Gravür

Gravürün Osmanlı Serüveni

  • #


YAZI: Neva POLAT

19. yüzyıl ortalarına kadar metal, ahşap ve taş levhalarda uygulanan gravür sanatı, zamanla farklı malzemelere de baskı tekniğiyle uygulandı. Matbaanın ortaya çıkışı ile altın çağını yaşayan ve kullanım alanı genişleyen bu teknik, fotoğraf makinesinin icadından önceki dönemler için aynı zamanda önemli bir belgeleme niteliği taşıyor. Özellikle 19. yüzyılda sıkça görülen gravür çalışmalarının bizim topraklarımızdaki öyküsünü ve uygulama alanlarını araştırdık.

Geçmişi çok eski zaman dilimlerine dayanan gravür sanatı, madeni levha yüzeyinin üzerinde çeşitli araçlarla oyularak ortaya çıkan kabartmalara deniyor. Sert bir yüzeye çizgiler oyarak desen yapma anlamına gelen kazı resim (intaglio) ise sanatın en eski tekniklerinden biri olarak kabul ediliyor.

Fotoğraf makinesinin bulunuşundan önce resim ve çoğaltma tekniği olarak kullanılan gravür; Fransızca “gravure”, Osmanlıca “hakk” kelimeleriyle ifade ediliyordu. 19. yüzyıl ortalarına kadar metal, ahşap ve taş levhalarda uygulanan bu teknik sonrasında farklı malzemelere de uygulandı. Ortaya çıktığı zaman dilimine değinecek olursak, ilk baskı resimlerin 9. yüzyılda Çin’de ortaya çıktığı biliniyor. Çeltikten üretilen bir tür kâğıdın üzerindeki Çin’deki uygulama ve tekniklerde yüzyıllar boyunca yaygınlaşma pek görülmüyor. Batı topraklarına baktığımızda, gravür ilk kez Yeniçağ’da Avrupa’da karşımıza çıkıyor. Kâğıt üretiminin 14. yüzyıl sonlarında artması ve fiyatının düşmesiyle birlikte daha önce ahşap levhalarla yapılan ilk baskılar 15. yüzyıl başlarında kâğıt üzerinde daha sıklıkla görülüyor. Yine baskı için zorunlu ilk basit burgu baskılar bu dönemde kullanılıyor.


15. yüzyılda altın ustaları metal üzerine kazıma ve baskı yöntemlerini geliştiriyor. Böylelikle ahşap levhanın yanı sıra metal levhalar da baskı için uygun hale geliyor. Ağaç üzerine kabartma ve metal üzerine kazıma, 19. yüzyıla kadar gravürde temel teknikler olarak kalıyor. Bu konuda geniş çaplı akademik çalışmaları bulunan Prof. Dr. Necla Arslan Sevin, matbaanın icadıyla birlikte bu sanatın yaygınlaştığına dikkat çekiyor. Matbaalarda hazırlanan kitaplara eklenen ilk resimler ahşap baskı tekniğiyle yapılıyor. Hemen ardından metal levhalar kullanıma geçiyor. Gravürün resim sanatında ilk öne çıkan örneklerinin Almanya’da görüldüğüne dikkat çeken Sevin, Rönesans İtalya’sında gravürün, sanat alanında Avrupa’nın diğer bölgelerine göre daha az tercih edildiğini dile getiriyor. 17. yüzyılda matbaa teknolojisindeki ilerlemeler baskı resmin kitaplar içindeki sayısı artırıyor ve konular da çeşitlilik kazanıyor. Bu yüzyılda baskı resim satıcıları önemli bir konuma ulaşıyor ve popülerlikleri 18. yüzyıl boyunca artarak sürüyor. Özellikle büyük sanatçıların yapıtları gravürle çoğaltılarak ders aracı olarak Avrupa’daki akademi ve atölyelere dağılıyor.

18. yüzyıldan itibaren gravür sanatı baskı teknolojisine yeni katılan litografi tekniğiyle birlikte büyük bir atılım gerçekleşiyor. Avrupa’nın her köşesinde açılan ressamlar, mimarlar ve bilim adamlarının desen ve siparişleri gravür ustaları tarafından levhalara geçirilerek yoğun bir üretim dönemine geçiyor. Sevin, 19. yüzyılı gravürün büyük atılım çağı olarak değerlendiriyor ve ekliyor: “Yüzyıl ortalarında fotoğrafın ortaya çıkıp yaygınlaşmaya başlamasına kadar basılan gravürler, neredeyse geçmiş yüzyılların üretiminden fazlaydı. Gravür ve litografi atölyeleri Avrupa’daki tüm sanat okullarının temel birimleri haline gelmişti. Gelişen ve ucuzlayan baskı teknolojileri sayesinde kitaplar içindeki resimlerin sayısında büyük artış yaşandı. Özellikle grafik sanatlarının bir dalı olan afiş litografinin sunduğu renkli baskı olanağı sayesinde altın çağını yaşadı.”

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren diğer gravür tekniklerine oranla litografi daha fazla tercih ediliyor; hem tek hem de çok renkli olarak yaygın şekilde kullanılıyor.


Matbaanın Gelişi ve Gravürün Osmanlı Coğrafyasındaki Öyküsü

Osmanlı Dönemi’nde ilk basılan ilk gravürlerin 1559 yılında Tunuslu Hacı Ahmet tarafından yapıldığı kaydedilir. Dünya haritası çalışan, coğrafya ve diğer ilimlere dair eğitimini Fas’ta alan Tunuslu Hacı Ahmet ilk dünya haritasını Venedik’deki esareti sırasında yapıyor. Baskılardaki yabancı dilleri aynı dönem Türkçe’ye çevirdiği tahmin ediliyor. Müslümanlara faydalı olmak için yaptığı haritayı beraberinde ülkesine götürmek isteyen Hacı Ahmet’in baskıları 236 yıl sonra 1795 yılında bulunarak bu kalıplardan 24 baskı alınıyor. Daha sonra bu çalışmaların Venedik St. Mark Kütüphanesi’ne bağışlandığı biliniyor.

1648 yılında IV. Murat Dönemi’nde Katip Çelebi (1609 - 1657) Cihannuma adlı kitabını hazırlamaya başlıyor ve bu kitapta Osmanlı topraklarına ait haritalar gravürle basılıyor. 1729 yılında İbrahim Müteferrika’nın (1674-1745) "Tuhfet'ül-Kibâr" adlı 85 sayfa, 3 harita ve bir şekilden oluşan Osmanlı deniz tarihi ile ilgili 1000 adet basılan eseri de bu alanda önemli bir örnek kabul ediliyor. Müteferrika’nın 1730 yılında yayınladığı “Kitab-ı Hindi Garbi” adlı eseri gravür tekniklerle hazırlanmış bir başka eseri olduğunu biliyoruz. 94 sayfa ve 3 haritadan meydana gelen bu kitap da 500 adet basılmış. Ayrıca kendisi Katip Çelebi’nin Cihannuma’sını 1733 yılında tekrar bastığında haritalar için bakır kalıp kullanmıştır. Matbaa, 1735 -1743 yılları arasında faaliyetini durduruyor. İbrahim Müteferrika bu kitaplardan başka 4 adet de harita basıyor. 1730 yılında İbrahim Müteferrika ile İstanbul’da başlatılan bu resim kalıbı yapabilme tekniği yukarda anlatıldığı gibi genelde kitap baskı işlerinde kullanılıyor. 1800’lerde taş baskı tekniğinin uygulanmasıyla gravür kitap dışına çıkmaya başlıyor.


1900’lerin başında ise dikkati çeken bir baskı ressamımız vardır ki o da Ressam Hoca Ali Rıza’dır. Çeşitli asker okullarında resim öğretmenliği yapmış Hoca Ali Rıza, karakalem çizgilerle yüzlerce resim çizmiştir. Onun bu çizgi resimleri daha sonra Askeri Rüştiye öğrencileri için örnek olmak üzere, taş baskı tekniği ile basılır ve albüm şeklinde yayılır. Hoca Ali Rıza’nın bu taş baskı resimleri, Türk özgün baskı resim sanatının da ilk öncüleri sayılır.

Gravür sanatının Türkiye’deki gelişiminin bir diğer göstergesi kahvehane resimleri olarak tanımlanan baskı resimlerdir. Taş baskı tekniği ile yapılmış bu resimlerin, uzun yıllar kahvehane duvarlarında, evlerde ve iş yerlerinde asıldığı için bu isimle anıldığını görüyoruz.

Sanatçısı belli olmayan bu baskılarda genellikle Meşrutiyet, Balkan Savaşı, Çanakkale Savaşı, Kurtuluş Savaşı, Karacaoğlan, Köroğlu, Zaloğlu, Kerem ile Aslı, Deniz Kızı, Demir Pehlivanın Aslanla Güreşi, Ferhat ile Şirin, Hazreti Ali’nin Devesi, Fatih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim gibi konular işlenir.


Sanayi-i Nefise Mektebi’nde Atılan Tohumlar

Osmanlı’da sanat eseri niteliğindeki gravürler Sanayi-i Nefise Mektebi’nin kuruluşuyla başlar. 1882 yılında açılan Sanayi-i Nefise Mektebi’nde bizdeki adıyla hakkaklık bölümü açılır. Burada Nesim Usta 1923 yılına kadar hakkaklık atölyesinde çalışır. 1923 yılında bölüm son mezunlarını verir. 30 yıl boyunca eğitim verilen bu bölümde her yıl on öğrenci yetiştirilir. Sanayi Nefise Mektebi 1927 yılından itibaren Güzel Sanatlar Akademisi olarak değişir. Belgrat Güzel Sanatlar Okulu’nda eğitim gören Sabri Berkel’in bu yıllarda geliştirdiği teknikler, çizgi gücü ve ustalığı ile litografide yeni olanaklar sağlar. Doğa konuları ve figür çalışarak soyut resimde başarı elde eder. 1936 yılında başlayan Gazi Eğitim Ensititüsü Resim Bölümü’nde oyma basma çalışmalarıyla sanatsal olarak özgün bir şekilde başlar. Bu dönemde atölyede çalışan bazı sanatçılar arasında Turgut Zaim, Aliye Berger, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Nevzat Akoral, Cemal Tollu, Orhan Peker, Neşet Günal, Gündüz Gölönü ve Mustafa Pilevneli gibi isimler vardır.

1932 yılında ise Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü’nde resim öğretmeni yetiştirmek üzere Resim-İş Bölümü açılır. İlk, orta ve liselerden yetenekli öğrenciler seçilerek bu bölüme öğrenci olarak alınırlar. Güzel Sanatlar Akademisi’nden sonra öğrencilere yoğun bir şekilde resim, grafik, tasarım, uygulama ve atölye çalışmalarını derslerinin verildiği yer burasıdır.

1935-1950 yılları arasında burada, özgün baskı olarak, monotipi ve linol oyma-basma tekniği ile çalışmalar yapılır. Bölümün kuruluşundan 1960’a kadar geçen sürede özgün baskı resimleriyle kendilerini tanıtan sanatçılar arasında Ferit Apa, Mustafa Aslıer, Nevzat Akoral, Adnan Turani, Muammer Bakır ve Mürşide İçmeli, Ferit Apa, Adnan Turani, Mustafa Aslıer gibi isimler vardır.


Kitap Resimleme ve Seyahatnamelerde Gravürler

Tıpkı bugün olduğu gibi geçmişte de insanlar seyahat ettikleri yerleri kendilerine ilginç gelen yönleriyle görsel olarak belgelemek istiyor. Eğer üst toplumsal sınıfa mensuplarsa ya da önemli bir diplomatik görevleri varsa yanlarında sanatçı getiriyor. Böyle bir imkânı olmayan ya da sanatçı olanlarsa kendi kalemleriyle bunu yapıyor. Bu anlamda baktığımızda gravürler, sanat değerinin yanı sıra tarihsel belge olmaları açısından da önem yaşıyor. Ancak bu noktada çok da dikkatli olmak gerekiyor. Gravürleri yapan sanatçıların yetişmesinde mensubu oldukları dünyanın da doğrudan etkisinin olduğunu gözden kaçırmamalı. Üstelik bazen sanatçı gördüklerini değil görmek istediklerini yansıtabilir. Necla Sevin konuyla ilgili şunları söylüyor: “Gravür aynı zamanda bir sanat alanı ve levhaya geçirilecek orijinal resmi yapanlar da, her zaman olmasa da, sanatçı kimliği taşıyorlar. Dolayısıyla sanatın kendi özel dilinin belgesel görüntü üzerinde her zaman değişiklik yapma hakkı var. Burada gravürü eğer doğrudan belge değeri açısından kullanacaksak, sanatçının yaklaşımını göz önünde bulundurmalıyız. Örneğin bazı sanatçılar diğerlerine göre belgesel çalışmaya daha çok önem veriyor.”

Bununla beraber, fotoğraf makinesi çıktıktan sonra belgeleme amaçlı gravürün işlevi doğal olarak ortadan kalkıyor. Gravür daha çok sanat yapmak adına devam ediyor. Gravür tekniğinin ortaya çıkıp kısa sürede benimsenerek yaygınlaşmasında hiç kuşkusuz kitap resimleme en önemli rolü üstleniyor. Matbaa ile birlikte baskı kitap, beraberinde baskı resim türünü de getiriyor ve geçen yüzyıllar içinde resimli kitap büyük artış gösteriyor.


15. yüzyıldan itibaren ortaya çıkmaya başlayan resimli kitaplar içinde gravür tekniğinin en yaygın kullanıldığı gruplardan birinin seyahatnameler olduğunu görüyoruz. Diplomatik, ticari, bilimsel, askeri, edebi ve sanatsal nedenlerle seyahat eden kişilerin gittikleri yerden yazdıkları anıları mektupları değerlendirme ve yorumlarını içeren bu kitaplara giren resimlerin sayısı yüzyıllar içinde artıyor ve 18. yüzyıldan başlayarak resim, seyahatnamelerin ayrılmaz parçası haline geliyor. Gravür tekniği ile basılan resimlerin büyük bölümü başlangıçta seyyahların kendi yaptığı desenlerden hazırlanıyor, giderek beraberinde götürdükleri ya da görevlendirdikleri profesyonel sanatçıların resimleri tercih ediliyor. Bu resim ve desenler bazen sanatçıların kendileri ama çoğunlukla gravür konusunda uzman olan kişiler tarafından levhalara geçiriliyor. 18. ve 19. yüzyıllarda basılmış seyahatnamelerin bir kısmında metin bölümünden çok gravürler ön plana çıkıyor ve bu seyahatnameler yazarlarıyla değil sanatçılarıyla tanınıyor.

Önceleri yalnızca diplomat, soylu, bilim adamı ve zenginlerin gidebildiği Doğu, 19. yüzyılda artık her sınıftan insana kapılarını açıyor. Bu denli çok sayıda insanın seyahat edebilmesinde en büyük etken hiç kuşkusuz yolculuk koşullarının düzelmesi olarak gösterebiliriz. Buharlı gemi ve demiryolları yaygınlaşıyor; seyahat geçmişe göre çok daha ucuz ve kolay hale geliyor. Turizmin gelişmesi ve otellerin artması, seyahatin daha konforlu hale gelmesini sağlıyor. Aralarında kalabalık bir sanatçı grubunun bulunduğu Avrupalılar artık imparatorluğun en uzak köşelerine dahi gidebiliyorlar. Günsel Renda kitabında “İstanbul’u ve onun renkli yaşamını en gerçekçi yönleriyle yansıtan sanatçılar 18. ve 19. yüzyıllarda Türkiye’ye gelerek kentte bir süre yaşamış olanlardır. Artık Avrupalı sanatçılar için İstanbul’u önemli kılan onun yalnızca bir Doğulu kent veya uğrak yeri olması değil, doğal güzelliği ve yaşamındaki çekiciliktir.” diyor örneğin.


Necla Arslan Sevin, 18. yüzyıl sonundan başlayarak gerek elçilerin himayesindeki tanınmış sanatçıların, gerekse bağımsız çalışanlar İstanbul’un neredeyse her köşesini ve gördükleri her olayı resimlediğini aktarıyor. 18. yüzyılın sonlarında geometrik hatlar yumuşamaya, konturlar ışık- gölge uygulamalarıyla erimeye başlıyor. Işık gölge resminin uzantısı kabul edilebilecek bu anlayış 19. yüzyıl gravürlerinde daha da belirginleşiyor. 19. yüzyıl ortalarında Osmanlı İmparatorluğu ve özellikle de başkent İstanbul, seyahatnameler, gravürler, basınında çıkan yazılar sayesinde artık iyice tanınıyor. İmparatorluk toprakları, gelişen ulaşım ve konaklama olanakları sayesinde her kesimden insanın uğrak yeri haline gelir.

Diyebiliriz ki, gravür 19. yüzyıla kadar sanat olarak tatbik edilmesinin yanı sıra belgeleme tekniği olarak kullanılmaya devam ediyor. 20. yüzyılın ikinci yarısında gezgin ve turistler fotoğraf makinelerini de beraberinde getirmeye başlamasıyla hızla gelişen ve yaygınlaşan fotoğraf makinesi ilk etkisini gravürler üzerinde gösteriyor. Seyahatname türü daha uzun bir süre önemini sürdürmekle birlikte artık bunların büyük bölümünde gravür yerine fotoğraf kullanılmaya başlıyor. Bu durum gravür sanatı için bir nevi ivme olarak kaydedilir ki, 16. yüzyıldan bu yana farklı tatbikleri bulunan gravür sanatı bugün tamamen sanat olarak icra ediliyor.

İSMEK El Sanatları Dergisi 23 İNDİR

Bu yazı 620 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK