Resim

Osmanlı’nın Tıbbıyeli Ressamı Şeker Ahmet Paşa

  • #


Yazı: Mine ÇAHA

Resim sanatı tarihimizde hayli önem taşıyan fakat hakkında fazlaca malumat sahibi olmadığımız Şeker Ahmet Paşa, bu alandaki istidat ve kabiliyeti ile 19. yüzyılın öne çıkan isimlerindendir. Sıcak kanlı, hoşsohbet bir mizaca sahip olması ve daima müşfikane tutumu ile çevresindekilerin kendisine “şeker” sıfatını yakıştırdığı Ahmet Paşa’yı yakından tanımak istedik. Dilerseniz, siz de bir asır öncesine doğru çıktığımız bu yolculukta bize eşlik edebilirsiniz.

Antik Çağ'dan bugüne kadar nice kavimlerin, kültürlerin üzerinden geçtiği kadim şehir Üsküdar’dan başlayalım isterseniz. Bin yıllardır Antik Yunanlar, Persler, Bizanslar farklı farklı isimlerle çağırır bu şehri. Ama kulağımızda kalan Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde yer alan, önceleri “Eski Dar” yani bugünkü ifade ile Üsküdar olur.

29 Mayıs 1453'te İstanbul'un fethedilmesinden önce küçük bir Anadolu kasabası görünümünde iken, sonrasında şehir dokusunu oluşturacak ilk nüveler kendini belli eder. Fatih Sultan Mehmet devrinde, Üsküdar adeta yeniden kurulur. Padişah Sultan Mehmet, Salacak'ta kendi adıyla anılan bir mescit yaptırır ve Üsküdar'ın Osmanlı klasik şehir dokusuna uyan ilk mahallesi ortaya çıkar. Fatih, Anadolu'dan göçe tâbi kıldığı Türklerin bir kısmını buralara yerleştirir, şimdiki İskele Meydanı'na da bir bedesten yaptırarak ticaretin hızlı bir biçimde gelişmesini sağlar.

Üsküdar'ın her dönemde ayrıcalıklı bir konumda bulunması sosyal hayatta da kendini gösterir. Museviler Kuzguncuk bölgesini Kudüs toprağı olarak anarken, şehrin Müslüman sakinleri Üsküdar'ı Kâbe toprağı sayar. Bu nedenledir ki hac yolculuğunun ilk durağı her dönemde Üsküdar'dır. Adına Sürre Alayları denen ihtişamlı törenler, her hac döneminde tekrarlanarak bir gelenek halini alır.

Üsküdar, sosyal tarihimizde kimi ilklerin de şehridir. İlk posta yolunun Üsküdar'dan Kartal'a kadar uzanan bir güzergâhta, II. Mahmut döneminde açılması ve bu açılışa bizzat Sultan II. Mahmut'un katılması, İstanbul deniz ulaşımında ilk araba vapurunun yine Üsküdar'da hizmete girmesi, bilim tarihimizde farklı bir yeri bulunan Üsküdar Matbaası'nın III. Selim zamanında, Selimiye Mahallesi'nde faaliyet göstermesi, Türk resminin başlangıç noktasını Üsküdar yapacak kadar önem taşıyan isimlerin Üsküdar'da yaşaması ve bunun daha sonraları Osmanlı Ressamları Cemiyeti'nin kurulması hemen ilk elde sayılabileceklerimiz arasında.




İşte böyle bir ortamda; tarih, kültür ve medeniyet birikimine haiz toprakların adı Üsküdar’da, 1841 yılında bir çocuk dünyaya gelir. Asıl adı Ahmet Ali olan bu bebeği, büyüyüp de beş yaşına bastığında babası Ali Efendi Üsküdar’da bir okula yazdırır. Geleceğin reformcu, büyük ressamlarından biri olarak tarihe adını yazdıracak olan Ahmet Ali, dokuz yıl süren tahsil döneminden sonra, sınavla öğrenci kabul eden Tıbbiye Mektebi’ni kazanır. Derslerinde oldukça başarılı olan ve bunun yanında yaptığı çizgi denemeleriyle resim alanında üstün kabiliyeti olduğu anlaşılan bu çocuk, on sekiz yaşına gelir ve genç bir delikanlı iken, öğrencisi olduğu Tıbbiye Mektebi’nin resim öğretmenliği yardımcılığına tayin edilir.

Şeker Ahmet Paşa’nın akrabası olan Ayhan Dürrüoğlu, onunla ilgili kaleme aldığı eserde onun hassas ve yufka yürekli bir kişiliğe sahip olduğunu söyler. Ahmet Ali, fakirlere, taşradan gelen arkadaşlarına ve gençlere yardım eden, çevresindeki insanları her zaman mutlu görmek isteyen bir yaradılışa sahiptir. Acı çeken hastalara hemen şifa bulamamanın ve ölüleri kesmenin kendisini rahatsız ettiğini fark eder ve özellikle de teşrih (anatomi) derslerinde doktorluğun kendisine uygun bir seçim olmadığına ikna olur. Annesinin de doktor olmasını pek desteklememesi üzerine buradan ayrılarak 1856’da Harbiye’ye geçer. Bununla birlikte genç Ahmet Ali, resme karşı duyduğu ilgiyi ötelemez ve kendini geliştirmek için büyük bir çaba harcar.

Meydana getirdiği eserleri ile güzel sanatlarla oldukça ilgili olan Sultan Abdülaziz’in dikkatini çekmekte gecikmez. Pehlivanları sevdiği kadar güzel sanatlara da ilgi duyan ve koruyan padişahın emri ile Ahmet Ali, 1864 yılında Paris’e gönderilir. Paris gibi büyük bir sanat şehrinde, öğrenme aşkı ile ilk başvuracağı yer, hiç şüphesiz resmi veya hususi bir atölyenin tanınmış hocaları olur. Bu temiz ahlâklı ve mülayim tabiatlı genç öğrenci, o zamanın pek tanınmış hocaları olan Gustave Boulanger’in (1824 -1888) ve Jean-Léon Gérôme’nin (1824 – 1904) atölyesini seçer.

Ahmet Ali’nin Paris’te olduğu yıllarda, dönemin ileri gelen ressamları Süleyman Seyyit (1842-1913) ve Osman Hamdi Bey (1842-1910) de aynı şehirdedir. Bu üç ressamın Paris’e gitme ve dönme tarihlerinde birer-ikişer yıl öne ve arkaya kaymalar olsa da 1860-1870 yılları arasında yaklaşık sekiz-on yıl sürdüğü sanılıyor.

1869 ve 1870 yıllarında Paris’te açılan resim salonlarında teşhir ettiği eserleri beğenilen genç sanatçının oradaki tahsilini tamamlayınca mükâfat olarak üç ay da Roma’da çalışması uygun görülür. Paris’te tahsilde bulunduğu yıllarda evvelâ Gustave Boulanger’in daha sonra da Paris Güzel Sanatlar Okulu'nda Jean-Léon Geröme’nin talebesi olan Ahmet Ali, Paris’te, sanatın en ihtilalci sayabileceğimiz bir devrinde yaşar. Burada kaldığı uzun yıllarda, bir tarafta son klasiklerin, diğer yanda yeni bir akımın en kudretli insanlarının yaşadığı havayı teneffüs eder. Kuvvetli seziş kabiliyeti, tabiata olan sonsuz aşkı ve tertemiz ahlak saflığı sayesinde kişiliğini bulur, Türk sanat tarihinde ön saflarda yerini alır.

Tıbbiye Mektebi’ndeki hocalığından maada; Askeri Rüştiye mekteplerinde ve Sultanahmet Sanat Mektebi’nde de resim öğretmenliği yapar. Bu görevleri ile memleket çocuklarına sanat zevkini aşılar. Bu durum haliyle ailelere de sirayet edecek, meydana getirdiği eserleri ile çevresine resim sevgisini kazandıracaktı. Türkiye’ye döndüğü zaman, İstanbul’da henüz bir güzel sanatlar mektebi açılmamıştı. Abdülaziz’in himayesine mazhar olmuş bir Fransız ressamı Guillemet, Beyoğlu’nda hususî bir resim mektebi açmıştı ki, sonra bu zatın ilk defa 1876’da açılan Sanayi-i Nefise Mektebi’nin ilk müdürü ve hocası olduğu söylenirse de bugünkü Güzel Sanatlar Akademisi’nin (Sanayi-i Nefise Mektebi Alisi), Osman Hamdi Bey (1842-1910) tarafından II. Abdülhamit zamanında 1883 yılında açılmasına daha on iki yıl vardı. Bu mekteplerin de açılmasında yine Ahmet Paşa’nın büyük rolü olduğu söylenir.




Şeker Ahmet Paşa’nın Resimleri

Şeker Ahmet Paşa’nın natürmortları daha pürüzsüzken, bazı peyzajlarında, bilhassa “Orman”da, zaman zaman dalların ve yaprakların formunu belirtmek, yapraklardaki ışık parıltılarını değerlendirmek ve şiddetlendirmek gayreti ile ampate bir çalışma tarzını tercih eder. Bu bakımdan 19. yüzyılda Fransa’yı gerçekçilik akımıyla tanıştıran Gustave Courbet’in (1819 -1877) tekniğini kabul etmiş gibidir.

Sanatçı Ahmet Paşa, daha çok natürmort ve manzara konuları üzerine çalışır. Natürmortlarında ağırlıklı olarak meyveleri daha az olarak da çiçekleri konu alır. Bazı örneklerde de hem meyveler hem de çiçekler vardır. Ayvalar adlı eseri ise natürmort konusunun manzara içinde verildiği değişik bir örnektir. Manzaraları orman manzaraları ve açık ufuklu manzaralar olarak ikiye ayrılmaktadır. Ayrıca "Talim Yapan Erler" ile "Tepe Üzerinde Kale" adlı resimleri ayrı bir grup olarak da incelenebilir. Manzaralarında bazı küçük boyutlu insan ve hayvan figürleri ile mimari şekiller yer alır. Bazı örneklerde ise ceylan ve geyikler manzaranın ana konusudur.

Şeker Ahmet Paşa’nın tek figür resmi kendi portresidir. Kendi kuşağında bu konuyu işleyen tek isim olan sanatçı; kırmızı fesi ve bıyığı ile bir Osmanlı aydınını anlatır. Sol elindeki köşeli palet, sağ elindeki fırça ile tuval önünde durması da sanatçı kimliğini ön plana çıkarması bakımından önemlidir.

Türk resminde öz portre konusunda eser veren ilk sanatçı birinci kuşak asker ressamlardan Hüsnü Yusuf’tur (1817-1861). Şeker Ahmet Paşa’nın otoportresi hem Hüsnü Yusuf ile başlayan geleneğin devamcısıdır hem de sonraki kuşaklara öncüdür. Kendi kuşağı içinde öz portre konusunu ele alan tek sanatçı da Şeker Ahmet Paşa’dır. Osman Hamdi ise bazı resimlerinde kendini figür olarak kullanır.

Manzaralarında çoğunlukla toprak renkleri ve yeşilin tonlarının ağırlık kazandığını görürüz. Bazı resimlerinde bir eşeğin semerinde, bir evin çatısında ya da çiçeklerde kırmızı lekeler kullanarak manzaralarına canlılık verir. “Kuğulu Göl” mavi tonlarının ağırlıklı olduğu bir manzara resmi olarak dikkat çeker mesela.

Natürmortlarında ise konuda yer alan meyve ya da çiçeklerin çeşidine göre renkler tercih edilir. Bu tip resimlerinde yer alan kavun, ayva, armut gibi meyvelerin sıkça kullanıldığından natürmortlarında sarı ve tonlarının ağırlık kazanır. Yine yeşil, kırmızı ve bunların tonları natürmortlarında sık kullandığı renklerdir.

Şeker Ahmet Paşa, natürmortlarında renk ve ışıktan çok kompozisyona verdiği önem ile dikkat çeker. Manzaralarında ise ışık etkisini kullandığı ancak ağaçların dizilişi ile yine kompozisyona önem verdiği görülmektedir. İstanbul Resim Heykel Müzesi’nde bulunan "Orman" adlı eserinde resim içindeki figüre verilen perspektif resme ayrı bir bakış açısı kazandırarak izleyende ormanın içindeymiş hissi uyandırmaktadır. "Talim Yapan Erler" ile “Tepe Üzerinde Kale” ve “Evler” adlı eserleri minyatür resmi izleri taşır.

İngiliz yazar ve sanat eleştirmeni John Berger’e göre, Şeker Ahmet Paşa’nın manzaraları arasında kompozisyon olarak en ilginç olanı "Orman" isimli resmidir. "Orman ve Oduncu" olarak da bilinen bu resim değişik perspektif anlayışı ile diğer manzara resimlerinden ayrılır. Resmin perspektifinde oduncu ve katırıyla resmin sağ üst kösesindeki ormanın sınır çizgisi arasında oldukça belirgin ve ince bir fark vardır. Sınır çizgisinin hem ormanın en uzak kösesi olduğu hem de uzaktaki ağacın resimde izleyiciye en yakın nesne olduğu görülür. Uzakta olması gereken ağacının gövdesinin adama göre büyük oluşu, yapraklarının izleyiciye yakın yapraklarla aynı büyüklükte olması ve gövdesine vuran ışık bu izlenimi uyandırır. Diğer ağaç ise arkada kalır. Ayrıca adamın ilerlemekte olduğu basamakların yanından başlayıp ormanın içlerine doğru ilerleyen çizgi resme üçüncü boyutu ekler ve mekânı belirler. Ağacı yaklaştıran biraz da bu çizgidir.




Akademik anlayışa ters olan bu özelliklerin normalde resmi gerçeklikten uzaklaştırması gerekir. Ancak bu özellikler sayesinde oduncuyu resmin içine yerleştirerek izleyicinin resme dışarıdan değil de oduncunun gözüyle bakması sağlanır. Bu özelliği ile ormanı, orman olmayan bir dünyaya bağlayan Courbet’ten ayrılır.

Bir ressam olarak, Şeker Ahmet Paşa’nın kimi zaman naif öğeler de içeren ve romantik bir doğa gözlemciliğine dayanan üslubu olsa da tüm aykırılıklarına rağmen çarpıcı, taze ve az resmi oluşuyla dikkat çeker. Resimleri, Süleyman Seyyit ve Hüseyin Zekai Paşa’da olduğu gibi Türk sanatçısının kültürel birikimi ve hissiyatı ile yeni yorumlar ve sentezler yakalar.

Son dönem Osmanlı aydını ve devlet adamı Şeker Ahmet Paşa’nın resim çalışmalarındaki anlayışıyla, çağdaşlarınınki arasında farklılıklar bulunmaktadır. Osman Hamdi de kültürel olaylarla ilgilenmiş ve resim yapmıştır. Ancak onun resimleri oryantalizme karsı Osmanlı insanını savunur ve batıya alternatif bir üslup geliştirir. Süleyman Seyyit daha sanatçıya özgü bir hayat sürmüş ve resmin sorunları ile ilgilenmiştir.

Şeker Ahmet Paşa’nın, 1882 tarihinde açılan Sanayi Nefise Okulu'nun kuruluş aşamasında Osman Hamdi’ye bazı yardım ve katkılarda bulunduğu biliniyor. Ancak okulun kadrosunda yer almayışı Osman Hamdi’nin figür ağırlıklı bir eğitim vermek istemesine bağlanır. Sanatçı, 1892 yılında kurulan Yıldız Çini Fabrikası'nda üretilen porselenler için desenler de çizer. Ayrıca son Osmanlı sarayı olan Yıldız Sarayı’nın bazı bölümlerinin duvar resimlerinde başka sanatçılar ile birlikte imzası bulunur. Eğitimci yönü de bulunan paşa, ders vererek ya da dolaylı yollarla birçok genç sanatçıyı da etkiler. Öğrencileri arasında sayılabilecek ünlü ressamlar Celal Esad Arseven, İbrahim Çallı ve Halil Dikmen vardır.

Osmanlı’nın İlk Resim Sergisi

Ülkede henüz resim tahsili yapılan bir okulun bulunmadığı bir devirde, 1872’de Şeker Ahmet Paşa Osmanlı’da ilk resim sergisini açar. Sultanahmet’te sanat okulunda açılan bu ilk sergi hakkında Hüseyin Haşim şöyle der: “Müşarünileyh asâr-ı latifesini bu sergide teşhir ederek Osmanlıların nasılsa rağbet etmedikleri fenn-i müstahsen-i tasvir hakkında celb i nazara ve şu suretle memleketimizde resim muhabbetini işara himmet eyledi.” Bu nedenledir ki, bundan yaklaşık bir buçuk asır önce, İstanbul’da, resim sanatı ile hiçbir ilgisi olmayan bir çevrede, yağlıboya tablolarla açılan bu sergi, sanat tarihimizde oldukça önemlidir.

Ahmet Ali Paşa’nın bu ilk sergisi ve onu takip eden, 1873 yılında Sultan Mahmut Türbesi yanındaki Darülfünun binasında açılan ikinci sergi herhalde devrin aydın insanları arasında ilgi ve heyecan uyandırır. Hoca Ali Rıza’nın öğrencisi Sami Yetik (1878-1945) bu sergilerden söz ederken: “Şeker Ahmet Paşa’yı sanatında şekerleştiren, dimağlarda, ruhlarda tatlı bir hatıra bırakan en güzel eseri 1874’te İstanbul’da ilk Türk resim sergisini tertip edişidir. Sanat yoksuzluğu, sanat karanlığı içinde bir lem’a, bir ışık halinde hayatiyet ifade eden bu sergidir ki onun gözleri kamaştıran, şöhret pırıltılarının intişarına hizmet etmiştir.” der.




Halkın çoğunluğu o dönemde sergi faaliyetlerine yabancı kalmış olsa bile, zamanın hükümdarı bu gayretlerin değerini takdir eder. O yıl rütbesi derhal kol ağalığına (kıdemli yüzbaşı) yükseltilir ve Sultan Abdülaziz’in yaverliğine tayin edilir.

Burada başka bir noktaya değinmemiz gerekirse, “şeker” lakabının herkes tarafından benimsenmesi, takriben bu dönemlere rastlar ve Sultan Abdülaziz’in içinde bulunduğu bir hikâyeye bağlanır: Veliaht Yusuf İzzettin Efendi, maiyetinde bulunan Ahmet Ali’ye, arkadaşları tarafından tatlı dili, hoş kişiliği, herkes tarafından sevilmesi nedeniyle şeker diye seslendiğini biliyordur. Bir gün büyük bir tören sırasında Sultan Abdülaziz, yanındakilere “Yaver Ahmet’i çağırın.” deyince, emri duyanlar “Hangi Ahmet?” diyerek duraklar. O sırada Yusuf İzzettin Efendi, ağzından “Şeker Ahmet’i” cevabını kaçırınca da bu durum padişahın çok hoşuna gider ve “Paşanın adı bundan sonra Şeker Ahmet olsun.” der. Osmanlı’da bir çeşit gelenek olan paşaların lakap alma işi böylece Ahmet Ali için de geçerli hale gelir.

Yaver olduktan sonra manzara resimleri yapmak üzere dışarı çıkamayan ressam Ahmet Ali, Mercan’daki konağında çalışmaya başlar. Bugün dahi ressamlarımızın pek azına nasip olan geniş bir atölyede büyük ölçüde natürmortlar yapmaya koyulur. O devirde hiçbir Türk ressamı figürlü konularla büyük kompozisyonlar yapmayı düşünemez.

Ahmet Ali Paşa, ikişer üçer yıl ara ile askeri rütbeleri aşarak nihayet 1884’de Mirliva (Tuğgeneral) 1890’da Ferik (Tümgeneral) rütbesine kadar yükselir ve 1895 yılında yabancı misafirler teşrifatçılığına getirilir. Meşhur bir fotoğrafında da görüldüğü gibi, omuzlarından beline kadar göğsü çeşitli madalya ve murassa nişanlarla örtülüdür. Bu rütbe ve nişanları bir asker olarak muharebe meydanlarında değil, atölyesinde yaptığı eserler ile mütevazi fırçasıyla kazanmış olması, o zamanki devlet idaresinin bütün kusurlarına rağmen sanatçıya verilen değeri göstermesi bakımından önemlidir.

1907 senesinde ahirete duhul eden Şeker Ahmet Paşa, 66 yıllık ömrüne sığdırdığı sayısız tablo ile Osmanlı resim sanatının ilkleri arasında yer alması açısından bizim için önemlidir. Mayıs ayının 5’inde bir cumartesi günü sabah saatler 6’yı gösterirken, Tepebaşı’na gitmek için evinden çıktığı sırada, Mahmut Paşa başında But Efendi Hanı’nın biraz yukarısında, kehribarcı Bosnalı Osman Bey’in dükkânı önünden geçerken fenalaşır ve orada hayatını kaybeder. Ertesi gün cenazesi büyük bir kalabalık ile kaldırılan “Şeker” Ahmet Paşa, Sokullu Mehmet Paşa türbesi civarına defnedilir. Türbesinin kapısı üzerinde ise “Yaverân-ı Hazreti Şehriyariden; Misafirini Ecnebiyye Teşrifatçısı Merhum Şeker Ahmet Paşa’nın kabridir” yazar.

İSMEK El Sanatları Dergisi 24 İNDİR

Bu yazı 1594 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK