Osmanlı Kültürü

Ecdadın Koku Kültürünün İzini Süren Rayihalar

  • #


Yazı: İrem GÜVEN

Parfüm, Batılıların, ‘her icat bir ihtiyaçtan doğar’ sözünü doğrularcasına icat ettiği hoş kokular yayan bir bileşim. İhtiyaç üzere doğmuş, çünkü bizde öteden beri yaygın olan temizlik ve hamam kültürüne çok eski değil 16. yüzyılda bile uzak olan Avrupa, yıkanmamaktan ve tuvaletsizlikten doğan kötü kokuyu bastırmak için icat etmiş parfümü. Batılılar suya sabuna dokunmamayı dindarlık sayarken, Osmanlılarda ‘temizlik imandan gelir’ inancıyla yaygın hamam ve güzel koku kültürü vardı. Avrupa saraylarında tuvalet kültürü yokken bile, Osmanlı sultanları Peygamber sünneti gereği, avuç içlerine güzel kokular sürerdi. Koku eksperi Bihter Türkân Ergül, Osmanlı arşivlerini inceleyerek, ecdadımızın koku kültürünün izlerini sürüyor.

Siyahlar giyinmiş kafilenin omuzladığı tahta bir sedyenin bir üzerinde, beyaz bir çarşaf ve koyu renkli bir şal ile örtülü naaşı, Beylerbeyi Sarayı’ndan Topkapı Sarayı’na getirildi. Dini vecibeleri yerine getirmek üzere Sarayın Hırka-i Saadet Dairesi’ne alınan naaşın yüzünde, onurla ve aşla hizmet ettiği halkına meramını anlatamamış olmanın verdiği hüzün ile Hakk’a kavuşmanın huzuruyla karışık bir ifade vardı. Hayal kırıklığıydı son nefesinde hissettiği belki de… Nasıl olmasın ki. Bunalımın eşiğindeki Osmanlı Devleti’ni, bir siyasi deha olarak tam 33 yıl idare ettikten sonra, ‘Osmanlı’ya onca hizmetin karşılığı bu olmamalıydı’ dedirtir bir biçimde tahtan indirilip Selanik’e gönderilmiş, orada Alâtin Köşkü’nde üç yıl ev hapsine layık görüldükten sonra Beylerbeyi Sarayı’na getirilmişti. Sözü geçen tarihi şahsiyet, icraatları sebebiyle ‘ilklerin sultanı’ olarak bilinen 2. Abdülhamit’ten başkası değil. Onun tahtta kaldığı o 33 yıl süresince gerçekleştirdiği icraatlar, başka bir yazının konusu elbette. Biz yeniden naaşının tekfin törenine dönelim.

Tarihçi Ahmet Refik Bey’in, o güne ait notları, Abdülhamit Han’ın naaşını defne hazırlamak için daireye Hırka-i Saadet erkânı ile ileri gelen birkaç kişi girebildiğini anlatıyor. Refik Bey, “… Hacet penceresinin yaldızlı parmaklıkları önünde müteessirâne durdum. Tabutun ilerisinde, Enderun erkânı, ellerini hürmetle kavuşturmuşlar, hizmete muntazır bekliyorlardı. … dört hoca, ellerinde sarı lifler, misk sabunları, dindarâne bir ihtiramla naaşı yıkıyorlardı.… yıkandıkça güzelleşen naaş yeni bir teneşir üzerinde, yıkayanların ellerine tabi uzanmış yatıyordu. Herkes huşu içinde idi. Bütün simalarda tevekkül alâmetleri görülüyordu.” şeklinde aktarıyor. Notlarında, bizim de yazımızın asıl konusu olan şu detaya da yer vermiş Ahmet Refik Bey; “Naaşın karşısında, ellerinde gümüş buhurdanlar, ağalar duruyordu.”




Osmanlı’da ve Batı’da Koku

Cennet mekân Abdülhamit Han’ın defin öncesi gasil ve tekfin ritüelinden de anlayacağımız üzere, ecdadımız için temizlik ve güzel koku, yaşamın her alanında büyük önem taşırdı. Çok uzak bir geçmişte değil, daha 16. yüzyılda bile Batı kültüründe ‘suya sabuna dokunmak’ lüzumsuz görülürken, Avrupa saraylarında tuvalet gibi önemli bir olgu yokken, Osmanlı’da ‘temizlik imandan gelir’ düsturuyla hamam kültürü yaygındı. Ve dahi güzel koku… Tarihçi Yavuz Bahadıroğlu, Osmanlı ile Avrupa’yı temizlik hususunda karşılaştırdığı makalesinde, “Avrupa’da yıkanmamaktan ve tuvaletsizlikten dolayı evleri ve sarayları kötü kokunun sardığı dönemlerde bizim bir koku kültürümüz vardı.” diyor. Makalede yer verilen, 1552’de Osmanlılara esir düşüp, üç yıl boyunca Kaptan-ı Derya Sinan Paşa’nın yanında kalan ve bu süre içinde kölelikten hekimliğe yükselen İspanyol Pedro’nun kaleme aldığı “Kanuni Devrinde İstanbul” adlı kitaptaki satırlar bir hayli dikkat çekicidir. Kitapta, Osmanlı’nın temizlik kültürü şu cümlelerle anlatılıyor; “İspanya’da ömrü boyunca iki kere yıkanmış hiçbir kadın ve erkek göremezsiniz. Türkler ise sık sık yıkanırlar. Türk hamamlarında bol su harcanır. Dünyada İstanbul kadar çeşmesi olan hiçbir şehir yoktur, her sokakta muhakkak bir çeşmeye rastlanır.”

Bizde temizlik öteden beri gündelik hayatın ne kadar ayrılmaz bir parçası olmuşsa, Avrupalılar da suya o kadar mesafeli olmuş ve su görmemiş, yıkanmamış vücut dindarlığın bir göstergesi sayılmış. Suya mesafeli olmalarından mütevellit ortaya çıkan kötü kokuyu bastırmak için de, icatlar ihtiyaçtan doğar sözünü doğrularcasına parfümü icat etmişler. Hâlbuki Osmanlı’da temizlik ve güzel koku bir kültürdü. İnsana direkt olarak temizliği hatırlatan gül, gül yağı, gülsuyu, buhur, sosyal yaşamda çok önemli bir yer tutardı. Mevlid toplantılarında, mukabele gibi dini toplantılarda gül suyu ikram edildiği, Hz. Muhammed’in (SAV) sünnetini yerine getirme niyetiyle gül esansı sürüldüğü gibi mutfakta da pek çok yemeğe ve tatlıya gül suyu ilave edilirdi.

Efendimizin, “Dünyada bana üç şey sevdirildi; güzel koku, helal nisa, gözümün nuru namaz” diyerek, güzel kokuyu tavsiye ettiğini hatırlatalım. Tirmizi’den nakledilen şu kıssayı da hatırlatmadan geçmek olmaz; “Muhammed İbnu Ali (RA) anlatıyor: Hz. Aişe’ye (RA) sordum: ‘Resulullah (SAV) hoş koku kullanır mıydı?’, ‘Evet, misk ve amber kullanırdı’ diye cevap verdi.” Hz. Muhammed’in (SAV) teninin gül kokması hasebiyle de gülün İslamiyet’teki yeri çok ayrıdır. Peygamberin simgesidir gül. Bu sebepledir Mevlit törenlerinde gülsuyu ikram edilmesi.

Biri Topkapı Sarayı Müzesi’nde, diğeri de Paris’teki Louvre Müzesi’nde bulunan ‘Osmanlı koku arşivi’, ecdadın güzel kokuya verdiği önemi anlatır niteliktedir. Keza, Evliya Çelebi Seyahatname’sinde, Diyarbakır’daki İpariye Camii’nin inşaatı esnasında minaresinin harcına, koku molekülleri güneşin doğmasıyla birlikte ısıyla yayılsın diye misk tozu karıştırıldığından bahseder. Bunu yapmaktaki maksat belki de, her namaz vaktinde minareden okunan ezanla işitme duyumuza, misk kokusuyla da koklama duyumuza mesaj vermekti. Eskiden Kur’an-ı Kerim yazan kimi hattatlarımızın, kullandıkları mürekkebi misk ve amberle karıştırıp, Kur’an-ı Kerim’in güzel kokmasını sağladıklarını da biliyoruz. Ortaçağ’da, psikolojik rahatsızlığı olanları, ‘içine şeytan girmiş’ diyerek yakarken, ecdadımızın ise bu türden hastaları şifahanelerde güzel kokularla tedavi etmesi, yine kokunun kültürümüzdeki yerini anlatır önemli bir gelenektir.

Kokuya Hassasiyeti Mesleği Haline Geldi

Koku eksperi Bihter Türkân Ergül, Osmanlı arşivlerini inceleyerek o dönemin kokularını günümüze yeniden kazandırıyor. Parfüm değil, koku yaptığını söyleyen Ergül’le, Beşiktaş’taki dükkânında konuştuk. İçeri adım atar atmaz burnumuza hoş rayihalar çalınıyor. Bir an portakal çiçeği, ardından hafif bir başka çiçek kokusu... Bilimsel anlatımla, beynimize olumlu sinyaller veren hoş kokular eşliğinde sohbetimize başlıyoruz. Günümüzde kişiye özel kokular tasarlayan ve aynı zamanda tarihi bilgiler ışığında Osmanlı padişahları ve kadın sultanların kokularını tasarlayan Ergül’e, bu alana nasıl yöneldiğini sormak istiyoruz ilkin.

Söylediğine göre, kokuya olan ilgisi ta çocukluğuna dayanıyor. Daha altı yaşında küçük bir çocukken, su içtiği bardaktan sürekli tahta kokusu aldığını söylemesi, ailesini telaşa sevk etmiş. Zira kızlarının iddia ettiği gibi bardaktan tahta kokusunu ailedeki hiç kimse almıyormuş. Oysa o, mutfakta bardakların yıkanıp özenle dizildiği ahşap rafın sindiği kokuyu hissediyormuş. “Altı yaşındayken, sürekli insanların saçlarını, bardakları, etrafı koklamam ailemin dikkatini çekti. Onlara göre aslında var olmayan kokuların varlığını iddia ediyordum.” diyen Ergül, bu nedenle ebeveynleri tarafından doktora götürüldüğünü gülerek anlatıyor. Yapılan birtakım tetkiklerden sonra doktorun, “Bir sıkıntı yok, sadece kızınızın burnu çok iyi çalışıyor.” demesiyle aile rahat bir nefes almış.




Kokulara karşı hassasiyeti, beraberinde yeni kokular keşfetme merakını da getirmiş. Pratik yaptığı ilk malzemeler ise maalesef annesinin pek kıymet verdiği parfüm şişeleri olmuş. Annesinin parfümlerini alıp, gülsuyu ve lavanta gibi başka kokularla karıştırdığını anlatıyor yine gülümseyerek. Bu gibi kendince AR-GE çalışmaları, çocukluğu boyunca devam etmiş. Annesi bakmış ki olmayacak, kızını lise döneminde kendi deyişiyle -kokulara iyice doysun- diye yaz tatilinde Eminönü’ndeki bir esansçının yanına vermiş. “Aslında annem bunu yaparak bana gümüş tepside bir ödül sunmuş oldu farkında olmadan. Ailem doktor olmam için uğraşırken, ben kendime farklı bir yol çizmek istedim ve o yıl liseyi bıraktım.” diye konuşuyor.

İki yıl ara verdikten sonra okula yeniden döndüğünü söyleyen Bihter Türkân Ergül, tahsil yaşamına liseden sonra aralıksız devam etmiş. Sosyoloji eğitimini tamamladıktan sonra, uzun yıllar özel sektörde yöneticilik yapmış. Tarih ve psikolojiye de hep bir merakı olan Ergül, kokunun psikoloji üzerindeki etkileri, algıda seçicilik yaratması gibi konulara olan ilgisi sebebiyle psikoloji bölümünde de eğitim aldığını ifade ediyor. İki üniversite mezunu, kariyerinin zirvesinde biriyken, bir gün aniden plaza hayatını ardında bırakmaya karar vermiş. Ta çocukluğundan bu yana “Benim için bir aşk” dediği koku hakkında araştırmalar yapmaya vermiş kendini.

Sarayda Kokuda da Hiyerarşi Vardı

Canlıların pek çoğunda bir iletişim aracı olan kokunun, insanlarda günlük yaşam içerisindeki duyguların yüzde yetmişine etki ettiği biliniyor. Koku, inanç konusunda da önemli bir yere sahip. Koku eksperi Bihter Türkân Ergül, Peygamber Efendimiz’in sünneti olan kokunun, esasında tüm dinlerde önemli bir yeri olduğunu belirterek, “İnsan, nefesle direkt Rahman’a bağlı olduğu için ve beynimizin ilkel bölümüne hükmedebildiğinden dolayı ayrı bir yeri var. Koku bu yönüyle de cezbetti beni.” diye konuşuyor.

Osmanlı sultanlarının kokuları konusundaki çalışmalara yönelmesini de Osmanlı’ya olan hayranlığına bağlayarak, “Türkiye Cumhuriyeti ile Osmanlı’yı zihnimde hiç ayrı tutamıyorum. Biz bir bütünüz çünkü. Koku hakkında araştırmalar yaparken, Osmanlı’da yaşamanın bir sanat olduğunu öğrendim. Mesela günlük hayatta kahve fincanlarının yanına küçük zarflar içerisine amber, kakule gibi rayihalı baharatlar koyarlarmış.” diyor. Doğal gülsuyunun, Osmanlı mutfağında pek çok yemekte ve tatlıda kullanıldığına da işaret eden Ergül, tam bir şifa kaynağı olmasının yanı sıra detoks etkisine sahip gülsuyu içildiğinde ertesi gün vücuttan gül kokusu yayıldığını ifade ediyor. Osmanlı’da şifahanelerde ve saray mutfağında tonlarca gülsuyu kullanıldığını da ekliyor.

Peygamberimizin (SAV) “Size ikram edilen üç şeyi reddetmeyiniz; koku, süt, minder.” sözünü hatırlatan Ergül, bu sebeple Osmanlı’nın günlük hayatında, devlet erkânında, hiyerarşisinde kokunun çok önemli olduğuna vurgu yapıyor. Hiyerarşiden söz etmişken, sarayda herkesin istediği kokuyu sürüp süremediğini merak ediyoruz. Koku eksperi, sarayda valide sultanların, kadın efendilerin, cariyelerin kullandığı kokuların farklı olduğunu ve aynı olması gibi bir durumun söz konusu olmadığına dikkat çekiyor. “Valide sultanın kullandığı kokuyu, ona hizmet eden cariyeleri kullanamazdı. Veya bir kadın efendinin kullandığı kokuyu cariyesinin kullanması, ona karşı bir saygısızlık olarak algılanıyordu. Sarayda bir koridordan geçerken, burnunuza gelen kokudan, oradan sizden önce kimin geçtiğini anlardınız. Valide sultanlar şimdiki ölçüye göre haftada 70 ilâ 100 cc koku kullanırken, onlara hizmet eden cariyeler ise 4 ilâ 10 cc koku kullanırdı. Cariyeler genellikle erguvan gibi sade kokular kullanırdı.” diye konuşuyor. Ergül, bu yorumu, Osmanlı arşivlerinde yaptığı araştırmalardan edindiği bilgiler üzerine yaptığını hatırlatıyor.

Cuma Selamlığı ve Asr-ı Saadet Kokuları

Osmanlı arşivlerinde yaptığı çalışmalar ışığında hazırladığı kokulara değinmesini istiyoruz koku uzmanı Bihter Türkân Ergül’den. Bazı Osmanlı padişahları ve validelerin kokularının yanı sıra Osmanlı’da bir gelenek olan Cuma Selamlığı ile Asr-ı Saadet kokularını hazırladığını söylüyor. Bu arada, merak edenler için Osmanlı’daki Cuma Selamlığı ritüelinden bahsetmeden geçmeyelim. Cuma namazı münasebetiyle Osmanlı padişahları için yapılan törenlere “Cuma selamlığı” denirdi. “Cuma alayı” ya da “Selamlık resm-i alisi” olarak da bilinir.




Yavuz Sultan Selim’den itibaren “halife” sıfatını haiz olan Osmanlı padişahları, Cuma namazlarına ve selamlık törenlerine büyük önem verirdi. Padişah ile halkın doğrudan temas kurabildiği bu törenler, siyasi ve dini olduğu kadar, aynı zamanda sosyal bir faaliyet niteliği de taşırdı. Osmanlı sultanları, her Cuma günü at üzerinde, kendisine eşlik eden bir alayla birlikte selâtin camilerinden birine giderdi. Bu gelenek, Sultan 2. Abdülhamit dönemine kadar devam eder. 2. Abdülhamit Han’ın, 1876 yılında Cuma Selamlığı'na at arabasıyla çıkmasından itibaren, bu törenler için saltanat arabaları kullanılmaya başlar. Abdülhamit Han’dan söz etmişken, Osmanlı Devleti’ne 33 yıl hükmetmiş cennet mekân padişahın, vefat ettiğinde gusüllenirken etrafında buhurdanlar tutan ağaların bulunduğunu yeniden hatırlatalım.

Koku Eksperi Bihter Türkân Ergül, Cuma Selamlığı kokusunun kendisi için çok özel olduğunu söylüyor ve hemen bize de koklatmak istiyor. “2. Abdülhamit’in Cuma Selamlığı’na giderken avuç içerisine sürdüğü koku.” dediği koku, tanıdık hiçbir parfüm kokusuna benzemiyor. Bileşiminde oudh ve gül olduğunu söylüyor Ergül. Önce hafif bir gül kokusu çalınıyor burnumuza, arkasından amber… Kokunun, koklayana göre değişen notaları olduğunu öğreniyoruz, zira aynı koku bir başkasına farklı çağrışımlar yapabiliyormuş.

Ergül, Abdülhamit Han’ın bu kokuyu avuç içine sürmesinin, Peygamber Efendimiz’in (SAV) sünneti olduğunu hatırlatarak, “Peygamberimiz, kullandığı koyu fıtratlı dediğimiz oudh, amber, misk kokularını önce avuç içine, sonra sırayla sakalına, saçına, şapkasına sürermiş. Sünnet olduğu için, Osmanlı padişahları da bu şekilde uygulamış Cuma Selamlığı kokusunu.” diye konuşuyor. Yaklaşık iki buçuk yıl önce hazırladığı bu kokuyu hanedan ailesine atfettiğini de ifade ediyor.

“Abdülhamit Han’ın torunlarıyla bir yol birliğimiz yoktu daha önce. Bu kokuyu tasarlarken yollarımız kesişti. Nurhan Osmanoğlu'na takdim ettim. Ailenin en yaşlısı Harun Osmanoğlu’na da sundum. O da bir Kadir Gecesi’nde arayıp, onayını verdi.” diyen Bihter Ergül, kokunun satışını yapmadığını, yalnızca Kadir Gecesi’nde 2. Abdülhamit’in türbesini kokulandırdığını ve o gece orada bulunan halka ikram ettiğini söylüyor. Ergül, bu yıl 10 Şubat’ta, vefat yıldönümü Abdülhamit Han’ın 99. ölüm yıldönümü münasebetiyle düzenlenen Mevlid-i Şerif’te de kokuyu ikram ettiğini belirterek, “Kokunun anımsatma etkisi bulunduğundan, o kokuyla biraz da oradakilerin Abdülhamid Han’ı yaşamalarını istedik. Ve hazirûndan tek bir şey istedik, o da Abdülhamit Han’ın ruhuna Fatiha okunmasıydı.” diyor.

Cuma Selamlığı’ndan sonra Asr-ı Saadet kokusu için araştırmalara başladığını ifade ediyor Bihter Ergül. Asr-ı Saadet’in, Ramazan ayında Hırka-i Saadet’teki Mukaddes Emanetler’in bulunduğu kutsal mekânda duvarların silinmesinde kullanılan koku formu olduğunu belirten Ergül, yazılı kaynaklardan edindiği bilgiler ışığında hazırladığı kokunun formülünü sorduğumuzda da, “Osmanlı arşivinden çıkarılan belgede yer alan bilgiler ışığında oudh, amber, misk, sedir, sandal, gül yağı ve gül sularının formüle edilmesiyle hazırlandı.” diye konuşuyor..

Osmanlı arşivlerinden yararlanarak, tarihe yön veren kişilerin karakterini yansıtan kokuları da hazırladığını öğreniyoruz koku eksperinden. Yazılı kaynaklarda varsa kokunun birebir aynı yapmasının mümkün olduğunu, ancak kaynaklarda net bir formül bulunmuyorsa, o tarihi şahsiyetin karakterine, beslenme alışkanlıklarına dair bilgiler ışığında tasarım kokular hazırladığını vurguluyor. “Sözgelimi Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, Hürrem Sultan ve Nurbanu Sultan’ın kokularını yaptık ve tescilledik. Ama bu kokuların, kesinlikle o tarihi şahsiyetlerin kullandığı kokular olduğunu söyleyemeyiz. Mesela Hürrem Sultan, ıhlamur da kullanmış, yasemin de, karanfil de, gül de... Ama bunları tek tek kullanmış, karıştırdığına dair bir bilgi yok.” diyor.




Fatih Misk ve Amberi, Abdülhamid Mimozayı Severdi

Osmanlı hanedanları arasında Fatih Sultan Mehmet’in gül, oudh, misk ve amber kokularını, Kanuni Sultan Süleyman’ın çiçeksi kokuların yanı sıra odunsu kokuları, 2. Abdülhamit Han’ın ise oudh ve mimozayı kullandığını öğreniyoruz koku eksperi Bihter Türkân Ergül’den. Mimozanın, kimilerine göre feminen bir koku çağrışımı yaptığını, ancak gerçekte kokunun cinsiyeti olmadığını ifade ediyor Ergül. Abdülhamid Han’ın, bu topraklara kolonyayı ilk kez getiren Ahmet Faruki markasına destek verdiği bilgisini de veriyor bize. “Ahmet Faruki, Almanya’dan getirdiği kolonyayı Cihangir tarafında açtığı ilk mağazada satıyor. O güne kadar hep kokulu yağlar vardı Osmanlı topraklarında. Limon kolonyasını Abdülhamit de kullanırdı.” diye konuşuyor.

Biz yine kendisinin ürettiği kokulara dönelim ve kokuyu hazırlama sürecine bahsedelim istiyoruz. Osmanlı’da Kutsal Emanetler’in bulunduğu bölümün duvarlarının silinmesinde kullanılan kokunun belli bir ritüelle hazırladığını söylüyor. O dönem Ramazan ayında oruçlu ve abdestli olarak 12 kişi tarafından hazırlandığını belirterek, kendisinin de bu ritüele bağlı kalmaya gayret ettiğini ifade ediyor. “O zaman nasıl yapılıyorsa, ben de buna dikkat etmeye çalıştım Asr-ı Saadet’i hazırlarken. Ayrıca bir tasavvuf kitabında okumuştum; bir işe hazırlanırken, bir arınma olması gerekiyor. Ayrıca oudhun başka bir dili, miskin başka, amberin başka… Tıpkı insanlar gibi, hepimizin karakterleri farklı. Birbirine uymayan baskın iki kokuyu bir arada tutamazsınız, burnunuz rahatsız olur. Onları ara kokularla bir araya getirirsiniz.” diye konuşuyor. Kokuyu hazırlarken 2 bin 500 çeşit bitki özü kullandığını söyleyen Ergül, Neyi, neyle akord edeceğiniz çok önemli.” diyerek kokuyu oluşturan bileşimi formüle ederken kokuların birbirleriyle olan uyumunun önemine dikkat çekiyor.

Kişiye özel koku hazırlamanın yapım aşamalarına gelince... Bihter Türkân Ergül; yeme içme alışkanlıklarımız, uyku düzenimiz, tükettiğimiz besinler ve nikotik gibi değerlerin ten salgımızı değiştirdiğine işaret ediyor ilk olarak. Ardından şöyle devam ediyor; “Ten salgımızı tetikleyen dataları belirledikten sonra, o dataların taşıyabileceği çiçek, baharat ve meyve özlerini akord ediyoruz. Mesela kişi, nikotin kullanıyor ve suyu az içiyorsa, bu durumda ister istemez ten salgısı farklı olacaktır. Bu tür verileri değerlendirip kişiye özel bir parfüm tasarlıyoruz. Tasarladığımız bir formül diğerine benzemiyor. Ve formülü kayıt altına aldığımdan her seferinde aynı kokuyu hazırlayabiliyoruz kişi için.”

Söyleşimizin sonuna yaklaşırken, koku eksperliğinin, bir diğer tabirle parfümörlüğün, geçmişten elen bir koku kültürüne sahip olmamıza rağmen Türkiye’de, dünyadakine göre yaygın olup olmadığını sormak istiyoruz. Esasen Türkiye’de kendi deyimiyle ‘burnu çok iyi koku alan’ pek çok kimseyi gördüğünü belirterek, “Parfümörlük dünyada çok önemli, ama ülkemizde kabul görmüş, oturmuş bir meslek değil maalesef. Bir okulu yok mesela. İleride bir okul kurmak istiyoruz.” diye konuşuyor. Kendisinin bu mesleği öğrettiği birileri olup olmadığını sorduğumuzda da, “Çok heveslenen oldu bu işe ama hep yarı yolda kalıyor.” diyerek bu işin bir tutku olduğunu ve kişinin kendisini bu alanda geliştirmek için sabırlı olması gerektiğini vurguluyor.

İSMEK El Sanatları Dergisi 24 İNDİR

Bu yazı 431 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK