanatkârı. Yeni ekollerin çıkmayışında hayat şartlarının da etkisi olduğuna işaret ederek, “Herkes bir Hâmid Bey olamaz elbette. Bu işe gönül vermiş bir sanatkârdı. Hat onun için bir yaşam tarzıydı. Herkes böyle olamaz. Günün şartları malum, gittikçe ağırlaşıyor. Bütün bu şartlar bu durumda etken oluyor elbette. Kendinizi yalnızca sanata verip, hayatınızdaki diğer her şeyi, herkesi bir kenara koyup, umurumda değil, diyemiyorsunuz. Hayat gaileleri mesleğinize olan eğiliminizi elbette etkiler. Üstelik zaten eskiler bu mevzu üzerinde o kadar durmuşlar ki, artık son noktayı koymuşlar. Biz o prensipleri doğru düzgün icra edebilirsek, mesele hallolmuş demektir. Deforme etmeden, dejenerasyona uğratmadan o formları, normları güzel icra edebilirsek en büyük hizmeti vermiş sayılırız. Onun ötesindeki arayışlar, dediğim gibi görsellik yönündendir ve öyle olmalıdır, normları bozarak değil.” diye konuşuyor. Hattat Turan Sevgili, bir değişiklik, yeni bir ekol getiriyorum diye hattın normlarını bozmanın, kendi deyişiyle ‘bir ucube meydana getirmenin’ doğru olmadığını da önemle vurguluyor.

“Devletin Sanatkârı Himayesi Sanatı İlerletir”

Sohbetimiz sürerken, gözlerimiz gayriihtiyari Turan Sevgili’nin birbirinden kıymetli eserlerini ürettiği atölyesinin duvarlarında geziniyor. Sanatkârın hemen arkasında, epey büyük ebatlı bir çerçeveyle duvarı asılı duran hat çalışması dikkatimizi çekiyor. Bir salkım üzümün tanelerine özenle, aşkla istiflenmiş Esma-ül Hüsna, bizi kendisine hayran bırakıyor. Allah’ın güzel isimleri, sanatkârın bir başka çalışmasında ise bir küre içerisinde Allah yazısı ve o küreden doğan 99 minik küre şeklinde kompoze edilmiş olarak karşımızda duruyor. Ustanın hemen solundaki sütunda asılı duran, o çok tanıdık Hâmid Aytaç tablosu gözümüze çarpıyor. Pek çok kaynakta gördüğümüz, yine Aytaç’ın talebelerinden biri olan İsmail Yazıcı’nın sanatkârın hayatını kaleme aldığı kitabın kapağından da hatırladığımız portre de Turan Sevgili imzasını taşıyor. Portre, Aytaç’ın vefatından iki yıl önceki halini yansıtıyor. Gözlerimizi, duvarlardaki o şahane görsel ziyafetten çekiyor, söyleşimize dönüyoruz. Hayatın belki de her alanında eskiyle yeni karşılaştırması yaparız ya. Bir karşılaştırma da, hat sanatında Osmanlı dönemi ile şimdiki dönem için yapalım istiyoruz.


Osmanlı döneminde çoğu sanatkârın, sanatını sarayın himayesinde icra ettiklerini, maişetlerini böyle çıkardıklarını biliyoruz. Günümüzde ise bu pek böyle değil. Sanatkârlar, kendi gayretleriyle sanatlarını icra edebiliyor. Sevgili, “Bir söz vardır malum, ‘Marifet iltifata tabidir’, diye. Bir şeye iltifat varsa, o iltifat, marifeti yapanı, sanatı icra edeni de gayrete getirir. Şüphesiz sarayın böylesi bir duruma el atması, sanatkârları himaye etmesi, o sanatların ilerlemesinde büyük bir faktör. Ama sanatkârı kısıtlama da elbette olmamalı. Geçmişte Kur’an’a, İslam’a hizmet anlayışı vardı. Sanatın bir hükümet tarafından desteklenmesi, organize edilmesi ve korunması elbette bu önemli bir faktördür. Hakikaten bir şeyler ortaya koymuş insanların kollanması, sanatın daha ileriye gitmesine vesile olabilir.” sözleriyle bu konudaki fikrini ifade ediyor. Elbette söylediklerinde son derece haklı usta sanatkâr. Maişet derdine düşmeseler, çok daha güzel eserler üretebilirler kuşkusuz, diye aklımızdan geçiriyoruz.

Hattat Turan Sevgili, günümüzde bazı koleksiyonerlerin, amiyane tabirle kurnazlık yapıp, sanatçıdan eseri mümkün olduğu kadar cüzi bir fiyatla alıp, koleksiyonuna katma çabasında olduğuna da değinmeden edemiyor. “İşin değerini bilip, hakkını verenler olduğu gibi, bu şekilde davrananlar da var. Bu şekilde bir iltifat olmasa daha iyi. (Gülüyor) Sanatçılar istismar ediliyor çoğu zaman. Hâmid Bey de yaşadı bunu. Burada biraz da sanatkâr kendini kollamalı. Yani hüsn-ü zan esastır. Kötü düşünmemeli, iyi düşünmeli ama tedbiri elden bırakmamalı.” diye konuşuyor.


“Müslüman uyanık olacaktır.” diye de ekleyen Sevgili, Hz. Muhammet’in (SAV) ‘feraset’ sıfatı bulunduğunu ve bunun ümmette de olmasının lazım geldiğine dikkat çekiyor. Uyanık olmaktan kastının, güncel anlamdaki gibi şark kurnazlığı değil, ama tedbirli davranmak olduğunu açıklıyor. Hz. Peygamberin de kendi ashabı ile bir şey alıp verirken, bunu iki şahit huzurunda yazılı olarak belgelediğini hatırlatarak, bunun bir tedbir olduğunu söylüyor.

Söyleşimizin yavaş yavaş sonuna geliyoruz. Pek çok özel koleksiyonda ve camide eserleri bulunan hat sanatkârı, gönül verdiği sanatını 50 yılı aşkın bir süredir olduğu gibi bundan sonra da icra etmek istediğini belirterek, “Bir yerde olmak değil, bu yolun, bu sanatın neferi olmak benim için önemli. Evet, ben bu işin neferiyim. Şurada veya burada olmalıyım diye düşünmedim hiçbir zaman. Sanatta 53 yılı geride bıraktım. Az bir zaman değil bu. Çok ön plana çıkmak isteseydim, resim sanatında da çıkabilirdim. Ama böyle bir iddiaya sahip değilim ben. İnsanlar beni bilsin, dünya beni bilsin gibi bir iddiaya sahip değilim. Dediğim gibi ben bu sanatın neferiyim, buna hizmet için varım. Düşüncem bu, bundan sonra da böyle olacaktır.” diyor. Her hale şükür demek olan, “Elhamdülillah alâ külli hal” sözünü hatırlatıyor Hattat Turan Sevgili. Sanatkâr son olarak, tüm sanat dallarında olduğu gibi hat sanatında da hissetmek, iyi gözlemlemek, iyi tasarlamak ve elbette iyi çalışmak gerektiğini ifade ediyor. Ama kibre kapılmadan, sabırla ve azimle…


İSMEK El Sanatları Dergisi 23 İNDİR

Bu yazı 777 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK