Fotoğraf

Osmanlı'dan Günümüze Sanat-ı Garîbe

  • #


Yazı: Mine ÇAHA

Günümüzde fotoğrafın kullanılmadığı alan neredeyse yok gibi. Dijitalleşme ile birlikte fotoğraf, artık geçen ömürden bir hatıra bırakmak isteyenlerin duvarına asılmış levhalardan çok daha fazla yer tutuyor. Öyle ki; iletişim, reklamcılık ve pazarlama alanlarının yanı sıra sosyal medya araçlarının hayatımıza girmesiyle gündelik hayatımızın bir parçası haline geldi. Peki, Osmanlı’da “sanat-ı garibe” olarak adlandırılan fotoğrafın bizim topraklarımızdaki hikâyesi ne zaman başladı? Ortaya çıkış süreci ve gelişimi üzerine çeşitli çalışmaları bulunan, aynı zamanda çoğu Osmanlı’nın son dönemini içeren yaklaşık 5 bin fotoğraftan oluşan bir arşive sahip olan Gülderen Bölük ile fotoğrafın dününü ve bugününü konuştuk.

Takvim-i Vekayi’nin 28 Ekim 1839 tarihli 186. sayısında, “San’at-ı Garibe” başlığıyla tanımlanan fotoğraf, “İn’ikas-ı Şu’a-i Şems ile Tersi-i Eşya” yani güneş ışınlarının yansıması ile eşyanın resminin çıkarılması olarak açıklanır ve bu tarihle birlikte hayatımıza girer.1 Fotoğrafın Fransız Bilimler Akademisi tarafından ilan edilmesinden kısa süre sonra Osmanlı topraklarında da yankı bulur. Kısa bir süre sonra gezgin fotoğrafçılar bu coğrafyaya gelerek sayısız fotoğraf çekerler. Bu yüzyılın başından itibaren başta İstanbul olmak üzere imparatorluğu ziyaret eden yabancı sanatçıların ve meraklı gezginlerin sayısı epey artar. Gezgin fotoğrafçıların yanı sıra İstanbul’a yerleşip stüdyo açanlar olur.

Uzun süredir fotoğraf sanatı tarihi üzerinde çalışan ve aynı zamanda bir koleksiyoner olan Gülderen Bölük, bu dönemde açılmış ilk stüdyolardan çıkan 5 bin adet fotoğrafı toplayarak arşivine katmayı başarmış bir isim. Bölük, ilk fotoğrafçılarımızdan Abdullah Biraderler’in stüdyosuna ait bir fotoğrafla karşılaşınca oldukça heyecanlanmış. “Başka fotoğraf bulabilir miyim?” düşüncesiyle eski stüdyolara ait fotoğrafların peşine düşmüş ve bu kendisinde zamanla tutkuya dönüşmüş.

2000 yılından bu yana fotoğraf, kartpostal, fotoğrafçılık ile ilgili belge ve gazete nüshaları topluyormuş. İlk zamanlar müzayedelere giderek, sahaf ve bitpazarlarında saatler geçirdiğini anlatıyor. Fotoğraflar çoğaldıkça araştırmaları da bu ölçüde derinleşmiş. Şimdilerde ise vaktini daha çok topladığı bu belge niteliğindeki materyalleri; makale ve kitaplara dönüştürmek için çalıştığını dile getiriyor.

Liseyi bitirdikten sonra on yıl boyunca tiyatro ve oyunculukla ilgilenen Gülderen Bölük, oyunculuk yaptığı sırada bir yandan da resim dersleri almış. Hocası güzel sanatlar alanında eğitim alması konusunda ısrarcı olunca, yetenek sınavlarına girmeye karar vermiş. Bu vesileyle hem sahne dekor kostüm bölümünü hem de fotoğraf bölümünü kazanmış ve fotoğrafta karar kılmış. Bölük, “Karanlık odaya girmek, tiyatronun aksine bireysel bir sanatla ilgilenmek, o güne kadar yaptığım işlerden farklı olduğu için beni heyecanlandırıyordu. Yenilenmek gibiydi. Aynı zamanda anaokullarında drama dersleri vermeye de devam ediyordum ve oradan kazandığım parayla üniversiteyi sorunsuzca ve keyifle tamamladım.” diyor hayatındaki bu dönemi anlatırken.

Stüdyolar üzerinden fotoğrafın Osmanlı'ya gelişini ve gelişim serüvenini “Türkiye'de Fotoğrafın Serüveni” adıyla kayıt altına alan Bölük, araştırmalarını neden stüdyolara doğru yönlendirdiğini ise şu sözlerle ifade ediyor: “Fotoğraf okurken, seminerler vermemiz gerekiyordu. Ben de kendime konu olarak Türk fotoğraf tarihini seçtim. Araştırmaya başladığımda çok etkilendim ve Osmanlı Dönemi’ne dair çok az bilgim olduğunu fark ettim. Çok derin ve etkileyici bir dünyaydı.”

Tarihe olan ilgisi de fotoğrafla bağlantılı olarak gelişmiş Bölük’ün. Fotoğraf kartlarının arkasına el yazısıyla düşülen Osmanlıca notları ve damgaları okuyabilmek, dönemin gazete ve dergilerini taramak için Osmanlıca öğrenmiş.




Osmanlı’nın İlk Stüdyolarından Çıkan 5 Bin Fotoğraf

Gülderen Bölük’e, arşivindeki önemli bir kısmı ilk stüdyolara ait fotoğraflardan hangisinin kendisi için önemli olduğunu ve bu koleksiyonu oluştururken neyi öncelediğini soruyoruz. Araştırmacı-yazar, “Hepsi benim için çok kıymetli ama içlerinde grupladığım bazı dosyalar, hayatımda biraz daha ağır basıyor. Bunlardan biri sünnet koleksiyonu, bir diğeri de ilk profesyonel kadın fotoğrafçımız Naciye Hanım’a ait fotoğraflar. Bu fotoğraflar sadece benim koleksiyonumda bulunduğu için, bu konuda bir kitap hazırlamayı her şeyden önce bir görev kabul ediyorum.” diyerek açıklıyor bu durumu. Fotoğrafçılık tarihinde önemli bir yere oturan ilk kadın fotoğrafçımız Naciye Hanım’ın fotoğraflarına ulaşan Bölük, kendisi hakkında çok az şey bilmemizin nedenini kendisinin ve ailesinin o güne kadar oluşturduğu arşivi koruyamamasına bağlıyor.

Koleksiyonculuğun ve araştırmacılığın en keyifli yanlarından birinin o güne kadar bilinmeyen öngörülemeyen sürprizlerle karşılaşma ihtimalinin olduğunu söyleyen yazar, ilerideki planları arasında zengin bir koleksiyona ve kütüphaneye sahip olan; önemli fotoğraf projelerinin yürütülüp destekleneceği bir fotoğraf araştırmaları enstitüsü kurmanın yer aldığını ekliyor.

Osmanlı tebaasından ilk stüdyo açan Rum kökenli Vasilaki (Basile) Kargopulo’dan açılıyor konu. Sanatçı Bölük’ün anlattığına göre, 1850 yılında Beyoğlu’nda açtığı stüdyo ile başarılı işlere imza atar. 1879 yılında saray fotoğrafçılığına kadar yükselir. Mimari eserlere ve doğal güzelliklere yoğunlaşan sanatçı, bunların yanı sıra turistlerin rağbet ettiği geleneksel kıyafetlerle de çekim yapar.

Kargopulo’nun ardından pek çok gayrimüslim birbiri ardına stüdyo açar. Bunlardan Pascal Sebah 1857 yılında, Abdullah Biraderler olarak ün yapan Viçen, Hovsep ve Kevork Abdullahyan 1858 yılında, Vuccino ile ortak bir stüdyo açan Constantin Joseph Fettel 1860’ların sonunda, Rober Karakaşyan 1870’lerde, Nicholas Andriomenos 1879’da, Bogos Tarkulyan ve Gülmez Biraderler 1880’lerin başında Beyoğlu’nda faaliyet gösteren önemli stüdyolar arasında yer alır.

Bu saydıklarımızla beraber, askeri okullarda 18. yüzyıldan itibaren verilen resim derslerine 1860’lı yıllarda fotoğraf derslerinin eklenmesi asker kökenli birçok fotoğrafçının yetişmesini sağlar. Bölük’ten öğrendiğimize göre; Ahmed Emin, Üsküdarlı Ali Sami, Bahriyeli Ali Sami, Yüzbaşı Hüsnü, Sadullah İzzet, Miralay Ali Rıza, Hüseyin Zekai Bey, Fahrettin Türkkan, Kenan Paşa, Hasan Rıza, İsmail Hakkı Bey gibi isimler buna örnek gösterilebilir.

Bu fotoğrafçılar ileride başka fotoğrafçıların yetişmesine de yardımcı olur. İsmail Hakkı Bey’in desteğiyle ilk Müslümanlara ait stüdyomuz Resne Fotoğrafhanesi açılır. Bu stüdyonun sahibi Bahattin Bediz, onun ısrarıyla aldığı fotoğraf makinesi ve yine ilk ondan aldığı fotoğrafçılık dersleri neticesinde kendini fotoğrafçılık mesleğinin içinde bulur. Girit’te açtığı kırtasiye dükkânını kısa bir süre sonra fotoğrafhaneye dönüştürür.

Fotoğrafın Serüveni kitabında bu stüdyoyla ilgili detaylar mevcut. Örneğin, Bediz’in yanında çalışmış Rıza Bey’in anılarında şu sözler yer alır: “Kurduğu atölye bugün bile parmakla gösterilecek kadar teşkilatlı geniş, üç katlı bir binaydı. Birinci katta karanlık odalar, ikinci katta atölye, müdüriyet, bekleme salonu ve çalışılacak yerler üçüncü katta ise resimlerin karton üzerine yapıştırılması için büyük teşkilatlı odalar vardı. O zamanlar atölyeler binaların en üst katında veya bahçede bugünkü seralar şeklinde yapılır ve siyah yahut açık renk perdelerle donanırdı. Gaz lambası kutuların içinde karanlık odada ışık kaynağı olarak kullanılırdı.”2

Bediz adada yaşanan karışıklıklar nedeniyle 1908 yılında stüdyosunu kalfası Hamza Rüstem’e devrederek İstanbul’a gelir. 1910 yılında Cağaloğlu Yokuşu’nda açtığı stüdyo ise fotoğraf tarihimiz için bir kilometre taşı olur.3 Ardından Cumhuriyet’in ilanına kadar sırasıyla Ferit İbrahim, Turan Fotoğrafhanesi, Türk Hanımlar Fotoğrafhanesi, Yeraltı Fotoğrafhanesi gibi isimlerle önemli stüdyolar da bunlara eklenir.




Fotoğrafçılara Devlet Destek Veriyordu

Bölük; hanedan tarafından Kargopulo, Abdullah biraderler gibi bazı fotoğrafçılara ‘Sultan Fotoğrafçısı’ unvanının verildiğinden konu açıyor. Kayıtlara göre kimi fotoğrafçılar bu unvanı alamasa bile sarayla iyi ilişkiler içinde olmayı başarır. Bunların bir kısmı sultanların, devlet görevlilerinin fotoğraflarını çeker, bir kısmı da onlara fotoğraf dersleri verir. Ayrıca bu fotoğrafçılar tarafından sunulan albümler, ülke tanıtımında da kullanılır ve yabancı devlet görevlilerine, krallara hediye edilir. Bazı fotoğrafçılar hanedan tarafından çeşitli olayları ve önemli günleri belgelemek için de görevlendirilir. Örneğin, II. Abdülhamit tarafından görevlendirilen Kargopulo, tüm mahkûmların fotoğrafını çekmek gibi bir vazife alır. Sabıka kaydı haline getirilen bu çalışmalar, bugün son derece önemli belgeler arasında yer alıyor.

Bahattin Öztunçay’ın “Dersaadet’in Fotoğrafçıları” isimli kitabında bahsettiği üzere Sultan Abdülaziz ile hanedan üyelerinin, devlet kabinesinden kimselerin ve askeri şahsiyetlerin fotoğraflarının da Abdullah biraderler tarafından hazırlandığının notunu düşelim.

Bölük, bu konuya ek olarak “Osmanlı Dönemi’nde suret çıkarmanın uygun olmadığını savunan ilmiye sınıfının aksine hanedan fotoğrafa oldukça ilgi göstermiş, desteklemiş, belgelemek ve ülke propagandası yapmak üzere fotoğraftan faydalanmayı bilmiştir.” diyor.




Basında Resim ve Fotoğrafın Kullanılması

Öğrendiğimize göre, eğer 1800’lü yıllarda bir kişi ‘fotoğrafçılık yapacağım’ diyorsa, bu bir stüdyo açarak orada portre fotoğraflarının yanı sıra turistlere çektiği manzara, panorama ve esnaf dükkânları ile ilgili fotoğrafların baskısını satacağı anlamına geliyor.

Bu nedenle ilk dönemler profesyonel fotoğrafçılık denildiğinde kullanım alanı olarak stüdyolar akla geliyor. Çünkü henüz fotoğraf bugünkü gibi gazete ve dergilerin ayrılmaz parçası haline gelmemiştir. Araştırmacı yazar, ilk başlarda iptidai sayılabilecek şimşir kalıpların, sonrasında da kimyasal yöntemlerle elde edilen daha gelişmiş kalıpların kullanıldığını ancak o dönemde tek başına fotomuhabirlik, reklam fotoğrafçılığı gibi mesleklerden söz edilemediğini hatırlatıyor bize.

Kaynaklar gerçek anlamda resimli basın tarihimizin 1874 yılında çıkarılan Musavver Medeniyet adlı haftalık yayınla başladığı konusunda birleşiyor. Aslında daha önce birkaç deneme olmuşsa da bunlar hakkak dükkanlarında kalmış eski kalıpların kullanılmasından ve altlarına rastgele bir yazı konmasından ibaretmiş. Ancak Musavver Medeniyet’in aktüel olayları resimlendirme çabaları başarıya ulaşmış. Bundan sonra Musaver Cihan ve Mir’at-ı Âlem gibi yayınları sayabiliyoruz. Ebuzziya Tevfik de Batı tarzı ilk matbaayı 1881 yılında kurduktan sonra çeşitli klişeleri (baskı işinde kullanılmak üzere oyma resim, şekil veya yazı kabartmaları çıkarılmış metal kalıplar) Avrupa’dan getirtmiş zaman zaman aralarında bazı ünlü Türklerin de bulunduğu fotoğrafları siparişle Avrupa’ya yaptırmış. Ancak bu pahalı yöntem ile uzun süre baş edememiş.

1885 yılına kadar gazetelerde şimşir kalıpların kullanıldığını, ancak şimşir kalıp kullanmak uzun ve pahalı bir yöntem olduğundan gündelik olayların görüntülerini aktarabilmek için daha hızlı ve ucuz bir yönteme ihtiyaç duyulduğunu öğreniyoruz. Bölük’ün anlattığına göre, ilk dönemler ressamlar tarafından şimşir üzerine çizilen resimler ve fotografik görüntüler hakkaklar tarafından hak edilir. Yine bu dönemde fotoğrafları çeşitli tekniklerle levha üzerine aktaran birkaç müessese bulunur. Ancak bu yöntemi bulanlar da meslek sırlarını kimseye vermek istemez. Şimşirden daha ucuza gelen bu yöntem meraklı pek çok kişi tarafından araştırılır. Bulanlar arasındaki rekabet dolayısıyla da fiyatlar iyice düşer. Sonuç olarak bu dönemle birlikte basında resimli kitap, gazete ve dergilerin sayısı artışa geçer.


zstrong> Fotoğraf O Dönem Daha Çok Belge Niteliği Taşıyordu

“Fotoğraf önünde sonunda zamanın bir kesitini, varlıkların suretini gerçeğe en yakın şekilde bize aktarıyor çünkü manipülasyonlar da çok tespit edilemez değil.” diyor araştırmacı-yazar. Elbette ki her fotoğrafı, koşulsuz bir şekilde kanıt ve belge sayamıyoruz ama önemli ölçüde gerçekliği aktardığını kabul ediyoruz.

Fotoğrafın icat edildiği ilk zamanlarda ondan beklenenin sadece ‘belgeleme’ olduğuna değiniyor Gülderen Bölük. Hatta o zamanlar belgeleme amacıyla bazen saatlerce bazen günlerce uğraşarak tüm detayları kâğıda aktaran ressamların bulunduğunu anlatıyor. Fotoğrafın kullanıma geçmesiyle bu iş kolayca halledilmeye başlıyor. Bununla birlikte eskiden sadece aristokratlara nasip olan ve bir nevi ölümsüzlük sembolü sayılabilecek portre resimlerinin yerini alarak, hep var olabilmeye olanak sağlar. Erken dönemlerde fotoğraf çektirmek hiç de ucuz olmadığından aynı zamanda da soyluluğun ve zenginliğin bir simgesi haline gelir.

Bölük, Osmanlı’nın son dönemlerine ait ilgi çeken albümünden yola çıkarak, bizimle ilk çektirilen fotoğraflarla ilgili şunları paylaşıyor: “Stüdyoların ilk dönemlerinde insanlar daha durağan, daha ciddi pozlar verir. Bunun en önemli sebeplerinden biri uzun poz sürelerinin, yani modelin kıpırdamadan duracağı saniyelerin uzun olmasıdır. Bu nedenle ilk zamanlar, fotoğrafa bakıldığında görülmeyen ancak poz veren kişinin arkasında boynu destekleyen baş destekleri bulunur. Poz süreleri kısalana kadar stüdyolarda bu uygulama devam eder. Bir diğer önemli neden de fotoğrafın ciddiye alınmasıdır. Tıpkı portre resimler gibi fotoğrafın da bir statü göstergesi sayılmasıdır.”

Zamanla fotoğrafın ucuzlaması ve herkesin çektirebileceği duruma gelmesiyle romantizmin mantıktan ziyade duyguları öne çıkaran etkisiyle fotoğrafa atfedilen fazladan anlamlar da törpülenir. Fonlarda o döneme yakışan fakat bugün yapay görüntüsüyle bizim görmekten pek hoşlanmadığımız dalgalı deniz, mehtaplı gece, bir orman içi, bir nehir kenarı gibi idealize edilmiş, yüceltilmiş doğa resimleri ve yumuşak ışık kaynakları da bu etkileri güçlendiren öğeler olarak bolca kullanılır hale gelir.

Ayrıca fotoğrafın ucuzlamasıyla değiş tokuş yapma, bunları biriktirip albüm yapma alışkanlığı gelir. Yine Bölük’ten öğrendiğimize göre asilzadelerden siyasetçilere, sanatçılardan eş dosta kadar herkesin ve her şeyin fotoğrafını toplayıp albümlerde biriktirenler o kadar çoğalır ki İngilizler bu durum için “cartomania” terimini uydurur. Bu çılgınlık yerli basınımızda da yankı bulur. Orhan Koloğlu’nun 1863 tarihli Ruzname-i Ceride-i Havadis’ ten aktardığı haberde şu sözler yer alır:

“Herkesin sevdiği zevatın ve akrabalarının ve Avrupaca ünlü kişilerin resimlerini küçük küçük kağıtlara aldırıp özel olarak yaptırdıkları kitapların aralarında saklamaları vazgeçilmez bir adet hükmüne girmiştir. Bu tür kişilerin resimleri aşırı derecede yayılıp sürülmektedir.”

Bölük, eskiyle kıyasladığımızda bugün fotoğrafın kullanım alanıyla ilgili olarak günümüzde fotoğrafın estetik kaygısının daha da arttığını dile getiriyor. Örneğin, sosyal medya mecraları insanların yüzlerce yıl öncesiyle örtüşen, duygularını tatmin eden, kendince bir görünüm sağladığı sayfalar oluşturmaya imkân verdiğine değiniyor. “Tabii fotoğraf da bu profilin, görünümün yaratılmasındaki en büyük araç ve kanıt sayılıyor.” diyor.

Keyifle gerçekleştirdiğimiz söyleşimizin sonuna gelirken, Gülderen Bölük’ün şu an iki kitap üzerinde çalıştığının müjdesini alıyoruz. Kitaplardan ilki ‘Fotoğrafın Efemerası’ ismiyle yayınlamayı planladığını anlatan Bölük, kitabın Osmanlı Dönemi fotoğrafçılığına ışık tutacağını söylüyor. İkinci kitabınsa, yine koleksiyonunda yer alan, fotoğraf, davetiye ve belgelerden derlenerek Osmanlı’da sünnet geleneklerini kapsamlı bir şekilde ele alacağını anlatıyor.

DİPNOTLAR 1) Barutçu Şinasi, Fotoğraf Konuşmaları, Ankara, 1947, s.10-12 2) Ak Seyit Ali, Girit’ten İstanbul’a Bahattin Rahmi Bediz, İstanbul, İletişim Yayınları, 2004, s.110 3) Ak, Giritten İstanbul’a Bahattin Rahmi Bediz s.34

İSMEK El Sanatları Dergisi 24 İNDİR

Bu yazı 84 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK