Çini

Çininin 21 Yıllık Sevdalısı Levent Kum

  • #


Neva POLAT

Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Geleneksel Türk Sanatları Bölümü Araştırma Görevlisi ve İSMEK Çini Branşı Zümre Başkanı Levent Kum, 21 yıldır çini eğitimi veriyor. Hayatı boyunca sanatıyla meşgalesini bırakmamış bu ismin öğrencilerine tavsiyesi ise sanatta sebat etmek, ne olursa olsun vazgeçmemek.

Kaynaklara göre Türk çini sanatının tarihi ilk Müslüman Türk devletlerinden Karahanlılar (9 – 13. yüzyıl) dönemine kadar dayandırılıyor ki, bu da bize çini sanatının bin yılı aşkın bir geçmişe sahip olduğunu gösteriyor. Büyük Selçuklu Devleti ve Anadolu Selçukluları çiniyi mimari süslemelerde sıkça kullanıldığını bildiğimiz çini için Anadolu, Selçukluların 1071 tarihinde Bizans İmparatorluğu’na galip gelmesinden sonra, yeni bir vatan haline geliyor. Osmanlı Devleti ile birlikte yeni bir boyut kazanan çini sanatı, İznik’te 15-17 yüzyıllar arasında yapılan muhteşem eserler ile saraylara kadar girerek bakanları kendine hayran bırakan, göz kamaştırıcı edasıyla varlık gösteriyor. Osmanlı’dan miras aldığımız, farklı yüzyıllarda görsel ve biçimsel değişiklikler yaşayarak günümüze gelen bu kadim sanat, bugün de bu tarihsel zenginlikleri bünyesinde barındırarak hayatına devam ediyor. Biz de bu sayıda, yirmi bir yıldır çini sanatı ve eğitimi ile iştigal eden, geleneksel sanatın temsilcilerinden Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, Geleneksel Türk Sanatları Bölümü Araştırma Görevlisi ve İSMEK Çini Branşı Zümre Başkanı Levent Kum ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Sanata olan ilgisinin nereden geldiğini merak ettiğimizden, çocukluk yıllarından itibaren anlatmaya başlamasını istedik kendisinden. Öğrendik ki, ilk ve orta öğretimini Kütahya’nın Gediz ilçesinde tamamlayan Levent Kum’un sanatın büyülü dünyasına yolculuğu lisede başlamış. Türk El ve Duvar Süslemeleri bölümünü okuyan Kum, burada aldığı eğitimden sonra bu sihirli dünyanın kendisini çektiğini fark etmiş ve bu alana devam etme kararını vermiş.

Edirne’de yaşadığı sürede çini süslemelerden etkilenen usta sanatçı, liseden sonra Mimar Sinan Güzel Sanatlar Çini Bölümü'nü kazanarak burada okumuş. En güzel yıllarının burada geçtiğini ifade eden 21 yıllık çini öğretmeni, Topkapı Sarayı’nda yapılan restorasyonlar sırasında üniversite düzeyinde aldığı uygulamalı eğitimin de kendisine epey katkısı olduğunu ve bu konuda şanslı olduğunu vurguluyor. Bir süre Kutsal Emanetler bölümünde çalıştığını anlatıyor. Restorasyon süreciyle ilgili olarak tarihi mimarinin restorasyon süresinin kabaca ne kadar olması gerektiğini merak ediyoruz. “Beş sene de sürebilir on sene de… Eğer restorasyon güzel ve ince işçilikle yapılırsa çok uzun yıllar dayanabilir. Burada içeriyle dışarının temasının kesilmesi için çatı çok önemli. Rutubetin ve nemin geçmemesi lazım. İstanbul da biliyorsunuz, nemli bir bölgedir.” şeklinde cevap veriyor bize.

Burada geleneksel sanatlar alanlarında önde gelen isimlerden tezhip ve minyatür eğitimleri aldığını da sözlerine ekliyor. Sanatta etkilendiği isimleri sorduğumuzda ise ilk olarak Semih İrteş’ten bahsediyor. Topkapı Sarayı’ndaki eğitimlerde, daha önce Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver’in tezhip eğitimlerine katılan ve ustasından icazet alan kalem işi ustalarından Semih İrteş’ten ders almış. Restorasyon yaparken birlikte çalışma şansına erişmiş Kum. Söylediğine göre Topkapı Sarayı kalem işlerini beraber yapmışlar. Bu vesileyle hem uygulama hem de kompozisyon anlamında kendisinden çok şey öğrendiğini zikrediyor.




Bununla beraber Topkapı Sarayı’ndaki çalışmalara Cahide Keskiner, Mahmure Öz ve Melek Antel gibi isimlerin de devam ettiğini ekliyor sözlerine. Kum, “Aynı dönemde bu kıymetli isimlerle bir arada olmak ve onlardan beslenmek benim için nimetti.” diyor. 1989 yılından itibaren tamamen çini ile ilgili çalışmalar yaptığına değinen Kum, bir süre sahada yer alarak Kütahya Porselen firmasında serigrafi ünitesinde çalışmış. Bununla birlikte piyasadaki çeşitli atölyelerle çalışmış. 1996 yılında ise üniversiteye intisap etmiş ve o zamandan bu yana burada eğitimci görevini sürdürüyor.

Kaynaklara Ulaşmak Artık Daha Kolay

Gençlik döneminde kaynaklara ulaşmanın zorluğunu vurgulayan Kum, iletişimin ve dijital anlamda gelişmenin bu noktada sanatçının işini kolaylaştırdığına dikkat çekiyor. Kum, bununla ilgili “Eskiden dünyanın diğer ucundaki işi görmek mümkün değildi. Yerinde gidip incelemek gerekiyordu. Kaynak sıkıntımız vardı, internetin gelmesiyle işimiz çok kolaylaştı. Şimdi dünyadaki örnekleri takip edebiliyoruz. İstanbul’da çini üretimi yapılırken aynı anda İsfehan’da Tahran’da, Şam’da ne yapılıyor bunları da takip edebilme imkânımız var.” diyor.




Çini Sanatının Yaygınlaştırılmasında İSMEK’in Rolü Büyük

Son dönemlerde bu sanatın tanınması yaygınlaştırılmasında İSMEK’in katkısının büyük olduğuna dikkat çeken Kum, “Birçok kişi İSMEK’te verilen çini eğitimiyle, sergileriyle birlikte çiniyi tanıdı. Eğitim için gerekli malzemelerin temin edilmesi konusunda da yeni sahalar açıldı. Daha çok kişiye ulaşıldı. Dolayısıyla talebin artması, arzın da artmasına sebep oldu.” diyor.

Çini sanatına olan ilginin henüz az olduğu dönemlerde Kütahya’dan malzeme getirmenin de zor olduğuna değiniyor. Bununla ilgili olarak şu yorumu yapıyor: “Bugün ise tanınırlık ve artan ilgi sayesinde bu alanda uzmanlaşmış nakliyeciler var ve bu hassas özellikteki ürünler taşımacılık sistemlerinin gelişmesiyle kolay ve sapasağlam şekilde sanatçının eline ulaşabiliyor. Yine birçok malzeme internetten temin edilebiliyor.”

Çiniye olan ilginin artmasının bir diğer sebebini ise yurt içi ve yurt dışında mimarların artık çiniye daha geniş yer vermek istemesine bağlıyor Kum. Son dönemlerde modern ve klasik dönemlerdeki tasarımların sentezlendiğini, özellikle yurt dışında otellerin Türk hamamı ve lobi bölümlerinde çini süslemelerle karşılaşıldığına değiniyor.

Başarılı bir çini sanatçısı olmak isteyen öğrencilerin ne tür yollardan geçmesi gerektiğini soruyoruz Levent Kum’a. Mimar Sinan Üniversitesi’nde öğrencilerinin Geleneksel Türk Sanatları Bölümü'nde bir yıl temel tasarım, temel sanat eğitimi, sanat tarihi ve Türk süsleme desenleri, temel motifler ve üsluplar başlıkları altında eğitim gördüklerini anlatıyor. Bunun yanında Geleneksel Türk Sanatları çatısı altında eğitim görenlerin tezhip ya da minyatür gibi klasik sanatlardan en az biriyle daha ilgilenmesinin gerektiğini, bunun öğrencinin ufkunun açılmasına yardımcı olacağının altını çiziyor. İSMEK’te de bu eğitime benzer bir eğitim vermeye çalıştıklarını vurguluyor.

Tabii bize sözünü etmesi kolay, ancak bu kadim sanatın inceliklerine, zorluklarına dair bilgi edinmek istiyoruz Levent Kum’dan. Böyle sorunca, anlatmaya başlıyor: “Çini görüldüğünden çok daha zor ve zahmetli bir alan. Kaynaktan çamuru alıp dinlendirdikten sonra içindeki maddeleri ayıklamanız gerekiyor. Kullanılabilir hale getirdikten sonra yoğurma aşamasına geçiyorsunuz. Üstüne bir astar çekiyoruz birinci şekillendirmeyi yapıyoruz. Daha sonra 950 derece fırında bir pişirim yapılıyor buna bisküvi deniyor. Bu işlemler yoğun mesai ve çalışma gerektiriyor.”

Fakat işin bununla da bitmediğini öğreniyoruz. Bir de ikinci fırınlama aşaması var ki sürprizlere en çok açık olan kısım da bu. Çünkü fırın soğuduğunda renk çatlamaları ve kırıklarla karşılamanız mümkün. Elektriğin kesilmesi, fırının bozulması da başınıza gelebilecek diğer olası aksiliklerden. Fakat Kum bütün bu aşamaları başarıyla geçen bir çalışma sanatçının karşısında durduğunda bütün bu zahmetlerin unutulduğunda sözlerine ekliyor Kum.

İznik Çinileri ve 16. Yüzyıl

“Klasik çini dediğimizde 16. yüzyıl akla geliyor.” diyor usta çinici. Çünkü çini, en gösterişli ve zengin dönemi bu dönemde yaşıyor. Öyle ki camii ve türbelerimizde birbirinden değerli İznik çinilerine rastlamak hâlâ mümkün. İstanbul’daki 16. yüzyıl özelliklerini yansıtan çiçek motifleriyle süslü renkli çinileriyle dikkat çeken Kılıç Ali Paşa Camii, Mimar Sinan'ın Kadırga'da Şehit Mehmet Paşa yokuşunda bulunan Sokollu Mehmed Paşa Külliyesi, yeşil ve beyaz renkli İznik çinileriyle bezendiği için ve yarım kubbeleri ve büyük kubbesinin içi yine mavi ağırlıklı kalem işleri ile süslendiği için "Mavi Camii (Blue Mosque)" olarak anılan Sultanahmet Camii bu bahsettiklerimize örnek gösterilecek türden. Bunun yanı sıra Edirne Selimiye Camii, Bursa'daki Yıldırım Camii ve Türbesi, Yeşil Cami ve Türbesi, Emir Sultan Camii ve Türbesi, Ulu Camii (Cami Kebir), Muradiye Külliyesi, Hüdavendigar Camii ve Külliyesi, yine İznik çinileri açısından zengin mimarilerden.İşte bütün bu zenginliklerin kaynağı olarak gösterilen; 16. yüzyılda saraya bağlı olarak çalışan, dönemin en iyi ustaları ve acemi öğrencileri bir araya toplayan Osmanlı Ehl-i Hiref Teşkilatı çok önemli bir vazifeyi görüyor bu anlamda. Kaynaklara göre bu cemaatin örgütlenmesinin tamamlanması II. Bayezid dönemine denk geliyor.

“Sanat ehli örgütü” anlamına gelen Ehl-i Hiref-i Hassa Teşkilâtı, Osmanlı kültür tarihinin belki de en önemli kurumlarından bir tanesi. Sarayın himayesinde kurulan bu teşkilât pek çok sanat grubunu içinde barındırıyor. Osmanlı devrinin en güzel sanat eserleri bu teşkilatın elinden çıkıyor. Burada sanatkârlar genellikle padişahın ve Enderun ağaları gibi saray halkının verdiği tamir işleri ve siparişler doğrultusunda eserler veriyor. Üslupça en çok sevilen ve beğenilen tasarımlar, sarayın ve bu teşkilatın desteğiyle 16. yüzyılda zirveye çıkıyor. Eserler burada hızlı bir şekilde tamamlanarak çeşitli illere gönderiliyor. Tasarımlar İstanbul’dan çıkıp Bursa, İznik, Kayseri ve Konya illerindeki atölyelere gönderiliyor.
Levent Kum’a, "O dönem çinileriyle günümüz çalışmalarını karşılaştırdığımızda neler söylersiniz?" diye soruyoruz, bugün hâlâ 16. çinilerinin üzerine bir şeyler konmaya çalıştıklarını anlatıyor. Dayanıklılığı açısından da teknik yönden de biraz daha eksiğimiz olduğunu, fakat o dönem hamur ve sır tekniklerinde çok başarılı olunduğunu vurguluyor.

Öğreniyoruz ki bu başarılı tekniklerin reçetesi ise o günden bugüne aktarılamamış, zaten bugün de olduğu gibi her ustanın da kendine has reçeteleri varmış. Kum bununla ilgili gülümseyerek “Çok yoğun ve uzun seneler boyunca emek sarf edildiği için sanatçılarda biraz saklama huyu olabilir.” diyor ve ekliyor: “Bununla birlikte çok sınırlı sayıda isim ve kaynak var. Çanakçı Mehmet Emin Usta (Hafız Mehmet Efendi) önde gelen isimlerdendir örneğin. İstanbul’da Anadolu’da birçok yerde çinilerin üretimini bu isim yapmıştır. Çok zengin bir dekor ve renk paleti vardır.”

Osmanlı Dönemi’nde çini denildiğinde esas üretimin pek tabii İznik’te olduğunu aktarıyor Kum. Ancak İznik’te Patrona Halil İsyanı ile üretim bir süre kesintiye uğrasa da Kütahya’da çini üretimi sürekliliğini koruyor çünkü burada daha çok gündelik hayata yönelik bir üretimden söz ediliyor. Kütahya çinileri iç piyasaya dönük üretimlerle birlikte daha az nispette İstanbul’dan gelen siparişlere katkıda bulunuyor.

Çininin gündelik hayatta kullanımının hangi döneme kadar götürebileceğini merak ediyoruz. Kum bu soruya “16. yüzyılın çok öncesi de var tabii, biz bunu eski minyatür eserlerde resmedilirken görebiliyoruz. Bu eserlerde sofra tasvirlerinde çini su şişeleri, vazolar, tabak ve çanaklar yer alıyor. Bunların üzerinde İznik’te yapılan dekorları anımsatan dekorları görmek mümkün.” şeklinde cevap veriyor.

Son olarak kendi tekniğini soruyoruz Levent Hoca’ya. Sır altı tekniğini kullanarak çalışmayı sevdiğini anlatıyor bize. Bununla birlikte mimari çalışırken sikrafito kazıma tekniğini de kullanıyormuş usta çinici. Bu tekniğin 9. ve 10. yüzyılda rağbet gören bir teknik olduğunu anlatıyor. Sanatına olan aşkının kaynağını öğrenmek istediğimizde ise “Bir şeyde sebat etmenin, adanmanın zevki ayrıdır. Sanatta sebat etmek, ne olursa olsun vazgeçmemek size hayatınızda çok kıymetli hazineler kazandırır.” diyor. Ardından biz de keyifli sohbeti ve bize ayırdığı vakit için kendisine teşekkür ederek, üniversitenin dar sokaklarından geçerek yola koyuluyoruz…

İSMEK El Sanatları Dergisi 24 İNDİR

Bu yazı 62 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK