Mimari

Kültürel Mirasımız Ulu Camiler

  • #


Yazı: Semra ÜNLÜ

İslam beldelerinde erken dönemlerde inşa edilen, bulunduğu şehrin en büyük camisi… Kaynaklarda böyle tanımlanıyor ulu camiler. Her biri geçmişten günümüze kültürel birer miras olarak gelen ulu camilerden Türkiye genelinde tam 118 tane var. Sanat tarihçisi Prof. Dr. Semavi Eyice başta olmak üzere pek çok sanat tarihçisine araştırma ve çalışmalarına fotoğraflarıyla katkıda bulunan şehit Mustafa Cambaz, Anadolu’yu karış karış gezip fotoğrafladı bu 118 camiyi. Aralarında “Anadolu’nun El Hamrası” olarak nitelendirilen Divriği Ulu Camii de var, “Bursa’nın Ayasofyası” denilen Bursa Ulu Camii de, Anadolu’nun en eski ulu camisi Diyarbakır Ulu Camii de.

Tütün ve tütün mamullerinin kapalı ortamlarda içilebildiği bir dönemde, günlük bir gazetenin her masasından dumanlar tüten kantinindeyiz. Gündem toplantısı bitmiş, sayfalara göre haber dağılımı yapılmış ve yazı işleri kadrosu, sayfaları -mesleki jargonla- ‘çatmaya’ başlamadan önce kısa bir mola için kültür mantarları gibi kantinin masalarına dağılmış oturuyor. Kantine girer girmez göze ilk çarpan masada ince, zayıf yapılı bir adam ile ak saçlı, ak sakallı meslektaşı oturuyor. Şivesinden Trakyalı olduğu anlaşılan ince yapılı adam, karşısında oturan, saçı sakalıyla pir-i fâni görünen ama gerçekte 50’sinde bile olmayan adama heyecanla bir şeyler anlatıyor. Yan masadan kulak misafiri olan bir başkası, Trakyalı’nın, ak sakallı adama, bir kitap projesinden bahsettiğini işitiyor.

Şehrin dört bir yanındaki tarihi, kültürel mekânları fotoğraflayıp, kitaplaştırmayı öneriyor. Her ölüm zamansızdır ya, ak sakallının da erkenden göçüp gitmesi yüzünden, o gün kantin masasında heyecanla üzerinde konuşulan o proje, maalesef hayata geçirilemedi. Fakat yıllar sonra Türkiye’de daha önce kimsenin ele almadığı bir konudaki başka bir projeyi hayata geçirdi yüzünden gülümsemesi hiç eksik olmayan uzun, zayıf adam. Anadolu’yu karış karış gezdi ve Türkiye sınırları içerisindeki tüm ulu camileri fotoğrafladı.

“Fotoğraf En Önemli Kayıttır”

Aralarında “Anadolu’nun El Hamrası” olarak nitelendirilen Divriği Ulu Camii’nin de bulunduğu tam 118 ulu camiyi, en ince detaylarına kadar özenle fotoğraflayan ve o fotoğrafları bir kitapta toplayan adam, Mustafa Cambaz’dan başkası değil. Bu satırların devamında kalem, “Sanat tarihi fotoğrafçısı Mustafa Cambaz’la, Anadolu’yu il il, ilçe ilçe, kasaba kasaba gezerek hazırladığı ‘Türkiye Ulu Camileri’ kitabı hakkında konuştuk.” diye yazmak istiyor. Ne var ki, bu mümkün değil. Gazetenin kantininde sigaralarından tüten dumanların arasında karşısında oturan meslektaşı, dostu, ağabeyi ak sakallı gibi, Cambaz da erken ayrıldı aramızdan. Hem de onca emek verdiği kitabının yayımlanmasından sadece bir ay sonra. Cambaz’ınki, ona birçoğumuzu kıskandıracak paye kazandıran, şehadet şerbetini tattıran bir ölüm oldu. Bir Türk olarak Yunan ordusuna hizmet etmemek için doğup büyüdüğü Gümülcine’den kaçıp geldiği Türkiye’de senelerce bir ‘haymatlos’ (vatansız) olarak yaşayan o yüce gönüllü adam 15 Temmuz 2016’da, bu ülke için, hem de bir an bile düşünmeksin, canını feda etti. Kırmızısına kanını kattığı Türk bayrağının altında, yüzünde tekfin edilirken bile eksik olmayan gülümsemesiyle yatıyor şimdi. Okuduğunuz satırların müellifine, eski mesai arkadaşı, ağabeyi Mustafa Cambaz’la kitabı üzerinde mülâkat yapmak nasip olmadı yazık ki. Ama hem yaptığı çalışmaya olan saygı ve hayranlık, hem de şahsına karşı vefa hissiyatıyla, şehadetinden önce söyledikleri ve alanında ilk olan kitabının rehberliğinde kalemi elimize aldık.




“Türkiye’nin Ulu Camileri” kitabı ilk çıktığında, yıllarca emek verdiği, çatısı altında bunca dost biriktirdiği Yeni Şafak Gazetesi’ne verdiği röportajda, projenin hayata geçmesini bakın nasıl anlatmış şehidimiz; “Fotoğraflanacak detaylarının fazla olması, bende ulu camilere karşı özel bir ilgi uyandırdı. Araştırmalarımda, Anadolu’daki Selçuklu ve Beylikler Dönemi yadigârlarının hepsini bir arada toplayan bir çalışmanın henüz yapılmadığını gördüm. Bu bir eksiklikti ve yıllarca zihnimin bir köşesini meşgul etti. Türkiye sınırları içindeki ulu camileri en ince detaylarına kadar fotoğraflayıp kayıt altına almak ve bir albüm kitapta toplamak istiyordum. Çünkü fotoğraf en önemli kayıttır. Nihayet bir vesileyle karşılaştığım Atatürk Kültür Merkezi Başkanı Prof. Dr. Turan Karataş, böyle bir projenin hayata geçirilmesinin önemli olduğunu, bunun için desteğini esirgemeyeceğini söyleyince bu albüm kitabın hikâyesi başladı. Türkiye’nin ulu camilerinin haritasını çıkardım ve rotamı çizip vira Bismillah dedim.”

Kitabı yayınlayan Atatürk Kültür Merkezi Başkan Yardımcısı Şaban Abak da kitabın ortaya çıkış öyküsünü anlatırken, şehit Mustafa Cambaz’ın Anadolu’da gittiği her ulu camiyi detaylı bir şekilde fotoğrafladığını belirtiyor ve sözlerine devamla, “Bir gün sohbet esnasında 47 camiyi tamamladığını söyledi. İslam Ansiklopedisi’nin ‘Ulu Cami’ maddesinde 52 ulu caminin adının sayıldığını fakat Prof. Semavi Eyice’yle, Doğan Kuban’la ve konuyla ilgili başka bilim insanlarıyla özel sohbetlerinde ve yazılarında, bugün Türkiye sınırları içerisinde bulunan Selçuklu ve Beylikler Dönemi ulu camilerinin sayısının 110’un üzerinde olduğunu ve bunların tümünü tamamlayıp bir koleksiyon yapmak istediğini söyledi. Biz de kurumumuzun Bilim Kurulu’nda ve Yayın Komisyonu’nda bir Türkiye ulu camileri kitabı çıkarmayı önerdik. Bunun için Mustafa Cambaz’ı görevlendirdik. 2015 yılı içerisinde, çalıştığı kurumlardan izin alarak 2 ay ilkbahar mevsiminde, 2 ay da sonbahar mevsiminde bütün Türkiye’yi dolaştı. Elinde mevcut olan 47 caminin fotoğraflarını da kullanmadı, o camileri de yeni bir fotoğraf makinesi alarak yeniden çekti.” diyor. İslam Egemenliğinin Simgesi Ulu Camiler Sanat tarihi fotoğrafçısı Mustafa Cambaz’ın, dört ay süren çalışmasına konu olan ve tam 10 bin adet fotoğraf çektiği ulu camiler neden önemli, buna biraz değinelim istiyoruz. Kaynaklarda ulu camiler, “İslam beldelerinde erken dönemlerde inşa edilen, şehrin en büyük camisine verilen ad” olarak tanımlanıyor. Anadolu’daki birçok il ve ilçe merkezinde görebileceğimiz ulu camiler, genellikle bulundukları yerin adını taşıyor. ‘Büyük cami’, ‘Cami-i kebir’ isimleriyle de anılan bu ibadethanelerin bir kısmı, Osmanlı döneminin selâtin camileri gibi banisinin adıyla biliniyor.

1071 yılında atalarımızın Anadolu’ya girmesiyle birlikte Büyük Selçuklular ve Beylikler Dönemi'nde artık yeni vatanında yeşermeye yüz tutan Türk sanatı, inceliğini ve zarafetini kutsal mekânlarda ve pek tabii ki, bulundukları şehrin âdeta simgesi durumunda olan ulu camilerde de gösterme başladı. Büyük Selçuklular döneminde Anadolu’da inşa edilen mimari yapılarda taş ve ahşap işlemeciliğinin en güzel örneklerinin verildiği, kimi günümüze dek gelebilen bu mimari eserlerde kendisini gösteriyor. Bunlardan biri de sonraki satırlarda daha detaylı değineceğimiz Divriği Ulu Camii...




Erken Osmanlı dönemine gelindiğinde de ulu camilerin, çok birimli ya da çok kubbeli şekilde yine ince işçilikle inşa edildiğini görüyoruz. İnşa edildiği şehirde yaşayan halkın Cuma ve bayram namazlarını bir arada kılmasına imkân verecek şekilde tasarlanan ulu camiler, döneminin şartları ölçüsünde olabileceği kadar büyük ve şehrin en merkezi yerine inşa edilmiş. Hem Selçuklular, hem Beylikler ve hem de Osmanlı dönemlerinde sultanlar ve beyler, Cuma namazının hür Müslüman erkeğe farz olmasından ötürü, idaresi altındaki bölgenin bir simgesi olarak inşa ettirmiş ulu camileri.

Şehit Mustafa Cambaz da, emek emek fotoğrafladığı ulu camilerin özelliklerinden bahsederken, bu mabetlerin bir anlamda bulundukları şehrin bağımsızlık sembolü olmasını, bakın hayattayken nasıl anlatmış; “Ulu camiler, Cuma camisi ve egemenlik simgesi oldukları için şehrin en merkezi yerinde, kalenin hemen yanında inşa edilmişler. Şehrin çekirdeği konumundaki bu mabetler, mimari ve süsleme açısından bulundukları yerdeki diğer camilerden daha özellikli oluyor. Bir de İslâm mimarisinde bazı mimari formlara sembolik anlamlar yüklenmiş. Minare ezan okunan yer olmanın yanında, fethedilen bölgelerde Müslümanların hâkimiyet sembolü olarak kullanılmış. İslam egemenliğini simgelemiş. Minber, Cuma günleri hutbe vasıtasıyla dini ve toplumsal mesajların müminlere ulaştırıldığı yer olması nedeniyle devleti sembolize eden bir mimari birim olarak görülmüş. Mihrap ve taç kapılar da cennete girişi sağlayan kapılar olarak değerlendirilip simgesel olarak ‘cennet kapıları’ diye adlandırılmış. Bu yüzden ulu camiler; kimi mozaik çini süslemeli tuğla minareleri, kimi dantel gibi örülmüş taç kapıları, kimi gösterişli taş veya çini mihrapları, kimi de kündekâri ahşap minberleriyle dönemlerinin en iyi örnekleri olarak öne çıkar.”

Yazıyı kaleme alırken Mustafa ağabeyin şehadetinden önce dilinden dökülenlerden, yakın çevresinin, onun bu çalışması hakkındaki açıklamalarından yararlanacağımızı belirtmiştik. Kelimenin gerçek anlamıyla uğrunda ölecek kadar sevdiği bu memleketin 81 ilini değil ama 41 ili ve 77 ilçesini karış karış gezdiğini söylemiş Cambaz. Hilesi ayan beyan ortada olan bir illüzyonla, kulağımızda çınlayan muhayyel sesi… O anlatsın biz dinleyelim istiyoruz.

Kâh eşi ve biricik oğlu, ciğerparesi Alparslan’ın eşliğinde, kâh bir başına dört ay süren seyahatlerinde 17 bin kilometre yol yapmış Mustafa Cambaz. Sırtında çantası, elinde ulu camilerin bulunduğu merkezleri işaretlediği bir Türkiye haritasıyla koyulduğu yolculuğa Güneydoğu’dan başlamış. Anadolu insanının benzersiz misafirperverliğine tanıklık ettiği bu yolcukları, “ölene kadar unutamayacağı, mükemmel bir deneyim” olarak görmüş.

Söylediğine göre Anadolu’nun en eski tarihli camisi, Diyarbakır Ulu Camii. Müslümanların şehri fethinden sonra, kiliseden camiye çevrilmiş. Yapı, 639 yılında Hz. Ömer döneminde şehrin merkezindeki en büyük mabet olan Martoma Kilisesi’nin bulunduğu alana inşa edilmiş. Türkler’in Anadolu’ya girişinin ardından fethin bir simgesi olarak Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah’ın emriyle 1091 yılında ihya edildiği, çiçekli kûfi kitabesinden anlaşılıyor. Caminin, Mimar Muhammed b. Selâme tarafından yapıldığı tahmin ediliyor. Diyarbakır Ulu Camii’nin avlusunun doğusunda yer alan iki kitabede ise Mimar Hibetullah el-Gürgâni’nin adı geçiyor.

Öte yandan Anadolu'da Büyük Selçuklular'a bağlanan ulu camilerden ilkinin de Kars'taki Ani Ulu Camii olduğu biliniyor. Günümüzde harap bir vaziyette bulunan caminin tavanında Selçuklu yıldız motifleri yer alıyor.

En Çok Ulu Cami Diyarbakır’da

İslam beldelerinde fethedilen şehirlerin şekillenmesinde önemli unsurların başında ulu camiler geliyor. Bu camiler, şehir halkının dini, ilmi ve sosyal pek çok ihtiyacına cevap verecek biçimde külliye olarak tasarlanmış. Toplu ibadet edebilmenin yanı sıra halkın eğitim ve sağlık ihtiyaçlarını da karşılayan ulu camiler, sosyal yaşamın merkezi olmuş. Anadolu’da medrese, hastane, imaret, kervansaray, han, hamam, bedesten ve çarşıların, ulu camilerin hemen yanında yer alması sebebiyle, Anadolu şehirlerinde bütün yollar ulu camilere çıkar desek yanılmış olmayız. Türkiye’nin 41 ilinde bulunan ulu camilerin en çok hangi bölgemizde olduğu sorusu akla geliyor.

Bölge olarak Güneydoğu Anadolu ilk sırayı alırken, bu bölgeyi İç Anadolu ve Ege bölgeleri izliyor. Şehir olarak ise yine Güneydoğu illerimizden Diyarbakır 8 ulu camiyle ilk sırayı alırken, Şanlıurfa ve Konya 6’şar ulu cami ile ikinci sırayı paylaşıyor. Isparta’da 5, Kahramanmaraş, Kayseri, Mardin, Tokat ve Kütahya’da ise 4’er ulu cami bulunuyor. Adıyaman, Afyon, Bitlis, Aksaray, Erzurum, Malatya, Sivas ve Çorum’da da 3’er ulu cami var tarihe tanıklık eden. Sanat tarihi fotoğrafçısı Mustafa Cambaz, her işinde olduğu gibi bu tarihi mabetlerin her birini fotoğraflarken titizlikle çalışmış ve camileri mümkün olduğunca farklı açılardan görüntüleyebilmek için büyük gayret sarf etmiş. Bazıları günümüzde binaların arasına sıkışıp kaldığından, kimi zaman çevredeki binaların çatılarına ve evlerin balkonlarına çıktığı olmuş.

Cambaz’ın “Türkiye Ulu Camileri” kitabının sunuşunda da, onun bu çalışmasının önemi, şöyle vurgulanmış; “Depremler, savaşlar, işgaller ve yönetim değişiklikleri gibi sebeplerle zarar gören mimari kültür varlıklarımızın titizlikle korunması, onların yüksek sanat değerinin ve tarihi öneminin bilinmesiyle kolaylaşacaktır. Türkiye Ulu Camileri Fotoğraf Albümü, fotoğraf teknolojisinin imkânlarını kullanarak bu seçkin eserlerin değerine ve güzelliğine dikkat çekmeyi, söz konusu kültür varlıklarımızın korunması, yaşatılması ülküsüne hizmet etmeyi amaçlamaktadır. Albümün ayrıca gelecek yıllarda ihtiyaç duyulabilecek muhtemel tamir, bakım, onarım çalışmalarında ilgili uzmanlara bir görsel kaynak, fotoğrafla kaydedilmiş bir hafıza olması da gözetilmiştir.”




“Divriği Mucizesi” Bir Mimari Şaheser

Mimari ve süsleme açısından bulundukları yerdeki diğer camilerden daha özellikli olan ulu camiler; kimi dantel gibi örülmüş taç kapısı, kimi gösterişli taş veya çini mihrabı, kimi kündekâri ahşap minberi, kimi ahşap yahut taş direkleriyle, kimi de mozaik veya çini süslemeli minareleriyle dönemlerinin en güzel örnekleri olarak öne çıkıyor. Mustafa Cambaz’ın, kitap çalışması sırasında kendisini en çok etkileyen, heyecanlandıran cami olarak nitelendirdiği ve “Anadolu’nun ücra bir kasabasında, kendi sakinliği içerisinde gözden uzak kalmış bir mücevher” dediği Divriği Ulu Camii de bunlar arasında özel bir yere sahip.

Mimari olarak “Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası” olarak bilinen ve vaktiyle Evliya Çelebi’nin “Methinde diller kısır, kalem kırıktır” dediği yapı esasında cami, darüşşifa ve türbeden meydana gelen bir külliye. Anadolu Selçuklu Devleti’ne bağlı Mengücek Beyliği döneminde inşa edilmiş. Cami kısmı, Süleyman Şah’ın oğlu Ahmet Şah tarafından, darüşşifası ise eşi Melike Turan Melek tarafından yaptırılmış. İnşasına 1228 yılında başlanıp 1243 tarihinde tamamlanan yapı kompleksinin Baş Mimarı, Muğis oğlu Ahlatlı Hürrem Şah. Divriği Ulu Camii hakkında Mustafa Cambaz’ın sesine de kulak verelim istiyoruz. “Döneminin ve sonraki dönemlerin tek ve benzersiz örneği. Mimarlık tarihinde öncesi ve sonrası yok. Mimari özelliğinin yanı sıra dikkat çekici değişik bitkisel ve figürlü süslemeleriyle seyretmeye doyamayacağınız bir eser. Sadece, ‘Cennet’ kapıları olarak adlandırılan üç kapısı yüzlerce büyük camiye bedel. Anadolu taş oymacılığının şaheseri. Taş, sanki hamur gibi yoğrulup şekillendirilmiş. Yüzlerce irili ufaklı motiften hiçbiri diğerine benzemiyor. Bu motiflerin de hepsinin zahiri ve batıni anlamları var. Müthiş bir eser.”

Cambaz’ın da hayattayken dikkat çektiği gibi, uzaktan bakıldığında simetrik görünen, ancak esasında asimetrik olan bezemeleri, bu mimari şaheseri farklı ve özgün kılan özelliklerinden biri. Yapının hiçbir yerinde, hiçbir motif, -kâinattaki farklı varlıkların muhteşem bir ahenk ve denge içerisinde olduklarını anlatırcasına- kendini tekrar etmemiş. Bu ulu camide kapılar ve sütunlar başta olmak üzere, külliyenin birçok yerinde göze çarpan Ahlatlı ve Tiflisli ustaların ellerinden çıkmış motifler, taş işçiliğinin en nadide ve en ince örneklerini yansıtıyor. Sanat tarihçilerinin “Divriği mucizesi” olarak nitelendirdiği Divriği Ulu Camii; mimari üslubu, süsleme ve örtü sistemlerinin dengeli ve uyumlu tasarımıyla, dünyada görülmeye değer eserler arasında gösteriliyor. Cami, 1985 yılından bu yana, UNESCO’nun “Dünya Kültür Mirası” listesinde yer alıyor.

“Bursa’nın Ayasofyası” Bursa Ulu Camii

Fotoğrafçı Mustafa Cambaz’ın, Evliya Çelebi’den ilhamla “Bursa’nın Ayasofyası” dediği Bursa Ulu Camii de Anadolu’daki ulu camilerin en görkemlilerinden biri. Yıldırım Bayezid tarafından yaptırılan cami, 1396-1400 yılında tamamlanmış. İki minareli caminin ceviz ağacından kündekâri minberi, âdeta bir sanat şaheseri. Ustasının, el-Hac Muhammed b. Abdülaziz İbnü’d-Dakki olduğu biliniyor. Kur’an-ı Kerim’deki ayet sayısına tekabül eden 6666 adet parçadan meydana gelmesi, caminin kündekâri minberini özel kılıyor. Caminin bir başka özelliği, Cambaz’ın kitabında şöyle anlatıyor; “Minberin mihraba bakan doğu yüzünde güneş sisteminin yani güneş ile gezegenler, batı yüzünde ise galaksi sistemi tasvir edilmiş.” Ayrıca mihraptaki süslemelerin, 1862 yılında Bursa’ya sürgün edilen Tevfik Paşa tarafından yaptırıldığı belirtiliyor.

Bursa Ulu Camii’den 10 yıl sonra yapılan ve Eski Cami olarak bilinen bir başka Edirne Ulu Camii, Cambaz’ı daha fazla etkilemiş söylediğine göre. Mimari yapı olarak Bursa Ulu Camii’ne benzese de teknik olarak daha ileri olduğunu düşünülen bu camiyle ilgili, “Camiyi örten dokuz kubbe, geniş ve sakin kemerler üzerine oturuyor. Kubbe ve kemerleri taşıyan kalın kesitli ayaklar zemine öyle sağlam basıyor ki, bakanda, sanki cami bulunduğu yerde sonsuza kadar var olacakmış hissini uyandırıyor.” diye konuşmuş. Kitapta ise caminin diğer özelliklerine şöyle değinilmiş; “… yapımı 805 (1402-1403) yılında Emir Süleyman Çelebi tarafından başlatılmış, 816’da (1413) Çelebi Sultan Mehmed tarafından tamamlatılmıştır. ...Avlusu bulunmayan camiye üç kapı ile girilmektedir. Batıdaki kapının üzerinde yer alan kitabede yapının mimarı olarak Konyalı Hacı Alaeddin ile kalfa Ömer b. İbrahim’in adları okunmaktadır. Cami içinde 1020 (1611) yılında Filibeli Ramazan Ağa tarafından yaptırılan edirnekâri süslemeli ahşap mahfil bulunmaktadır... Mihrabın sağındaki duvarda Kâbe’den getirildiği rivayet edilen bir taş mevcuttur... Camide, II. Murad tarafından Edirne’ye davet edilen Hacı Bayram-ı Veli’ye ait vaaz kürsüsü yer almaktadır. ”Şimdi yaşasaydı eğer, karşısında oturup onun o mütebessim yüzüne bakarak röportaj yapabilseydik, “Edirne’den Kars’a, Sinop’tan Antalya’ya Türkiye’nin 41 şehrindeki ulu camileri gezdin. Mimarisiyle diğerlerinden çok farklı formda olduğunu gördüğün bir cami oldu mu?” diye sormak isterdik. Şehadetinden önce kitabıyla ilgili neler söylediğini araştırırken, sorumuza zaten cevap vermiş olduğunu görüyoruz. Ermenek Ulu Camii’ni anlatmış gazetesine Mustafa ağabey.
“Hâkim bir tepede kurulu olan bu caminin mihrabında alışılmışın dışında bir uygulama mevcut. Niş içinde üç küçük pencere açılmış.” dediği Ermenek Ulu Camii, “Türkiye’nin Ulu Camileri” kitabında da, “Ermenek Kalesi’nin eteklerinde şehre hâkim bir set üzerinde yer almaktadır. Karamanoğulları döneminde inşa edilen cami, son cemaat yerinde harime açılan kapının orijinal ahşap kanatları üzerinde Selçuklu sülüsüyle yazılmış 702 (1302-1303) tarihli kitabesine göre Karamanoğulları Beyi Mahmud Bey tarafından yaptırılmıştır. Aynı kapının iç yüzünde kemerin üzerindeki kitabede son cemaat yerini 950’de (1543) İshak Bey’in oğlu Hacı Seydi Ali’nin tamamlattığı belirtilmektedir.” diye anlatılıyor.

Mustafa Cambaz’ın, kamerasını kurmadan önce, bahçedeki şadırvandan abdest alıp minberin kenarında iki rekât mescit namazı kıldığı Anadolu’nun tüm ulu camileri, ait oldukları dönemin sanat ve mimari anlayışını yansıtıyor demiştik önceki satırlarda.

Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde “ağaç direkli bir cami” diye bahsini ettiği Kütahya Ulu Camii de bunlardan biri. Yıldırım Bayezid döneminde inşa edildiği tahmin edilen cami, 606 yıllık bir geçmişe sahip. Şehir önemli çini üretim merkezlerinden biri olmasına rağmen, ulu camide mihrabın sağında kalan Kâbe tasvirli çiniler haricinde camide çini kullanılmaması dikkat çekiyor. Caminin bezemesindeki kalemişleri, dönemin sanat anlayışını yansıtır nitelikte.

Mardin Ulu Camii, Aksaray Ulu Camii, Silvan Ulu Camii... Türk kültür mirasının önemli aktörlerinden olan tüm ulu camilerimizdeki ince mimari, Mustafa Cambaz’ın albüm kitabında, tüm ayrıntılarıyla tarih, sanat ve sanat tarihi meraklılarının ilgisine sunulmuş. Cambaz, çektiği her bir kareyle, Mardin’den Aksaray’a, Hatay’a, Erzurum’a Anadolu’nun tarihi zenginliğini bir kez daha belgelemiş. Ömrü vefa etseydi, daha yapacağı çok iş vardı bu memleket için.

Fotoğraflarıyla Prof. Dr. Semavi Eyice başta olmak üzere pek çok sanat tarihçisine araştırma ve çalışmalarına katkıda bulunan Türkiye aşığı Cambaz, yaşasaydı kervansaraylar ve çeşmeleri çalışacaktı. Tek evladı, oğlu Alparslan Cambaz, babasının, “Yapmadan ölmeyeceğim” dediği Türkiye’nin Ulu Camileri çalışmasından sonra kervansaraylar ve çeşmeleri çalışmak istediğini söylüyor. Şehit oğlu, babasının hayalini gerçekleştireceğini belirtiyor ve “Bana epey zengin bir arşiv bıraktı. İnşallah elime yüzüme bulaştırmam. Annemle birlikte gezeceğiz, fotoğraf çekeceğiz.” diyor. Biz de kendisine kolaylık, şehidimize de Allah’tan rahmet diliyoruz.

İSMEK El Sanatları Dergisi 24 İNDİR

Bu yazı 2079 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK