Resim

Ayhan Kabaoğlu’nun Deve Kemiğine Mikro Resimleri

  • #


Yazı: Zeynep OZANCALI | FOTOĞRAF: Mücahit PAMUKOĞLU

Ayhan Kabaoğlu, resme olan sevdasını deve kemiğinden yaptığı eserler üzerinde gösteriyor. Türlü işlemlerden geçerek işlenebilir hale getirdiği deve kemiklerinden takı kutuları, koku şişeleri, zarf açacakları yapan usta, eserlerine, minyatür ve gravür çalışmalarından hafızasına kazıdığı kompozisyonlar ile İstanbul’un turistik mekânlarını, Osmanlı sultanlarının tarih sayfalarında yer alan anlarını, Mevlevilik gibi kültürel değerlerimizden kesitleri aktarıyor. Deve kemiği üzerine mikro çizimler yapan Ayhan Kabaoğlu ile 35 yıllık sanat hayatını konuştuk.


Kemik, ilk çağlardan bu yana insanlık için önemli sayılan hammaddelerden biridir ki doğada hazır bulunması, sağlam ve dayanıklı olması tercih nedenlerindendir. Tabiatın sunduğunu işe yarar hale dönüştüren, hayvan vücudundan çıkan bir parçayı nesneye dönüştüren insan, en basit aletlerin, ilk dinsel objelerin, temel ihtiyaçları karşılayan birtakım eşyaların yapımında kemiği kullanır. El becerileri ile alet teknolojisinin gelişmesine bağlı olarak kemik işçiliğinin yaygınlaşması ile de üretimlerde işlevsellik kadar biçimsellik ön plana çıkar. Temel ihtiyaçları karşılamaktan çok daha öteye giden kemik; bir işleme sanatına dönüşür. Silahlar, kesici aletlerin sapları, takılar, müzik ve oyun aletleri, tıpta kullanılan çeşitli malzemeler, giyimde tamamlayıcı aksesuarların yapımında kemik tercih edilirken çalışmalar çeşitli renk ve motiflerle bezenir.

Ayhan Kabaoğlu da doğa ile iç içe yaşam sürmeye başlayan insanın ilk tanıştığı malzemelerden biri olan günümüzde daha çok hediyelik eşya üretiminde kullanılan işleme ve süsleme sanatını yaşatmaya çalışan ustalarımızdan. Eserlerini deve bacağından elde ettiği kemiklerden yapan sanatkâr, eskinin zarf açacakları ile özellikle kadınların sıkça kullandığı takı kutusu ile koku şişeleri yapıyor. Çalışmalarını İstanbul’un tarihi ve turistik yerleri, Osmanlı sultanlarının yaşamlarından kesitler, Mevlevilik gibi kültürel değerlerimizin yanı sıra minyatür ve gravürlerde gördüklerini mikro resimlerle bezeyen sanatkâr, “Kemik üzerine çalışmak boynuz, tuval, ahşap, kâğıt gibi herhangi bir zemin üzerine çalışmaktan çok daha farklı. Yapısı gereği zor bir malzeme olduğu için işleme kısmı büyük sabır gerektiriyor. Ama bu işte aslolan resim boyutudur. Çünkü atölyeyi er ya da geç öğrenirsiniz. Ama çizim ve boyama yetenek ister.” diyor. Yaptıklarında hem zanaat hem de sanatkâr yönünü gösteren Kabaoğlu ile Tozkoparan’daki atölyesinde buluşarak, deve kemiğinden yaptığı hediyeliklerle üzerine çizdiği mikro resimleri sorduk.

İlk Çizimlerini Boynuza Yapar

Ayhan Kabaoğlu, ilk olarak kemikle tanışmasını ve resme olan sevdasını anlatıyor bizlere. 15-16 yaşlarındadır daha. Babası onu bir meslek sahibi olsun diye torna ustasının yanına verir ve 3 yıl kadar burada işi öğrenir. 19 yaşına geldiğinde ise Bayrampaşa’da boynuzdan tarak, küpe, toka yapan dönemin iyi ustaları ile tanışır ve onlar için bir süre altın yaldızlama işi yapar. Bir gün Kapalıçarşı tarafında çarşıları gezerken boynuzdan yapılmış kendisinin de kenarlarını yaldızladığı hediyeliklere denk gelir. O zaman insanların el işi ürünlere verdiği kıymeti anlar.


“Zaten resim çizmeyi, boyama yapmayı kendimi bildim bileli seviyordum.” şeklinde konuşan ustaya Kapalıçarşı’da gördüğü manzara bir fikir verir. Bunun üzerine hem resim hem de geleneksel sanatlara dair araştırmalara girişir. O dönemlerde sahaflarda satılan kâğıttan minyatür çalışmaları toplar. Gördüklerini kendinin de yapabileceğinin düşünerek ilk kez boynuz üzerine çizim yapar. Ancak boynuzun yapısı gereği yumuşak bir dokuya ve farklı renklere sahip olmasından dolayı resmini göstermediğini düşünen Kabaoğlu, çizimlerini başka neyin üzerine çizebileceğinin araştırmasını yaparken 1980’li yıllarda İranlılara ait kemik süsleme sanatından bir örnek eline geçer. Bu çalışmayı iyiden iyiye inceleyen, nasıl yapıldığına dair fikir yürüten usta, boynuzdan vazgeçip kemik üzerine resimler çizerek sanat hayatına adım atar.

Kabaoğlu, “İnsan bir işi sever, yaşı da kaç olursa olsun gönlünün bir köşesinde hep o olur. Benimki de o hesap. Hamurunda varsa yetenek, illa ki bir olay başlangıca vesile oluyor. Ama duvara çiziyor içindekileri, ama kâğıda döküyor.” diyerek paylaşıyor düşüncelerini.

Önce Kemiği İşliyor, Sonra Süslüyor

Boynuzdan objeleri yaldızlama işinden deve kemiğini işleme ve süsleme sanatına doğru kayan ve 35 yıllık tecrübe biriktiren usta, bugün tamamı el işçiliği olan takı kutusu şeklinde tanımlayabileceğimiz kutular, koku şişeleri, zarf açacakları gibi eskiden sıkça kullanılan kıymetli eşyaları yapıyor. “Benim eserlerimde aslolan resimdir. Atölye kısmını hiç bilmeyen biri bir süre uğraşır yapar ama boyama işi öyle değil.” diye konuşan usta, çalışmalarına su bazlı boyalarla İstanbul siluetinden kareler, Osmanlı padişah ve sultanlarının hayatından kesitler ve Mevlana-Mevlevilik gibi kültürel değerlerimizi yansıtan çizimlerle minyatür ve gravür çalışmalarında anlatılan sahneleri resmediyor. Atölyeyi işin mutfağı olarak değerlendiren usta, takı kutularını şekil ve ebatlarına göre kare, dikdörtgen, çekmeceli, oymalı, mini kutu şeklinde sınıflandırırken, bu küçük objelerin 4, 6, 8 santimetrekare ölçülerinde 6 veya 8 parça kemiğin birleşiminden oluştuğunu dile getiriyor.

Büyük bir sabır ve gayretle kemik parçalarının nasıl bir işlemden geçerek hediyelik eşya kategorisine girdiğini soruyoruz ustaya. Deve kemiğinin kutuya, kutunun ise Fatih Sultan Mehmet’in koluna şahinini kondurup ava gitmesini anlatan boyalı bir süs objesine dönüşmesine bizim de tanıklık ettiğimiz süreç, ilk önce deve kemiklerinin kaynatılması ile başlıyor. Çeşitli kimyasallarla saatlerce kaynatılan ve iyiden iyiye dezenfekte edilen kemiklerin et, kas ve lif kalıntılarından arınması sağlanırken, kuruması için bir süre bekletiliyor. “İyi kaynatmazsak içindeki ilik kemiğe nüfuz eder ve sararmasına yol açar. Yaptığımız işlem aynı zamanda malzemeyi beyazlatmak içindir.” şeklinde konuşan Kabaoğlu, kemikleri parçalara ayırıyor ve üzerindeki pürüzleri gidermek için de kaba bir zımpara vuruyor.

Mini bir kutu yapmak için her biri 4 santimetre 6 parça kemik çıkartan sanatkâr, bunları iskelet tutkalı ile birbirine yapıştırarak kare bir şekil veriyor. Kuruması için beklenen ürünün iç tabanına göre tahta kesen usta, ardından kapak yapımına geçiyor. Kutunun gövde kısmına uygun ebatlarda kesilen kemik yine aynı yöntemle birbirine tutturuluyor. Kuruduğundan emin olunan parçaların hem gövde hem de kapak kısmı büyük bir ustalıkla zımparadan geçirilerek kenar kısımdaki ovallikler sağlanıyor. Etrafın toz bulutu ile kaplandığı zımparalama işleminden geçen objeler boyaya hazır hale geliyor.

Zarf açacağı veya koku şişesi içinde benzer uygulamaları tekrarlayan Kabaoğlu, uygun ölçülerdeki kemikleri torna ve zımpara makinalarını kullanarak şekillendiriyor. Üzerine o an içinden geçen konuyu tasvirleyen sanatkâr, bazı eserlerinde Çin mürekkebi de kullanıyor. Son olarak da eserlerini vernikleyen usta bu şekilde onların uzun yıllar yaşamasını sağlıyor.

Tam Bir İstanbul Aşığı

Tozkoparan’daki evinin bahçesine kurduğu atölyesinde deve kemiklerini işleyen ve onları birer sanat eserine dönüştüren Kabaoğlu, “gözbebeklerim” dediği ürünlerine işleyeceği konular hakkında ise hiç sıkıntı yaşamadığını belirtiyor. Bunu “İstanbulumuz var bizim, bitmek tükenmek bilmeyen bir derya.” şeklinde açıklayan sanatkâr, çalıştığı alanın kısıtlı olmasından dolayı istese de tam teferruatlı çizimler yapamayacağını, örneğin Süleymaniye Camii’ni tek bir konu olarak işlese bile çizmeye ömrünün yetmeyeceğini anlatıyor.


Fırçası ile görsellik kattığı eserlerinde tarihi bir yapıyı ana hatları ile resmeden usta son yıllarda çizimlerinde devamlılık özelliği olduğunu da ifade ediyor. “Süleymaniye Camii’nin Eminönü’nden görünüşünü ikisi uzun, ikisi daha kısa dört minare ile tasvir ettiğim bir takı kutusunun kapağının iç kısmında, yanlarında, önünde, arkasında ya yapının farklı bir cepheden görünüşü ya da başka bir siluet yer alıyor.” şeklinde konuşan Kabaoğlu, bu çalışmaların ustalık eserleri olduğunu dile getiriyor.

Mikro sanat ustası eserlerinde ele aldığı konulardan bazılarını da ekliyor: “Kanuni Sultan Süleyman'ın Hürrem Sultan'a âşık olduğu dans gösterisi, Topkapı Sarayı’nın Karaköy’den görünüşünü, Galata Kulesi, tasavvufta 3 semazenin önemi, Topkapı Sarayı’nın Karaköy’den görünüşü, Sultan Süleyman’ın Topkapı Sarayı’ndaki vezirlerle toplantısı, Ayasofya, Fatih Sultan Mehmet’in av partisinden bir sahne…”

“Bugüne kadar ne atölye kısmında ne de fırça konusunda yol gösterenim hiç olmadı. Ustam yok benim.” diye konuşan Kabaoğlu, ilkokul mezunu olduğunu belirterek sözlerini şöyle sürdürüyor: “Bu işe başlarken tek amacım para kazanıp, ailemin geçimini sağlayabilmekti. Ama sonradan başka bir iş yapamaz oldum, bağlandım çünkü mesleğime. Ancak çok araştırdım, kendimi geliştirmek adına bulduğum hat, tezhip, minyatür, gravür kitaplarını hatmettim. Bu işi kendime misyon edindim ve deneme yanılma yöntemi ile sanatımı bugünlere taşıdım.” “Zaten yapacağınız işi iyi araştırmazsanız başarı şansınız yok.” diyen sanatkâr, üretim yapabilmek için sadece yeteneğin kâfi gelmediğini, kişinin ilk önce kendi kendinin öğretmeni olması gerektiğini ifade ederken, “Yaptığım birikimle beynime kazıdığım kareleri bugün herhangi bir yere bakmadan ezbere çiziyorum.” diyor.

Deve Kemiğini İşlemek Daha Kolay

Ustanın bu kadar hammaddeyi nasıl temin ettiği geliyor aklımıza. “İzmir, Aydın, Antalya, Muğla gibi bölgelerden.” diyor ve ekliyor: “Tavuk yemi olması için malzeme kemik unu fabrikalarında toplanır. O fabrikalarda devenin bacak kemiklerini ayrılır. Gider, alırım.”

Ayhan Kabaoğlu, kemik ile çalışmanın boynuz, tuval, ahşap, kâğıt gibi herhangi bir zemin üzerine çalışmaktan çok daha farklı olduğunu belirtirken kendisine konu ile alakalı iki sorumuz oluyor: "Neden kemik ve neden deve kemiği?.."


İlk sorumuza, “Resimlerimi başka bir materyale çizseydim bu kadar dikkat çekmeyecekti belki. Bu camiada var olabilmek adına biraz farklı olmayı seçtim.” şeklinde cevap veren sanatkâr, ayrıca kemiğin dayanıklı bir madde olduğundan, doğada uzun yıllar kalabildiğinden ve boyayla iyi özdeşleştiği için eserlerin renginde solma meydana gelmeyeceğinden söz ediyor. Kemik işleme sanatının tamamının testere ve zımpara işi olduğunu söyleyen Kabaoğlu, bir boynuza ısıtılarak da şekil verilebildiğini ya da kâğıda çizilen bir resmin çoğaltılabildiğini ama kemiğin hile kabul etmeyen bir yapısı olduğunu ifade ediyor.

Usta, deve kemiğinin özelliğini ise şöyle açıklıyor: “Devenin kemiği diğerlerine oranla daha etli ve kalın. Parçayı zımparaladıkça malzemenin düzgünlüğü rahat alınıyor, diğerlerinde ise zımparayı vurdukça süngerli yapı ortaya çıkıyor hemen. Onu da yok etmek için çok zımparalamak gerekiyor sonuçta da kemik inceliyor, ısınıyor ve kırılıyor. Kemiğin kırılgan bir madde olduğu hiçbir zaman unutulmamalı. İşlenebilirlik özelliğinden dolayı deve kemiğini tercih ediyorum.”

Kemik ile çalışmanın zor yanlarına değinen Kabaoğlu, “Kemik saydam bir maddedir. Düzgün bir kesim yapmak istiyorsanız testerenizin 2 bin 800 devirde dönmesi gerekir. Eğer yavaş devirde kesmeye çalışırsanız malzeme kırılır ya da parçalanır. Bu yüzden elimden, parmaklarımdan kaç defa yaralandım bilmiyorum.” diye anlatıyor.

İşin Takdirini Halka Bıraktım

Yaptığı kutuların, koku şişelerinin, zarf açacaklarının bize hiç de yabancı olmayan objeler olduğunu söyleyen Ayhan Kabaoğlu, kültürümüzün birer parçası olan bu ürünleri görenlerden güzel tepkiler aldığını anlatıyor. “Tek başına kemikten objeler yapsaydım, kimsenin ilgisini çekmezdi ama küçük bir alana sığdırdığım resimleri görenler bunun elle çizildiğine inanmıyor. Ne zaman ki fırçayı elime alıyorum çıplak gözle bir kutunun başına geçiyorum o zaman anlıyorlar.” şeklinde konuşuyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı geleneksel el sanatkârı olan Kabaoğlu’na yaptığı işi nasıl tanımladığını sorduğumuzda ise kendisinden şu yanıtı alıyoruz: "Bakanlığın verdiği belgede yaptığım sanat kemik işleme ve süsleme olarak geçiyor. İnsanlar ise deve kemiği üzerine mikro sanat ismini koydu. Çalıştığım malzeme gereği 3 santimetrekarelik alana bir İstanbul silueti sığdırdığım için mikro sanatçı dediler. Ama ben aynı resimleri istediğim zemine çizebiliyorum.” diye anlatıyor.

Kabaoğlu’nun yaptığı son çalışmalar arasında tablolar da bulunuyor. 12 parçaya kadar kemikleri birbirine ekleyerek üzerine çizimler yapan sanatkâr, onların mikro olmadığını, elinden geldiğince farklı denemeler de yaparak kendini ve sanatını yaşatmaya çalıştığını aktarıyor. “Elimden geldiğince diyorum çünkü bir iddiam yok. İlkokul mezunu, geleneksel ve modern sanatların herhangi bir dalında eğitim almamış biri için başarı olarak değerlendiriyorum o kadar.” diyor.

Hem gönlünde yatan işi yapmak hem de ailesinin geçimini sağlayabilmek adına uğraştığı el sanatını yaşatmak için büyük mücadeleler veren Ayhan Kabaoğlu, bu noktaya tırnaklarıyla kazıyarak geldiğini dillendiriyor. En son beş yıl önce artık üretim yapamayacak duruma geldiğini ancak tam ‘bitti’ derken organizasyonlardan aldığı davetle dönüm noktası yaşadığını söyleyen sanatkâr, 35 senedir ektiği tohumların yeni yeni ürün verdiğini ifade ediyor.

“Yaptığınız işin takdir görmesi sizi daha da hırslandırıyor ve en güzelini yapmak için daha çok çalışıyorsunuz.” şeklinde konuşan mikro sanat ustası, yeni hedefininse öğrenciler yetiştirerek kendinden sonra sanatının devamını sağlamak olduğunu açıklıyor. Kabaoğlu, “Yaptıklarım ortada, değerlendirmesini ise insanlara bırakıyorum. Ama gelecek nesiller için de güzel işler çıkarttığıma inanıyorum.” diyerek sözlerine son veriyor.

İSMEK El Sanatları Dergisi 23 İNDİR

Bu yazı 709 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK