Giyim

UNESCO’nun Yaşayan İnsan Hazinesi Keçeci Yaşar Usta’nın Mirası, Kızına Emanet

  • #


YAZI: İrem GÜVEN | FOTOĞRAF: Mücahit PAMUKOĞLU

Yaşar Kocataş, Afyonkarahisar’da tam 60 yıldır keçecilikle uğraşıyor. UNESCO, onu geçtiğimiz yıl, “Yaşayan İnsan Hazineleri Listesi”ne dahil etti. Ödülünü Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen törende, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın elinden alan Yaşar Usta “Ödüller istenmez verilir.” diyor. Dede-baba mesleği olan keçeciliğin ailedeki dördüncü kuşak emanetçisi olan Yaşar Usta’nın bayrağını da kızı Fatma Kocataş taşıyacak. Her ikisi de devlet sanatçısı olan keçe ustası baba-kızla keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Eski değerler bir bir elimizden kayıp gidiyor. Hem de çoğu bir daha hiç geri dönmemecesine... Keçe de onlardan biri olacak eğer Yaşar Usta gibi ustalar, onu günümüzün yaşam biçimine uyarlamak için bir şeyler yapmazsa. Yaşar Usta’nın ve kendisi gibi keçeciliğe gönül veren kızı Fatma’nın keçeyi yaşatma gayretlerini anlatmaya başlamadan önce, keçenin ne olduğuna, geçmişten günümüze nasıl bir süreçten geçtiğine değinelim istiyoruz.

Kimi kaybolmaya yüz tutan değerlerimizin anlatıldığı pek çok kaynakta keçenin, biz Türklerin geleneksel yaşamında ne denli önemli bir kullanım alanına sahip olduğu belirtiliyor.

Fatma Kocataş’ın hazırladığı ve henüz basım aşamasında olan, bizim de şanslı bir tesadüfle basım öncesinde görebildiğimiz Afyonkarahisar keçeciliğinin anlatıldığı kitapta, Orta Asya Hun kültürünün yanı sıra Göktürkler ve Uygurlarda kullanıldığı, Anadolu’nun Türklerin eline geçmesinden sonra da ata sanatı haline geldiği belirtiliyor. Tekstilin ilk örneklerinden olan keçenin, göçebe hayatı süren ve kırsal kesimde yaşayan toplumların vazgeçilmez kullanım eşyası olduğu da vurgulanıyor kitapta.

Türklerin ata mesleği olan ve çok uzun bir geçmişe sahip olan keçecilik sanatı, Anadolu’da konar-göçer bir hayat süren Türkler için önemli bir yere sahipti, hatta vazgeçilmezdi. Bazı yazılı Çin kaynaklarında, Türklerin keçeyi kullandığı ve hatta ticaretini yaptığı belirtiliyor. Atlı bozkır kültürüne sahip Türk boylarının, ham maddesinin işlenmesinin kolaylığı nedeniyle günlük yaşamda; başlıktan çizmeye, giysiden barınağa kadar hayatın her alanında keçeyi kullandığı da bilgisi de yine Fatma Kocataş’ın kitabında yer veriliyor. En eski keçe örneklerinin, Asya’da Nion-Ula ve Pazırık çevresinde Hun kurganlarında yapılan kazılarda bulunan ve Milattan Önce (MÖ) 3. yüzyıla ait olduğunu anlatan Fatma Kocataş, kurganlardan ele geçen aplike süsü, son derece gelişmiş keçelerin, buralarda keçenin yapımının ve kullanımının çok daha eskiye dayandığının bir göstergesi olduğunu söylüyor. Kaşgarlı Mahmud’un “Divan-ü Lugat-it-Türk” adlı eserinde de “keçe” sözcüğünün, Batı Türkleri ile Oğuzlar arasında gelişme ve yayılma gösterdiğini kitabında belirten Fatma Kocataş, bu sözcüğün Oğuzca olduğunu ifade ediyor. Eski Anadolu Türkleri ile yakın bağları bulunan eski Mısır Türkleri ve Kıpçak Türk kültür çevresinin bir kesiminin de yine “keçe” sözcüğünü kullandıkları da kitapta yer alan bilgiler arasında. “Divan-ü Lugat-it-Türk”ten bahsetmişken, Türk Dil Kurumu’nun, keçe sözcüğüne karşılık nasıl bir tanım kullandığına da bakalım. TDK, keçeyi; “Yapağı veya keçi kılının dokunmadan yalnızca dövülmesiyle elde edilen kaba kumaş” olarak tanımlıyor.


Keçecilik Aile Geleneği

Anadolu’da keçenin anavatanı olarak tanımlanan belli başlı yerleşim yerleri arasında Afyon, Balıkesir, Konya, Tire, Ödemiş ve Urfa ilk sıralarda geliyor. Modern yaşama geçişten önce her kentin çarşısında marangoz, kumaş, bakır, berber, demirci dükkânları olduğu gibi keçeci dükkânları da bulunurdu. Modern şehir yaşamına geçişle birlikte, Anadolu’nun gündelik hayatında çok önemli bir yere sahip olan keçeye yavaş yavaş yüz çevrilmesi, günlük yaşamdaki yerini, makineden çıkma gösterişli halılara bırakması keçenin tabiri caizse tahtını yerle bir edercesine salladı. Çok eskiden olduğu gibi artık göçebe hayat yoktu ki çadırlarda kullanılsın. Modern konutlarda yaşanmaya başlanmasıyla birlikte yer yaygısı olarak kullanımdan çıkan keçeye itibar edilmeyişi, geçimini hayvancılıkla sağlayan yörelerde bile kullanımdan kaldırılması, bu geleneksel değerimizi, yok olmakla karşı karşıya getirdi.

Yazımızın başında da belirttiğimiz üzere Yaşar Usta gibi ustalar olmasa günümüzde neredeyse tek bir örneğini göremeyecek hale gelecektik keçenin belki de. Yaşar Kocataş, namıdiğer Yaşar Usta ve yukarıda keçeyle ilgili kitabından bilgiler alıntıladığımız kızı Fatma Kocataş ile keçecilik üzerine sıcak bir söyleşi gerçekleştirdik. Öncelikle baba-kızı biraz tanıtalım istiyoruz. Yaşar Usta, Afyonkarahisar’da tam 60 yıldır keçecilikle uğraşıyor. Keçecilik dede-baba mesleği. “Bizim memleketimizde oğlan çocukları ayağı yeri tuttu mu dükkânda alır soluğu.” diyen Yaşar Usta, aile mesleğinin dördüncü kuşak emanetçisi. Belirttiğine göre, babasının dedesi de vaktiyle Beykoz’da, devletin keçehanesinde keçeci çavuşluğu yapmış beş sene. Yaşar Usta, iki kız ve bir de erkek evlat sahibi. Ailede gelenek olduğu üzere o da bayrağı oğluna devredecek herhalde düşünüyoruz, ancak öyle olmadığını öğreniyoruz.

Oğlunun keçe sanatına ilgisi hiç olmamış ama emaneti de sahipsiz kalmamış Yaşar Usta’nın. Kızları, daha küçük yaştan itibaren keçe dükkânından çıkmamış baba mesleğini öğrenmek ve geleceğe taşımak için. Hatta kızlarından Fatma Kocataş, kendisi gibi devlet sanatçısı bile olmuş. Bu hususa ilerleyen satırlarda değineceğimizi söyleyerek, Yaşar Usta’nın UNESCO tarafından “Yaşayan İnsan Hazineleri Listesi”ne dahil edilmesine değinelim istiyoruz.

Cumhurbaşkanı’nın Elinden Ödül Aldı

Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü UNESCO tarafından kültürel mirasın korunması ve desteklenmesi amacıyla Somut Olmayan Kültürel Mirasın Korunması’na yönelik 2003 yılında kabul edilen ve Türkiye’nin de taraf olduğu sözleşme kapsamında hazırlanan “Yaşayan İnsan Hazineleri”nden biri artık Afyonlu Keçeci Şükrü Usta’nın oğlu Yaşar Usta.

“Ödüller istenmez verilir.” diyen Yaşar Kocataş, Ankara’daki Yunus Emre Enstitüsü’nün şapka yapımını incelemek için kendisini gönderdiği Kosova’dan dönüşte uçaktan indikten sonra UNESCO ödülünü haber aldığını söyleyerek, “UNESCO listesine seçildiğimi öğrendiğimde şaşırdım tabii, mutlu oldum. Böyle bir şey aklımın ucundan geçmezdi.” diye konuşuyor. Ödülünü 3 Kasım 2016 tarihinde Ankara’da Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde düzenlenen bir törende, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın elinden almış Yaşar Usta. Ödül töreninde Cumhurbaşkanı’nın kendisine özel ilgi gösterdiğini anlatırken, aralarında geçen kısa sohbet sırasında Erdoğan’ı Afyonkarahisar’daki dükkânına davet ettiğini söylüyor. Külliye’deki törende İslam Seçen ve Hasan Çelebi gibi geleneksel sanatların duayen temsilcileriyle birlikte ödül almanın da kendisi için ayrıca gurur verici olduğunu sözlerine ekliyor Yaşar Usta.

Afyonkarahisar’ın, hem keçeciliğin hem de keçeciliğin merkezi olduğunu söyleyen Yaşar Kocataş, 7 yaşından bu yana keçecilikle uğraşıyor. Evlendikten sonra, 19 sene anne-babasıyla yaşadığını ve akşam yorgunluğu atmak için çay içerken bile babasıyla keçe hakkında konuştuklarını söyleyerek “Gece gündüz işimiz keçeydi” diyor. Kendisinin ustası babasıymış, peki onun çırağı var mı, diye merak ediyoruz. Çocuklarından başka çırağı olmadığını söylüyor. Kızı Fatma Kocataş, “Birebir yanında işi öğrettiği çırağı yok ama isteyen çok insana öğretti babam keçeyi.” diye araya giriyor.

Biz sohbet ederken babasına, ustasına duyduğu sevgi, saygı ve hayranlık gözlerinden okunuyor âdeta. Babasının, 2005 yılından bu yana Kültür Bakanlığı’na bağlı devlet sanatçısı olduğunu ifade ediyor gururla. Babası da, “Bakmayın böyle mütevazı olduğuna, kızım da 2012 yılında devlet sanatçısı oldu” diyor, hem evladı bir başarı elde etmiş baba, hem de çırağı taltif edilmiş bir usta olarak.


Afyon’un Keçecilik Piri Said Rubbani Hz.

Yaşar Usta’nın babası Şükrü Usta, 1996 yılında vefat etmiş. Babası öldüğünde, kendisi 46 yaşındaymış ve söylediğine göre, ölene kadar hiçbir işini beğendirememiş Şükrü Usta’ya. “Sonradan öğrendim ki, daha iyisini yapmayım diye, beni teşvik etmek için böyle dermiş.” diye konuşuyor. “Peki, siz şimdi kızınızın yaptıklarına iyi olmamış diyor musunuz?” diye sormadan edemiyoruz. Gülüyor… “Hayır, öyle demiyorum ben. Yeter ki yapsın istiyorum. Ancak tatil zamanları Afyon’a geldiğinde atölyede çalışabiliyor.” diyor biraz da buruk bir şekilde.

Ustası, babası, ata mesleği keçeciliği Afyonkarahisar’da sürdürüyor hâlâ, fakat Fatma Kocataş, öğretmenlik mesleği gereği İstanbul’da bulunduğundan ancak tatil zamanlarında atölyede çalışma fırsatı bulabiliyor anlattığına göre. Ortaokul öğrencilerine ders veren Fatma Kocataş, teknoloji tasarım öğretmenliği yapıyor. Gönüllü olarak öğrencilerine keçe yapımını öğretmeye gayret ettiğini söylüyor. Kızı, Anadolu insanına has eden ve tevazuyla, “Babamın yanında, ben de keçe yapıyorum, demek zor ama bunu sürdürmek adına hâlâ ve öğrendiklerimi öğretmeye çalışıyorum” derken, Yaşar Usta da aynı tevazuyla “Öğrenmenin yaşı yok. Ben bile daha öğrenmeye çalışıyorum. Fatma’nın öğrendiklerini, öğrenmeye çalışıyorum. Başka tasarımcıların yaptıklarını yapmaya çalışıyorum. Benim gördüğümü başkası görmüyor, onların gördüğünü ben bilemiyorum çünkü.” diye konuşuyor. Biraz da keçenin yapımına değinelim istiyoruz hazır işin ustalarıyla bir araya gelmişken. Öncelikle keçenin ilk yapılış öyküsünü dinliyoruz ustalarından. Yaşar Usta başlıyor söze ilk olarak. Anadolu geleneğinde her mesleğin bir piri olduğu gibi keçeciliğin de her yöreye göre değişen pirleri olduğunu belirtiyor Yaşar Usta. Afyonkarahisar yöresinin keçe piri de Ebu Said Rubbani Hazretleri olarak kabul edilir. Anlattığına göre, Ebu Said Rubbani Hz. bir gün attığı yünleri hasır zemine yayar, hasırı yuvarlayıp dürer ve iki gün boyunca teper. İki günün sonunda hasırı açtığında yünlerde bir değişiklik olmadığını görür. Bu duruma üzülen Said Rubbani Hz. yaydığı yünlerin ortasına oturur ve akşama kadar hem ağlar, hem dua eder. Ertesi sabah, yeniden dener. Hasırı açtığında bakar ki, yünlerin orta kısmı, gözyaşlarının değdiği yerler keçeleşmiş. Böylece yünün keçeleşmesi için su kullanmak gerektiğini anlar. Yünün her tarafına su serperek tekrar teper. Ve bu kez bütün yünlerin keçe olduğunu görür. Yünün keçe olmasıyla keçecilik sanatı doğar, bu sanatın piri de Ebu Said Rubbani Hz. olur.

Ebu Said Rubbani’nin keçeyi deyim yerindeyse icat etmesini anlattıktan sonra sözü yeniden yapılışına getiriyor Yaşar Usta. “Keçe bir dokuma değil, sadece dövülerek elde edilir. Yünü dövdükçe küçülür, küçüldükçe sıkışır. Ama su olmadan dövme bir işe yaramaz. Pirimiz saf su vermiş yüne ama biz şimdi sabunlu su kullanıyoruz” diyor ve keçede kullanılan sabunun doğal olması gerektiğine vurgu yapıyor. Kızı Fatma Kocataş söze girerek, “Keçe yapımında nasıl ki yüzde yüz doğal yün kullanıyoruz, sabunun da doğal olmasına özen gösteriyoruz. Bu sebeple biz arap sabunuyla çalışıyoruz. Kimyasal olmayacak kullanılan sabun, çünkü keçeyi kötü hale getiriyor.” diye konuşuyor.


20 Sene Kepenek Pişirmiş

Yaşar Usta anlatmaya devam ediyor; “İlk başta ne yapacaksak ona göre yünü tartıp ayarlıyoruz. Sonra taranmış hale getirilen yünü hasır kalıplara serip tepiyoruz. Sonra ele alınacak kıvama gelince de kullanım amacına uygun olarak şekil veriyoruz. Biz bu ikinci aşamaya ‘kapaklama’ diyoruz. Kapaklama yaptıktan sonra bir daha teptikten sonra o kapakladığımız yerler de yapışıyor. Sonra da, kimilerinin ‘ıslak pres’ dediği, ama bizim ‘pişme’ diye tabir ettiğimiz aşamaya geliyoruz. Bu aşamada da keçeyi ıslak suyun içinde pişiriyoruz ve son şeklini alıyor.”

Keçe ustasının kızı da, keçe yaparken hasırdan kalıplara taranmış yünü sermeden önce, zemine desenin döşendiğini belirterek, “Desenli keçe yapılacaksa önce deseni döşüyoruz. Yünün altında kalmalı desen. Daha önceden hazırlanmış keçelerimiz var, renkli keçeler. Onlar şeritler halinde kesilir ve babam onlara tamamen el melekesiyle şekil verir. Bence onun sanatı asıl burada başlıyor. Ben ne kadar öğrensem de bu işi onun gibi yapamam. O desen döşeme işi bir sanat bana göre.” diye konuşuyor. Ustası, babası da, “60 senedir o deseni yüne koya koya, o artık benim karaciğerime yazılmış, babamın tabiriyle. Yüz tane keçe de yapsam, hiçbirinin deseni birbirini şaşmaz. Model kitabımız yok, metre de yok, tamamen doğaçlama olarak yapıyorum desenlemeyi.” sözleriyle doğruyor âdeta kızını.

Fatma Kocataş, Yaşar Usta’nın keçenin yapımını anlatırken söz ettiği “pişirme” aşamasıyla ilgili de “Pişirme, ılık suyla yapılıyor. Bu aşamada yine dövüyoruz keçeyi. Bir enine, bir boyuna dövülüyor. Eskiden bunlar keçe hamamında yapılırmış. Bir gün önceden keçeler kapaklanır, tepilir ve ertesi gün için hazırlanırmış. Sabah ilk iş herkes hamama girer ve kollarıyla, dirsekleriyle yuvarlaya yuvarlaya hazırlarmış keçeyi.” diyor. “Ben 20 sene hamama girdim, kepenek pişirdim.” diye araya giriyor Yaşar Usta da.

Fatma Kocataş’a, Afyon yöresine özgü desenler olup olmadığını soruyoruz. Yöreye özgü değil, ama kişiye özgü desenler olduğunu, Afyon’da ne kadar esnaf varsa, hiçbirinin deseninin, diğerine benzemediğini öğreniyoruz. Belirttiğine göre, desenler, ustasının imzası bir bakıma. Afyonkarahisar yöresinde en çok koç boynuzunu motifinin kullanıldığını da ifade eden Fatma Kocataş, bunun yanı sıra göller, yıldız, tren yolu gibi motiflerin de keçede sıkça kullanıldığını belirtirken, geleneksel keçelerde renk olarak ise sadece mavi ve kırmızı renkleri kullandıklarının altını çiziyor. Keçede yünü doğal rengiyle kullanabildikleri gibi renkli yünler de kullandıklarına değiniyor.

Keçenin Kokusunu Bitirdi

Yarım asrı aşkın bir süredir keçe yapan Yaşar Kocataş, keçeciliğin kaybolmaya yüz tutan meslekler arasında yer almasından büyük üzüntü duyduğunu belirtiyor. Yaşar Usta, keçecilik mesleğinin yaşatılması için keçeci esnafının kendisini yenilemesi gerektiğine inanıyor. “Kendini yenilemeyen esnaf, yok olmaya mahkûmdur. Zamana uymak şart.” diyor. Bundan 60 yıl önce çarşıda 60 dükkân bulunduğunu, şimdi ise yalnızca 4 dükkân kaldığını üzüntüyle dile getiriyor.

Yaşar Usta, ünlü tarih bilimci İlber Ortaylı’nın, 2003 yılında Topkapı Sarayı’nda düzenlenen bir sergide söylediklerinin kendisi için âdeta işaret fişeği olduğunu ifade ediyor. Detayları kendisinden dinleyelim; “2003 yılında ben Topkapı Sarayı’nda helvahanede sarayın içerisinde sergi açtım. Prof. Dr. İlber Ortaylı geldi sergiye. ‘Keçiyi inceltemediniz, kokusunu alamadınız, köylülükten kurtaramadınız’ dedi. Bu benim için işaret fişeği oldu. Ortaylı’nın söylediklerini kendime emir telakki ettim. Keçeyi incelttim, kokusunu aldım yani tüyü çıkmayan bir yün kullandım ve şehirli evine yakışır hale getirdim. Bu mesleğin bitmesini istemiyorum.”

Keçenin kokusunu nasıl giderdiklerini merak ediyoruz. Keçenin kötü kokması sorununu, yerli yün kullanmayarak çözdüklerini söylüyor Yaşar Usta. “Yerli yün ucuz ama çok iyi temizlenmediğinden hem kötü kokuyor, hem de hemen güve ve haşerat yiyebiliyor. Biz de Yeni Zelanda yünüyle yapıyoruz keçeyi. Kilosu 80 lira ama ne tüy atıyor, ne güve yapıyor. Kaliteli üretimin, kaliteli malzemeden olacağını idrak ettik. Fatma Kocataş da, Yeni Zelanda’dan merinos yün aldıklarını ve yünün çok iyi yıkanıp işlendiğini söyleyerek, “Özellikle keçe için hazırlanmıyor bu yünler. Dokusu biraz daha yumuşaktır yerli yüne göre. Normalde tekstilde kullanılmak üzere hazırlanıyor ama biz keçe yapımında değerlendiriyoruz. Düşündük ki, madem keçe eve girecek, dekorasyonda kullanılacak, kaliteli malzeme kullanmalıyız.” diye konuşuyor.

İlk tekstil ürünü olarak sayılan keçenin eskiden yer yaygılarından çadır keçelerine, bebek kundağına kadar pek çok kullanım alanı olduğuna değiniyor Fatma Kocataş. Günümüzde ise daha çok dekorasyona yönelik keçe ürettiklerini belirtiyor. “Köylerdeki evlerde kullanılmıyor artık keçe. Ucuz halılar çıkınca bizim yaptığımız keçeye ilgi kalmadı. Artık daha modern tarzda döşenmiş evler için keçe yapıyoruz.” diye araya giriyor Yaşar Usta.

Köylerde yer yaygısı olarak kullanılırken artık şehirde modern mekân döşemesi olarak kullanıldığını öğrenince, keçe sınıf atladı diye düşünmeden edemiyoruz.


Keçe Kullanılmazsa Küser

Keçeden neler ürettiklerini de öğrenmek istiyoruz. Son yıllarda revaçta olan dönem filmleri için fesler, mevlevihanelerdeki semazenler için sikkeler, turistler için küçük hediyelikler ile masa örtüleri yaptığını söylüyor Yaşar Usta. İstenirse yataklar için de keçe ürettiğini sözlerine ekliyor. Kızı Fatma Kocataş ise keçede ipeği de kullanarak dekoratif ürünler yaptığını ifade ederek, “İpek çok yakışıyor keçeye. İpeği kullanarak koltuk şalları, dekoratif örtüler, çantalar yapıyoruz. Bazen ipeğe ebru yapıyorum, sonra da o ebru desenli ipeği keçeye uyguluyorum. İpek, ebru ve yünü bir arada kullandığım tasarımlarım var. Keçede daha modern desenler kullanmayı tercih ediyorum.” diye konuşuyor.

Keçeden bir ürünün nasıl muhafaza edildiğine de değinmelerini istiyoruz baba-kız keçe ustalarından. Doğal yün kıyafetlerde nasıl hassas davranmanız gerekiyorsa, keçe de çok doğal bir malzeme olduğundan muhafazası biraz zor gibi görünse de aslında öyle olmadığını söylüyor Fatma Kocataş. “Havalandırmak, yıkamak gerekiyor. Çok kolay yıkanabiliyor. Su ve sabun kullanmak yeterli. Mesela bir yaygı keçesi, en az 15 yıl hiçbir şey olmadan korunabiliyor. Kullanmak gerekiyor keçeyi, kullanmazsanız küsüyor. O zaman böcekler diyor ki, siz kullanmıyorsanız biz yeriz.” diyor gülerek. Yaşar Usta da, Afyon’daki Mevlevi Müzesi’nde kendisinin yaptığı keçelerin bulunduğunu belirterek, “2008 yılında yaptığımız keçeleri bu sene yıkamak için gönüllü olarak gittim müzeye. Baktım ki hiçbir şey olmamış, tek bir güve yeniği bile yok. Çünkü Yeni Zelanda yünü kullandık.” diye konuşuyor.

Keçeyi özel kılan şeyin, verilen emek olduğunu baba-kız keçe ustaları. “Makine ne kadar gelişmiş olursa olsun, şaltere basan bir insandır. Yani makinenin marifeti, başındaki ustaya bağlı. Eğer siz ustaysanız ve sağlamcılığı seviyorsanız, makineyi de daha özenli kullanıyorsunuz. Bütün inisiyatif ustanın elinde olmalı. Yoksa makineye verirsiniz keçeyi, eğer siz neresinden ne yapacağınızı bilmezseniz, o vurup durur sürekli. Hiç kıymeti olmaz o vakit.” diyor Yaşar Usta. “Fazla durursa keçe makinede iyi olmaz.” diye de ekliyor. Fatma Kocataş da, kullanım alanı bakımından keçeyi günümüze uyarlamak gerekse de, keçenin geleneksel formuna bozmamak gerektiğine dikkat çekiyor.

Yaşar Usta tekrar söz alarak, “Biz keçeyi geleneksel yöntemlerle yapıyoruz. Geleneksel yöntem nedir; pişmedir, sıkıştırmadır, vurmadır. Yalnız ben internetten bakıyorum hobicilere, hepsi de tamamen teknik dışı üretim yapıyor. Onların ömrü yok tabii ki. Biz geleneği yaşatmak için uğraşıyoruz.” diyor. Keçe ustası baba-kızla sohbetimizin yavaş yavaş sonuna geliyoruz. Baba Yaşar Usta da, kızı Fatma da tek istediklerinin, ata sanatlarımızdan olan keçeciliğin yaşatılması olduğunu dile getiriyor son olarak.

İSMEK El Sanatları Dergisi 23 İNDİR

Bu yazı 433 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK