Ressam Dağlı: Ebru Şiirleşmiş Resimdir

  • #


Fatma BUĞDAYCI

Ressam Şemsettin Ziya Dağlı, ebru desenlerini resim ve çini sanatlarına uyarlayarak klasik ebru teknikleriyle soyut ve modernist tarzda çalışmalar yapıyor. Eserlerinde gelenekselle çağdaş olanın bütünselliğini bir araya getirerek görsel sanatlara yeni bir soluk kazandıran Dağlı, “Sanatkâr hayalindeki güzelliğe ulaşabilmek için ömrü boyunca hayali önde, kendisi arkada amansız bir yarış içindedir.” diyor. Resim sanatı için ‘benim varlık ifadem’, ebru için “özdeşleştiğim” tabirini kullanan sanatçı, çalışmalarındaki renkliliği ise karakter özelliğine bağlıyor. Akdeniz Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Ş. Ziya Dağlı ile sanatsal anlayışı, plastik ve geleneksel sanatlar üzerine yaptığı araştırmaları, ebruli resim ve çinileri üzerine söyleştik.

“Sanat; doğadır, insandır ve her insan aslında bir sanatçıdır. Ruhsal bir süreç ve yönelimdir, ruhun açlık karşıtıdır. İnsan zekâsının doğayı etkilemesi ve yorumudur. Bu durum değişik şekillerde tecelli eder. Bazen sesle sözle bazen çizgiyle boyayla bazen taşla çamurla bazen de ruhla bedenle. Ama her şekilde aslolan ruhtur, insandır. Sanat benimdir, senindir, diyemeyiz. O, herkese, tüm insanlığa aittir. Ben sanatın tüm kurum ve kurallarına karşı saygıyla ve hümanist bakıyorum. Sanatı bir bütün olarak algılıyorum. Sadece ebru, resim, plastik sanatlar değil. İnsan varsa sanat var; resimden müziğe, şiirden edebiyata her şey insana özgü, her birinin ayrı tadı var.”

Sanat ile ilgili bu sözler ressam, ebru-seramik-çini sanatçısı Şemsettin Ziya Dağlı’ya ait. Üniversite eğitimini resim üzerine alan sanatkâr, görsel sanatlar alanında çalışırken ebru sanatına başlar. Aile büyüklerinden hemen hepsinin sanatın bir dalına ilgisi olduğu için sanat ile iç içe büyüme fırsatı yakalayan Dağlı, Süleyman Demirel Üniversitesi’ne atandığı zaman da ebruyla ilgili çalışmalarına ağırlık verir. Coğrafi açıdan Kütahya’ya yakınlığı dolayısıyla çiniye merak salan, oradan aldığı ham ürünlere kitrenin üzerindeki boyaların masalsı dansını aktaran sanatçı, “Ebruda kendime göre bir teknik oluşturmaya gayret ettim. Geleneksel ebrudan yola çıkıp, ressamlığımı ve estetik felsefi birikimimi işin içine katarak kültürümüze ne tür eklentiler yapabileceğime dair çok düşündüm. Dolayısıyla kendime ait bir tarz ortaya koymayı başardım.” diye konuşuyor.

Resim Eğitiminden Sonra Ebru Sanatına Başlar

Şemsettin Ziya Dağlı, Kastamonu Tosya doğumlu. İlk ve orta öğretimini Ankara’da tamamlar, ardından Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Resim-İş Eğitimi Bölümü Resim Ana Sanat Dalı’ndan mezun olur. Sanata ilgisinin kendi deyimiyle beşikte başladığını söyleyen Dağlı, “Sanatın tadını Hasanoğlan Atatürk İlk Öğretmen Lisesi’nde okurken tattım. Resim, edebiyat ve müzikteki kuralları burada öğrendim; enstrüman çalmayı, resim yapmayı, heykel kalıbı almayı, şiir yazmayı, anıları saklamayı ve her şeyden öte atölye kavramını…” diyor. Okulu bitirdikten sonra Çankırı ve Ankara’da öğretmenlik yapan ressam, yüksek lisansını Gazi Eğitim Fakültesi Resim Bölümü’nde tamamlar, sanatta yeterliliğini ise Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nden alır. 1994 yılına kadar kuruluş çalışmalarında bulunduğu Atatürk Üniversitesi Kazım Karabekir Eğitim Fakültesi Resim Bölümü’nde görev yaparken de bir dersin parçası olarak iptidai bir şekilde ebru sanatına başlar.




Bir yıl sonra Süleyman Demirel Üniversitesi Burdur Eğitim Fakültesi Resim-İş Bölümü’ne öğretim üyesi olarak atanan Dağlı, fakültenin geleneksel Türk el sanatları bölüm başkanlığı ve dekan yardımcılığı, 1996 yılına kadar ise grafik bölümünde bölüm başkanlığı görevini yürütür. Ebru çalışmalarını bu dönemde yoğunlaştıran, duayen isimlerle bir araya gelerek bilgi alışverişi yapan Şemsettin Ziya Dağlı, 2010 yılında Akdeniz Üniversitesi’ne geçerek 4 yıl boyunca Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik Bölümü’nde bölüm başkanı olarak çalışır. Sanatçı, hâlâ aynı üniversitede akademisyenlik görevini sürdürüyor.

Ebru ile çini sanatını bütünleştirip ortaya çıkardığı ebruli çinileriyle sanata kendine has bir yorum getiren Dağlı’nın yurt içinde 34, yurtdışında ise açtığı 20 kişisel sergi bulunuyor. Ayrıca, Türk resim sanatı, Batı soyut sanatı ve geleneksel Türk el sanatları hakkında yazılar yazan sanatkârın çalışmaları arasında “Hat Sanatında Resim” isimli basılı, “Türk Ebru Sanatı ve Sorunları”nı konu alan yayıma hazır bir kitabı da yer alıyor. Sanatçı ayrıca yurt içi ve yurt dışında çalıştay ve sempozyumlara katılıp, workshoplar düzenliyor.

Sürrealist Bir Ressam Akademik hayatın dışında sürekli resim yapan ve ebruda yeni soluklar deneyerek, ebru sanatını resme ve çiniye uyarlayan Dağlı’ya ilk sorumuz ressam yönüyle alakalı. Resimden ‘vazgeçilmezim’ diyerek bahseden sanatkâr, boyanın, boyamanın ve fırça izlerinin ön plana çıktığı yaklaşım olarak tabir edilen pentür resim yapıyor. Bir Rönesans hareketi olan Manierizmin kendisini etkilediğini anlatırken, yağlı boya çalışmalarında Sürrealist olarak Salvador Dali tarzında çalışıyor. Sulu boyamalarında ise doğa görüntülerini lavi tekniği ile gerçekçi imajlarla yumuşak fon arayışlarıyla betimlerken, daha çok gölleri baz alarak çalışmalarını sürdürüyor.

Tuvallerinde işlediği konuları rüya fotoğraflarıyla toplumdan gerçek kesitlerden seçen ressam, eserlerinde özellikle doğa görünümlerini, yaşlı kayaları, dağları ve volkanik patlamaları ele alıyor. Bunu yaparken de doğadaki kesinliklere bağlı kalmaya çalışan sanatçı, “Renkleri ve biçimleri görünen dünyanın içinden alıp, sürrealist bir yaklaşımla sanatın içine irreal olarak taşıyorum.” diyor ve ekliyor: “Bu yönüyle çalışmalarım hem doğa içi, hem doğa dışı imajlar içeriyor. Kurguyu yaparken biçim oluşturmak, bu oluşum içerisinde biçimi renk içerisinde yine renklerle çıkarmayı amaçlıyorum. Tüm bunları yaparken de sanat eseri, sanatçı ve izleyici arasında psikolojik bir empatiyi hedefliyorum.”

Sanatkâr, resimlerdeki amacını “Sezgiseli ön plana çıkartan mistik anlayışı, özgür ruh halinin hissedildiği romantizmle birleştirmektedir. Somut ve soyut ikilemdeki gerilim, yerini farklı bir dünyanın gerçekliğinde kendi düzenine bırakıyor. Ön planda yer alan ve kayaları andıran formlar, izleyicinin düş gücüne ve yorumuna açık. İster somut, ister soyut olarak değerlendirsinler, resmin bütününde doğaüstü bir gizemin bütünselliği temsil ediliyor.” şeklinde açıklıyor.

"Ebru Bir Gönül Sanatı"

Plastik sanatlardan resim için "Benim varlık ifadem" tabirini kullanan Ziya Dağlı’nın, geleneksel ebru sanatı ile ilgili akademik araştırmalarıyla modern ebru çalışmaları bulunuyor. Teknede ebruyu resimleştiren sanatçı, ebru sanatı ile özdeşleştiğini söylüyor.

“Ebru bir gönül sanatı, ruhun su üzerine yansıması, ebru kendini bulmak... Ben ebrunun plastik bir ifade biçimi olduğunu düşünenlerdenim. Belki bir ressam olarak yüklendiğim için bu şekilde. Geleneksel sanatımızı bilimsel perspektifte ele alıp, yorumlamak ve dünya sanatları içinde bir noktaya oturtturmak gereğine inanıyorum.” diyerek düşüncelerini ileten sanatkâr ile sohbetimizi ebru üzerine koyulaştırıyoruz.

Klasik anlamda ebru yapmayan ancak bu kategoride çalışan sanatçılara sonsuz sempati ve saygısının olduğunu ifade eden Dağlı, ebruyu kendi sanat anlayışla yorumluyor. “Ama kendi plastiği içinde felsefesinde ve tekniğinde" diyen sanatçı, çalışmalarındaki tüm argümanların klasik, sadece yorumunun farklı olduğunu ifade ediyor ve yorumlarken Türk motiflerini ve bildik formları kullandığını söylüyor. Eserlerindeki renk zenginliğini renkçi bir ressam olmasına bağlayan Dağlı, çalışmalarında Aristo’nun “Kâinatta nizamsız intizamsız hiçbir şey yoktur. Bizatihi kâinat intizamın kendisidir.” kuramını doğrulayan tam bir disiplinle matematiksel ve fiziksel fonksiyonlarla ilintili bir ahenk yansıtmaya gayret ettiğinin altını çiziyor.




Ebru denemelerinde gelenekselle, çağdaş olanın bütünselliğini yakalamaya çalıştığını dillendiren ressam, eserlerinin bu haliyle gelenekselin bilinçsizce tekrarı olmadığına dikkat çekiyor. “Ülkeler kendilerine ait olanı değiştirerek ya da geliştirerek etki alanlarını genişletirler. Bilimin ve teknolojinin tüm insanlığın ortak kabulü olan kesin doğruları yanında, sanatın öznelliği etkileme gücünün varlığına engel değildir. Önemli olan yöresellikten, ulusallığa ve evrenselliğe giden sürecin duyarlılıkla doğru biçimde algılanması ve yorumlanmasıdır.” diye konuşan ressam, görüşlerini şöyle ifade ediyor: “Böyle bir değerlendirme sürecinin dışında kalınarak ve sanatsal davranışa yönlendiren birikim yetersizliğiyle evrensel duyuş sistematiğinden uzak kalan geleneksel sanatlarımız, yeniliğe açık olmayan tekdüze tekniğin de etkisiyle çağdaş sanat dünyasının ilgi alanı dışında kalmıştır. Ebru sanatı da bu değerlendirmenin içindedir. Ancak, su üstünde lekesel etkileriyle çağdaş olana yönelebilme gücüne sahip olan ebru tekniği, çalışmalarımda kültürel devamlılığın aracı haline dönüşmektedir.”

Çalışmalarında Nesneye İlişkin İmge Yok

Ziya Dağlı’nın resmi ebru sanatına uyarladığından söz ettik. Sanatkârın tekne başındaki tavrına değinmek istiyoruz birazda. Ebruli resimlerinde soyutu sevdiğini söyleyen ve “Soyut kavramın karşılığında insanın şartlanmışlığına ilişkin bir çağrışım yoksa o resim soyuttur.” diyen sanatçıdan neler yaptığını dinliyoruz: “Çalışmalarımda ebrunun ortaya koyduğu biçimsel formlar üzerine etkilendiğim yeryüzü şekillerini soyutlayarak aktarmaya çalışıyorum. Resimlerime dikkatle bakılırsa nesneye ilişkin imgelerin olmadığı görülür. Örneğin somut görünen dağlar, soyut anlayışla yapılmıştır. Dağları benzeştirerek çalışıyorum. Ortada dağ olmamasına karşın, formlar dağa benziyor. Tekneye yerleştirdiğim nesne ve kayaçlarla mistik bir ortam oluşturuyorum.” diyor.

Soyut formları nesnel gerçekliklerle çalışmalarına aktaran ressam, daha çok kanyonları, vadileri, doğadaki kırılmaları, yansımaları, volkanik patlamaları, lavları konu ediniyor. Resimlerindeki tekniği lekesellik olarak açıklarken, çalışmalarında taşist etkilerden uzak olduğunu anlatıyor.

Ebru sanatının zemininde var olan yumuşak etkilerin aksine duygusal ve kırılgan yapısına rağmen resimlerinde sert etkilerin olduğunu söyleyen sanatçı, “Ebrulu zemin üzerine spatül ve fırça tuşları ile oluşturduğum eğrisel formlar biçim oluşturmasına rağmen bunun yarattığı etkiler sert.” diyor.

Teknenin başında kontrolü eline alan sanatkâr, ruhunu yansıtan eserlerin iki aşamada ortaya çıktığını; bunlardan ilkinin ebrunun tesadüfi sonuçlarından hareketle yumuşak formların oluşturduğu yorum, diğerininse özgünce biçimlenen yapı üzerine yeni bir yapı yaratmak şeklinde açıklıyor.

Sanatkâr, algıladığı ve sorguladığı dünyayı, kendi sanat anlayışıyla yeni bir biçime soktuğu eserlerinde biçim ve renk örgüsüyle seyircinin karar vermesi için yargı gücüne seslendiğini ifade ederken, kullandığı transparan renklerin ise kendi gizemli dünyasına açılan tül bir perde etkisi yarattığını belirtiyor ve eserlerinin izleyicinin başka bir evrene yolculuğunda onlara eşlik ettiğini ifade ediyor.

"Ebru, Tüm Kâinatı Özetler"

Sanat anlayışını, “Benim için kimin ne yaptığı değil, sanata neler kattığıdır, önemli olan” şeklinde açıklayan Dağlı, sanatın kişinin kendini anlatma biçimi olduğunu belirtiyor. Yaptıklarında bilimsel temeli hiçbir zaman göz ardı etmeyen, bugüne kadar da çok sayıda yazı kaleme alan Dağlı, “Şiir ve musiki hariç İslam sanatları içinde en soyut olan ebrudur. Ebruya görsel sanatlar içinde şiirleşmiş resim diyebiliriz. Ondaki renk dağılımı ve oluşan biçimler taştıkça taşmaktadır.” diyor ve konuşmasını şöyle sürdürüyor: “Ebru; doku ve renk armonisi bakımından güçlü bir plastiğe sahiptir. Leke, ton, doku, espas, yön gibi dediğimiz plastik elamanlar bakımından çok zengindir. Renk dağılımı ve oluşan biçimler tam bir bütünlük halindedir. Ebru, tabiattaki oluşumlara mümkün olduğunca sadık kalarak gönülden gelen bir renk coşkusuyla su üzerine nakşedip kâğıda veya yüzeye aktarmadır ki bu yüzey kumaş, deri, cam, tahta, fayans gibi emici ve tutucu malzemeler olabilir.”

Ebru sanatını doğru anlamak için tasavvuftaki yerine bakmak gerektiğine inanan Dağlı, sanatla uğraşanlar için an geldiğinde her şeyin dinginleştiğini söylüyor. Bu olayı kişisel olan cüzi iradenin mutlak olan külli iradeye teslimiyeti şeklinde açıklayan Dağlı, sanatçının icraatta cüzi iradenin çaresizlik içinde mükemmel akışa müdahale edemediği gibi kendisine çizilen kaderin her bir noktasına razı gelerek bundan son derece hoşnutluk duyduğunu belirtiyor. İslam sanatlarında özellikle de ebru da yaratılana karşı sevgi ve saygının hedeflendiğini sanatkârın amacının ise boyalı veya renkli kâğıt yapmanın çok ötesinde ilahi güzelliğe yaklaşmak olduğunu aktaran Dağlı, ebru sanatının tüm kâinatı özetlediğini, teknede adeta kâinatın yaratılışının izlerinin görüldüğünü dile getiriyor: “Her şey sıvı dolu bir teknenin içine düşen damladan başlar ki, kâinat da başlangıçta bir noktadan ibaretti. Daha sonra kâinat genişlemeye başladı ve bunun neticesinde zaman ve mekân ortaya çıktı. Bu durum belli bir noktaya kadar devam edecek ondan sonra da kıyamet denilen olay meydana gelecek. Tıpkı tek bir damlanın suya düşüşü gibi.”

Ebru sanatkârını yaratıcı karşısında benliğinden uzaklaşan küçük bir evrene benzeten ressam, tekne başında ise onun inanılmaz bir büyüye kapılıp zaman kavramını yitirdiğinden söz ediyor. Sanatçının elinin fırçalara her gidip gelişinde su üzerinde yepyeni resimlerle karşılaştığını anlatan Dağlı, “Öyle hızlı bir işlemdir ki bu sizi zevkten zevke sürükler. Sanatçı istediği zaman oyunu durdurur. Resmi tamamlar, kâğıda alır. Bu size dinlenmeniz için verilen kısa bir aradır çünkü sanatçı ara vermeden yeniden işine döner. Ebru öylesine hareketli ve dinamik bir sanat ve resim tekniğidir ki tüm zamanlara dağılır. Ebruyu uygulayan sanatçı için yaşadığı çağın en modern ürünlerini ortaya çıkarmasında engel yoktur.” şeklinde konuşuyor.




"Geçmişi Olmayanın Geleceği de Olmaz"

Ziya Dağlı’nın ebruyu geleneğin dışında modern sanat estetiği ile yorumladığını belirttik. Gelenekli ebru sanatında yeni anlayışlara yapılan eleştirilere yönelik sorduğumuz soru karşısında sanatkârdan aldığımız cevap şu oluyor: “Gelenekçiler tamamen klasik üslup ve antikiteye bağlı kalan, usta çırak ilişkisinde ustalarının izdüşümlerini takip eden sanatlarımızdır ve bunlar konumlarını mutlaka korumalıdır. Ama sanat ve sanat tarihi gelişmelere açıktır. Eskiyi korurken, yeniden vazgeçemeyiz. Eskiyi değerlendirmeli, yenilikçi yaklaşımlara tahrif etmeden yol verilmelidir. Geçmişi yok sayarak geleceğe bakamayız.”

Geçmişi olmayanın geleceğinin de olmayacağı görüşünde olan Dağlı, geçmişin üzerine taş koyarak ilerlemenin sağlanacağını belirtiyor. Dünün sanatının basamak teşkil etmesinden yana olan ressam, “Günümüzün sanatı informaldir ve gelişmeye açıktır, özgür ve kalıpları zorlamaktadır. Geçmişte kitap sanatlarımızın yan ürünü olarak gelişen Türk ebru sanatı günümüzde tablo halini alabiliyorsa ve bunu klasik ve gelenekçi ebru sanatçılarımız da ifşa ediyorsa, onlar da modernizme, modernist yaklaşıma bir anlamda tabi olmuş durumdadırlar.” diyerek düşüncelerini dile getiriyor.

Çiniyi Ebruyla Süslüyor

Resmi ebru sanatına, ebruyu ise değişik malzeme ve biçimlerde somutlaştırarak özgün çalışmalar meydana getiren Ziya Dağlı, ebru desenlerini çini sanatına aktarıyor. Amacının klasik Türk çinisini ile yine bir Türk sanatı olan ebruyu farklı yöntemlerle tanıtarak, bu sanatı çininin kullanım alanlarıyla bağdaştırmak olduğunu dillendiren sanatkâr, Türk süsleme sanatları açısından Anadolu’nun son derece güzel örneklerle dolu olduğunu özellikle de çini-seramik alanında Anadolu Selçuklu mimarisinden bu yana sıkça karşımıza çıktığına değiniyor.

Tarihsel süreç içerisinde gelişim çizgilerine bakıldığında geleneksel tavırla Türk zevki ve estetiğini barındıran Türk çini sanatının, özgün karakteriyle usta- çırak ilişkisi ile günümüze kadar geldiği aktaran Dağlı, kâğıdın dışında cam, fayans, kumaş, ağaç ve diğer malzemeler üzerinde denenen ebrunun birkaç ustanın dışında çini bisküvi üzerinde pek denenmediğini ya da üzerinde durulmayarak geçiştirildiğini ifade ediyor.

Ebrulu çinileri çalışırken özellikle fırından çıkış anını beklemenin ayrı bir keyif olduğunu söyleyen ressam, ebru ve çininin bütünleşme sürecini anlatıyor: “Sanat olarak bir hat eseri ebrusuz ve tezhipsiz bir yalınlık ifade edebiliyor, çiniye ait bir motifi yine bir cilt olarak görebiliyoruz. Tezhibi, çinide görebiliyorsak ebruyu çinide neden görmeyelim. Çinide boyalar fırında pişerek nasıl doğal görünümleri dışında bir görünüme bürünüyorsa aynı olay ebrulu çinilerde de gerçekleşiyor. Çinide kullanılan tüm renkler ve boyalar ebrulu çinilerde de kullanılıyor. Aynı süslemeler, karşımıza farklı karakterlerde, bazen lekeci bir anlayışla, bazen salımsı karmaşık, bazen transparan, bazen de figüratif bitkisel bir bezeme olarak çıkabiliyor.”

Dağlı’nın, çini bezemelerinde yuvarlak iç içe geçmiş soyut formları şal-taraklı biçimlendirme üsluplarıyla stilize ederek kendi renk dağarcığı ve kompozisyon anlayışıyla tekrardan ortaya koyduğu çintemani gibi çalışmaları dikkat çekiyor. Farklılığı ve yeniliği seven sanatçının son olarak ebruyu deri üzerine uyguladığı denemeleri de bulunuyor.




"Ebru Bizim Kültürümüzdür, Layık Olduğu Konumu Güçlendirmeliyiz"

Kendisiyle baş başa kalması gereken zamanları atölyesinde geçiren buranın manevi sühunetinin çok farklı olduğunu aktaran, yıllarını öğrencilere gelenekli ve plastik sanatları öğretmekle geçiren Ziya Dağlı’ya sanat ile eğitim ilişkisi konusundaki düşüncelerini de soruyoruz.

“Sanatta eğitim kadar yetenek de önemlidir. Ancak azim ve sevgi her şeyin üstündedir. Her sanat kendi içinde tekâmül etmelidir çünkü sanat görsel ifadelerin zeminde kendi kriterleri içinde sunumudur. Bu işte öğreten hocanın alan hâkimiyeti ve algılayan kişinin uyumu önemlidir.” şeklinde görüşlerini aktarıyor.

Ş. Ziya Dağlı, “Ebrunun geleneksel bir Türk sanatı olarak rol ve kaidelerini ortaya koymak, hem Türk sanatçısının hem de Türk araştırma ve akademisyenlerinin görevidir. Gerçek Türk kimliği ve sanatsal doktrini ön plana alarak Batı sanatına, özellikle Batı soyut resmine form ve kriterler teknik ve plastik yaklaşımla öncülük eden nadide sanatımızı ülkemizde olması gereken konuma oturtturmak gerekir. Sonraki aşamada dünya plastik sanatları içerisinde plastik kriterleriyle yerine koymalıyız.” diyerek ebru sanatının Mozart’ın Avusturya ile Van Gogh’un Hollanda ile özdeşleşmesi gibi ebru sanatına sahip çıkmamız gerektiğine değiniyor.

Bu konuda gençlere ve ailelere büyük iş düştüğünün altını çizen sanatkâr, son yıllarda yaşanan birtakım gelişmelerinse heyecan verici olduğunu söylüyor. İSMEK gibi belediye kurumlarının yürüttükleri geleneksel çalışmaların kültürel değerlere sahip çıkmada atılan güzel bir adımlar olduğunu belirten Dağlı, söyleşimiz esnasında bu sanatlarla ilgilenenlere tavsiyede bulunmayı ihmal de etmiyor: “Entelektüel bilgi birikimi olmayan, salt uygulamaya yönelik işler ortaya koyan kişilerin öncelikle bilgiyle donanmaları gerekir. Çünkü yapılan işe kültür, anlatım dili ve felsefi doktrinler girmiyorsa sanat diye başlar, zanaat ortaya çıkarırız.” Sanatkâr, “Kültürünü kaybeden toplumlar ruhunu da yitirir. Ruhsuzluk ise bir toplumun sonudur.” cümlesiyle konunun ciddiyetine dikkatleri çekerek sözlerini sonlandırıyor.

İSMEK El Sanatları Dergisi 24 İNDİR

Bu yazı 444 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK