Resim

Ergin İnan’ın İmge Denizinde Yüzen Kabuklu ve Kanatlı Adalar!

  • #


Yazı: Semra ÜNLÜ

Çağdaş Türk resminde üslup ve içerik yönünden özgün eserler veren Ergin İnan, sanat yaşamının ta başından itibaren, hep bir arayış içerisinde oldu. Bir ressam olarak kendini en iyi ‘biçimlerle’ ifade etmesi gerektiğini düşünen İnan, ilk kez Venedikli hocası Vedova’ya yazdığı mektupta yer verdiği böcek figürlerinin, bu anlamda kendisi için bir ipucu olduğunu belirtiyor. Daha sonraki dönemlerdeki o kendine özgü çalışmalarında, böceklerin yanı sıra Osmanlıca ve Arapça eski metinlere de önemli bir yer verdi. Uzun yıllar Avrupa’da bulunan Ergin İnan, sanat yaşamında 50 yılı geride bıraktı. İnan, bu yarım asırlık sanat serüvenini anlattı.

“Gregor Samsa bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağında dev bir böceğe dönüşmüş olarak buldu. Zırh gibi sertleşmiş sırtının üstünde yatmaktaydı ve başını biraz kaldırdığında bir kubbe gibi şişmiş, kahverengi, sertleşen kısımların oluşturduğu yay biçimi çizgilerle parsellere ayrılmış karnını görüyordu; karnının tepesindeki yorgan neredeyse tümüyle yere kaymak üzereydi ve tutunabileceği hiçbir nokta kalmamış gibiydi.” Yukarıdaki satırlar, modern dünya edebiyatının ikonik ve özgün yazarlarından biri olan Franz Kafka’nın uzun öyküsü “Metamorfoz”un, çok bilindik adıyla “Dönüşüm”ün ilk paragrafı. Bir ressamın sanat yaşamına mercek tutmaya çalıştığımız yazıda Kafka’nın Dönüşümü’nü bize hatırlatan, sanatçının tablolarında sıkça yer verdiği, kimi büyük, kimi küçük böcekler oldu. Soyut çizimler üzerinde, gerçeğinin neredeyse birebir aynısı olan hamamböcekleri, yusufçuklar ve daha başka böcekler…

Sözünü ettiğimiz ressam, çağdaş Türk resminin öncü isimlerinden Ergin İnan. İnan, sanatının erken dönemleri diyebileceğimiz 1960’lı ve 1970’li yıllarda çizdiği grotesk figürlerden oluşan desenlerle başlayan, daha sonra böcekler, yazılar ve soyut-metafizik öğelerin dahil olduğu 50 yıllık sanat serüvenini, “Nefs/Nefes” adlı sergiyle taçlandırdı. Sergiyi gezdikten sonra ressamın sanat yaşamını kendi ağzından dinleyelim istedik ve sıcak çaylar eşliğinde kendisiyle hoş bir sohbet gerçekleştirdik.

Mesnevi’yle İlk Tanışma

Ergin İnan, 1943 Malatya doğumlu. Çocukluğu Malatya’da geçen İnan, ilköğretim ve liseyi burada tamamladıktan sonra 1962 yılında, o zamana kadar pek dışına çıkmadığı Malatya’dan üniversite sınavına girmek üzere İstanbul’a gelir. Hayatına yön veren çok önemli adımları atacaktır yedi tepeli şehirde. Sınava girdiği ilk yıl, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazanır ve kaydını yaptırır. Bir yıl devam eder okula ama hukuk tahsili yapmaya pek niyeti yoktur. Zira onun gönlünde çok daha başka bir aslan yatmaktadır. Ertesi yıl, şimdiki adı Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olan İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Resim Bölümü’nün yetenek sınavlarını kazanarak resim öğrenimine başlar.

O yıllarda okulda Alman hocalar da eğitim vermektedir. Ergin İnan, okuldaki ilk yılında, sanat anlayışına yön veren Karl Schlamminger ve Helmut Hungerberg’in öğrencisi olur. Bilhassa Schlamminger, okulda onu en çok etkileyen hocadır. Aralarında Farsçanın da olduğu yedi yabancı dil bilen hocasından bahsederken, “Okuldaki ilk sene Alman hocam Schlamminger’den aldığım dersler benim ufkumu açtı. Batı sanatını öğrettiği gibi, Doğu sanatının inceliklerini, hassasiyetlerini de öğretirdi. Felsefik açıdan bana katkısı çok önemliydi.” diyor. Söylediğine göre bugün bile başucu kitabı olarak gördüğü Mesnevi ile tanışmasına da Schlamminger vesiledir. Schlamminger’in, derste Mesnevi’den hikâyeler anlattığı, hatta sınıfa neyzen getirip dersi ney dinletisi eşliğinde işlediği olurdu. Bazen de Bach’ın konçertosunu çalar, öğrencilerinden, müziğin kendilerinde yarattığı etkiyi tuvale yansıtmalarını isterdi.

Schlamminger’in sayesinde tanıdığı Mevlâna’yı ve Mesnevi’sini hayatından hiç çıkarmaz Ergin İnan. Öyle ki, 1989 yılında metnini, o dönem Harvard Üniversitesi’nde profesör olan İslam ve Sufizm Araştırmacı Ödülü sahibi Alman asıllı Annemarie Schimm’in yazdığı yedi özgün litografiden oluşan bir Mesnevi dizisi gerçekleştirir. 2007 yılında Mevlana’nın 800. doğum yıldönümü münasebetiyle İstanbul Kültür ve Sanat Vakfı’nın hazırladığı “Mevlana Celaleddin Rumi: 99 Şiir, 99 Resim” adlı kitap projesinde de yer alır. Ergin İnan, Tatbiki Güzel Sanatlar’daki hocası Karl Schlamminger’in vesilesiyle tanıştığı Mesnevi’ye olan ilgisini ve Mesnevi’nin onun iç dünyasını zenginleştirmesini şu sözlerle dile getiriyor; “Mesnevi, bana anlamları derinliğine kavrama kabiliyeti getirdi. Hepimizin, ilk gençlik dönemlerinde varoluşumuza dair kendimize sorduğumuz sorular vardır. Ben Mesnevi’de bir şeylerin derinliğine inerek ve anlamlarını kavrayarak Mevlana’yı anlamaya çalıştım. Zaman içindeki okuma tekrarlarımda, daha önce okuduğum bölümlerden farklı anlamlar çıkarmaya başladım. Mevlana’nın anlattıklarının gücü, beni duygu olarak derinleştirdi. Mesnevi, belki de iç dünyamı tekrar ortaya çıkarmak için bana bir kapı açtı diyebilirim.”




Desenleri, Siyah Kalem’le Yeni Bir Boyut Kazandı

Tatbiki Güzel Sanatlar’dan mezun olmasına bir yıl kala, 1967’de, okuldan bir grup arkadaşıyla birlikte hocası Mustafa Pilevneli gözetiminde Topkapı Sarayı’nda Harem Dairesi’nin restorasyonu için görevlendirilir. Sanat tarihinde yaşamı ve kim olduğu hakkında pek bir bilgi bulunmayan ancak eserleriyle âdeta bir efsanenin başkahramanı olan Mehmet Siyah Kalem’i, işte bu sırada keşfeder. Ergin İnan, Siyah Kalem hayranlığını anlatırken, “O zaman Topkapı Sarayı’nın mimarı Mualla Annheger idi. Onun verdiği işi yürütmeye başladık. O sırada sarayın bir bölümünde Mehmet Siyah Kalem sergisi vardı. Ve ben her sabah oraya gittiğimde Siyah Kalem’in sergisini gezmeden işe başlamadım. Minyatürün ayrıntısını ve figürlerin farklılığını o eserlerde görünce büyük bir hayranlık duydum.” diye konuşuyor. Mehmet Siyah Kalem eserlerinin, kendisine muhakkak etki ettiğini söyleyen sanatçı, desenlerinin 1967’den sonra yeni bir boyut kazandığını anlatıyor.

Siyah Kalem’i keşfinden bir yıl sonra, yani henüz dördüncü sınıf öğrencisiyken hocası Karl Schlamminger’le birlikte Alman Kültür Merkezi’ne gider ve resim çalışmalarını, merkezin müdürü Robert Annheger’e gösterir. Akabinde Annheger’in desteğiyle Alman Kültür Merkezi’nde ilk sergisini açar Ergin İnan. Sanat tarihçisi Doç. Dr. Zeynep Yasa Yaman, bir makalesinde, İnan’ın bu ilk sergisi ve resim algısı hakkında, “1968’de açtığı çoğu kâğıt üzerine yapılmış siyah-beyaz desenlerden oluşan ilk sergisindeki figürlerde ve portrelerde, onların dışa yansıyan iç dünyalarını ön planda tutmaya özen gösterdi. Bu yıllarda başladığı portre serilerini günümüze kadar sürdürdü. Psiko portreleri, değişik yüzler olabileceği gibi, tek bir yüzün farklı görünümleri de olabilirler. Dıştan içe değil, içten dışa bakan İnan, çırılçıplak içini ve dışını resmetti insanın. Kabuğa yapışıp özü yitirmekten kaçındı.” diyor. Yaman aynı makalede, edebiyatın pek çok alanında yapıtlar üreten Ferit Edgü’nün, 1986 tarihli ‘Milliyet Sanat’ta yayınlanan “Ergin İnan’ın resminde insanın içi ve dışı” başlıklı yazısında, İnan’ın resmi için “Sanki gözlerini kapayıp çiziyor” sözlerine de yer veriyor.

Böceklerin Tuvalde Yer Etmesi

Ergin İnan’ın, Malatya’daki bahçeli köy evinde geçen çocukluğundan başlayıp, İstanbul Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksek Okulu’nda devam eden sanat serüveninin sonraki durağı Salzburg olur. Mezuniyetinin ardından 1969 yılında, burslu olarak Salzburg Yaz Akademisi’ne gider. Burada, “Birlikte ekspresyonist bir düşünce içerisinde yaptığım büyük resimler var.” dediği soyut ekspresyonizmin önemli sanatçılarından biri olan Prof. Emilio Vedova’nın yanında çalışmalar yapar. Salzburg Yaz Akademisi’nde kaldığı bir buçuk aylık süre içerisinde Venedikli hocasıyla iyi bir diyalog kurmuş olacak ki, Türkiye’ye döndükten sonra da iletişimleri sona ermez. İnan’ın resimlerindeki o meşhur ‘böcek’ figürlerinin kaynağı belki de Vedova’yla, Salzburg’dan döndükten sonra da kopmayan bağdır.

Dilerseniz konuyu biraz açalım... Ergin İnan, yurda dönüşte ailesini ziyaret etmek için Malatya’ya gider. Orada bulunduğu sırada Vedova’ya bir mektup yazmak ister. Alır kalemi eline, fakat o zamanki Almanca bilgisi yeterli gelmez anlatmak istediklerini ifade etmek için. O sırada bahçede toprağın üzerinde gezinen böcekler ilişir gözüne. Ve o an kafasında bir kıvılcım çakar. Bir ressama, başka bir ressam tarafından gönderilecek mektubun dili resimden başka ne olabilir ki, diye düşünür ve başlar o gördüğü böcekleri mektuba çizmeye. Böceklerin İnan’ın resminde girip yer etmesi işte bu mektupla başlamış olur. İnan, daha sonra da pek çok dostuna, kıyısında bucağında böceklerin gezindiği mektuplar yazmayı sürdürür. Yeri gelmişken hemen belirtelim; sanatçının resimlerinde böceklere yer vermesi, Franz Kafka’nın en popüler eserlerinden biri olan ve başkişisi Gregor Samsa’nın bir sabah uyandığında kendisini bir böceğe dönüşmüş bulmasıyla başlayan uzun öyküsünü okumasından öncedir.

Ressam Ergin İnan, sanat yaşamının ta başından itibaren, hep bir arayış içerisinde olur. Hep bir farklılık yaratmak gerektiğini düşünür. Bir ressam olarak kendini ifade etmenin en iyi yolunu anlatmaya kelimelerin yetmediğini, az evvel zikrettiğimiz mektubu yazarken de deneyimlemiştir. Ve artık, bir resim sanatçısı olarak kendini en iyi, ‘biçimlerle’ anlatması gerektiğine karar verir. Tuvaline, kimi insanın korktuğu, kimi insanın tiksinerek baktığı böcekleri taşımasını anlatırken, “Belki de benim için bir ipucuydu bir mektupta ilk kez böcekleri çizmem. Sonraki resimlerime taşıdım o böcekleri.” diye konuşuyor.




Cleveland Bienali’nden Büyük Ödül

Sanat Tarihçi Prof. Dr. Kıymet Giray, Ergin İnan’ın resimlerinde böceklere yer vermesini, Franz Kafka’nın meşhur “Dönüşüm” adlı romanına da atıfta bulunarak, “Franz Kafka ‘The Metamorphosis’ adlı yapıtında bir sabah yatağında endişe içinde uyandığında gördüğü korkunç, ürkütücü rüyanın etkisindedir. Bir dönüşüm geçirmiştir ve yaşamına bir böcek olarak devam edecektir. Dönüşümü sorgulayan ve yaşamı altüst eden serüven böyle başlar ve gerilimi düşünceyi tetikleyerek, alt üst ederek sürüp gider. Duygusal etkiler ve yeni gerçekliklerle yüz yüze gelinen, daha doğru bir yorumla yüzleşme başlamış olur. İnan, bu gelişimi çözümlediğinde resimlerinin tasarımlarında böcekler ve dönüşümler yepyeni ve özgün değerlere ulaşır.” şeklinde yorumluyor.

Venedikli hocasının böcekli mektuba tepkisinin gayet olumlu olduğunu unutmadan belirtelim. Öyle ki, bu mektuptan sonra Vedova, onu Venedik’e davet eder. Ayrıntılarını İnan’dan dinleyelim, “Böcekli mektuptaki desenleri çok beğenmiş ve beni Venedik’e yanında asistan olarak çağırdı. ‘Yarım gün benimle çalışırsın, yarım gün de kendi işlerine bakarsın, sanatını yaparsın’, dedi. Alman Akademisi Mübadele DAAD Bursu’na başvurmuştum, onu kazandım ve Venedik yerine Münih’e gittim 1970’li yıllarda. Üç yıla yakın bir süre kaldım orada.” İnan, Münih Güzel Sanatlar Akademisi’nde Rudi Tröger ve Mac Zimmermann ile çalıştığını belirterek, buradayken daha çok resim tekniklerine önem verdiğini anlatıyor. Sanatçı, Alman Sürrealizmi ve Fantastik Realizm’in önde gelen sanatçılarından Mac Zimmermann ile desen çalışır; gravür, serigrafi, taşbaskı, eski ikon, tempera, tempera üstü lazur tekniklerinin inceliklerini öğrenir.

Münih’ten dönüşte asistanlığı tamamlayıp 1975 senesinde, “Baskı Resim Teknikleri” adlı tezi ile Tatbiki Güzel Sanatlar’da öğretim üyeliğine atandığını, 1983-1987 yılları arasında ise yine DAAD’nin davetiyle çalışmalarına Almanya’da devam ettiğini ifade ediyor. “DAAD’nin Berlinli sanatçılar bursu vardır. Berlin’e her sene bütün branşlardan 25 sanatçıyı davet ederler. Orada sanatçılara kendilerini ifade etme, tanıtma fırsatı verilir. Benden evvel Haldun Taner gitmişti mesela. Orada bir Keşanlı Ali Destanı oyunu sergiledi hatta. Ben de 1983 senesinde bu bursu kazandım.” diyen sanatçı, kendisine bu bursu kazandıran en önemli sebebin ise 1983’te İngiltere Middlesburg’da düzenlenen Uluslararası 6. Cleveland Bienali’nde büyük ödülü alması olduğunu vurguluyor. Daha sonra Berlin Güzel Sanatlar Yüksek Okulu Resim Bölümü’nde hocalık yaptığını söyleyen İnan, 1983’te gittiği Berlin’den 1987’de Türkiye’ye döndüğünü ifade ediyor. Yurda dönüşte Erol Akyavaş, Burhan Doğançay’la birlikte Harbiye’deki İstanbul Bienali’ne katıldığını da hatırlatıyor.

“Böcekler Tek Başına Bir Anlam İçermiyor”

Ressam Ergin İnan’ın çalışmalarında tuvallerini kuşatan böcek figürlerinin yanı sıra o kendine özgü resimlerinde Osmanlıca, Arapça eski metinler de önemli bir yer tutuyor. Anlattığına göre 1976 yılında, bir gün sahafları gezerken yerlere atılmış, eski yazıyla yazılmış kitaplar görür. Bir zamanlar kitap raflarını süsleyen, kim bilir içinde ne kıymetli bilgilerin yer aldığı bu aharlı kâğıtlara yazılmış, kiminin sayfa kenarları büyük incelikle süslenmiş bu kitap yapraklarını öyle çöp yığını gibi yerlerde görmek onu duygulandırır. Ve büyük bir kısmını satın alıp eve getirir. Yerlere atılmış o eski kitap sayfaları artık onun imge denizinde yüzen birer adadır. Ne anlama geldiğini anlayamadığı o kelimeler, kelimeleri oluşturan harfler, hepsi ona resim gibi gelir ve onları kendi özgün çalışmalarının birer parçası olarak değerlendirir zaman zaman.
Bir mülâkatta, eski yazıyı okuyup yazmayı veya Kur’an okumayı bilip bilmediği yönündeki soruya, “İnsanın resmi anlarken sezgisel bir gücü oluyor. Ben Kur’an okumadım ama okuyanlar, ‘O yazının üstüne bu figürü nasıl koydun’ dediler bir seferinde. Resme koyduğum yazı bir tefsirmiş ve ben oraya bir arı resmi koymuşum. Ben sezgisel olarak bir şeyin tam yerini bulmaya çalışıyorum. Zaman zaman akıl da yardım ediyor tabii.” cevabını verir İnan.

Yeniden böcek konusuna dönelim istiyoruz ve resimlerindeki böcek figürlerinin sembolik anlamlar içerip içermediğini soruyoruz. Söylediğine göre böcekler tek başına bir anlam içermiyor, resimlerin içerisine konulduğu andan itibaren bir şeyler ifade ediyor. İnan, böcek figürleri arasında yusufçuğu sevdiğini ve yusufçuğun Mesnevi’de de bahsinin geçtiğini belirterek, “Pervane diye geçer Mesnevi’de. İnsanı simgeler ve onun ışığa, nura doğru kanat çırpıp yanmasını, yok olmasını temsil eder.” diyor.

Ressam Ergin İnan’a, tuvallerini kuşatan böceklerin, resimlerindeki alabildiğine soyut çizgilerin tersine âdeta çok titiz çalışılan bilimsel bitki çizimleri gibi gerçeğini birebir yansıtmasındaki sebebi soruyoruz. İnan, ‘bilimsel böcek’ çizimleri için, “Böcekleri hiçbir zaman deforme etmedim. Deforme edilmiş bir resim anlayışı zaten var tabloda. Oradaki böceği de deforme ettiğiniz zaman resimde kaybolup gider. Oysa onun orada bir sözü olması, bakışı birden bire oraya kilitlemesi lazım. Resim, görsel bir olgu sonuçta.” diye konuşuyor. Sohbetimiz sürerken sanatçıya, dünyadaki resim akımlarından hangilerinin kendisini etkilediğini sormak istiyoruz. 1978-1981 yılları arasında gezip görme imkânı bulduğu Berlin Dahlem, Münih Alte Pinakothek, Amsterdam-Rembrandt, Kröler Müller müzelerinde ve Londra Kraliyet Sanat Galerisi’nde Rönesans’tan günümüze pek çok sanatçının eserlerini yakından görüp inceleme olanağı bulan İnan, sorumuzu, akım değil ama sanatçı düzeyinde yanıtlayabileceğini ifade ediyor. “Çünkü belli bir akımı beğenip o çizgide yürümek gibi bir düşüncem hiç olmadı. Benim ilgimi çeken sanat yapıtları Leonardo ile başlar. Onun yanı sıra bir Rembrant önemlidir benim için. Dışa vurumcu, kara resimleriyle Goya çok önemlidir. Picasso çok yönlü oluşuyla tabii ki hep ilgimi çekmiştir.” diyen İnan için sözünü ettiği sanatçıların dışında Albrecht Dürer, Pieter Brueghel, Hieronymus Bosch, Jan van Eyck, Henry Fuseli, Francis Bacon ayrıcalıklı bir yere sahip. Sıraladığı bütün bu sanatçılar, Ergin İnan’ın kendini var etmek için çıktığı yolda âdeta birer meşale olur.

Doğu ile Batı’nın Sanat Algısına Mesnevi Bakışı

Çağdaş Türk resminin önemli temsilcilerinden biri olan Ergin İnan, resmi, bir kendini ifade etme biçimi olarak görüyor. “Nasıl ki bir şeyi sözle anlatıyorsunuz, kelimelerle ifade ediyorsunuz ben de bunu resimlerimle yaptığıma inanıyorum. Kendimi dışa vurduğum bir araç olarak görüyorum resmi. Hissettiklerimi renkle, şekille, çizgiyle tuvale aktarıyorum. Dille söylenip yazılanlar gibi bir anlamı resimde istediğiniz anda kavrayamıyorsunuz elbette. Ancak görsel olarak onunla bir yerinden içerisine girerek resmi incelersiniz ve dalar gidersiniz.”

Ressam Ergin İnan’dan, Batı resmi ile Doğu resmini karşılaştırmasını istiyoruz. O da, bir Mesnevi’den bir hikâye ile mukabele ediyor. “Mesnevi’de bir hikâye anlatılır. O hikâyede şöyle der: Bir mekânda iki duvar var karşılıklı. Birini Batılı bir sanatçıya veriyorlar resim yapsın diye, diğerini Doğulu bir sanatçıya. Doğulu sanatçı, kılı kırk yarar bir şekilde, detaylarla dolu çok güzel bir resim yapıyor duvara. Batılı ise sürekli olarak duvarı perdahlıyor ve âdeta cam gibi, ayna gibi yapıyor. Üzerine tek bir çizgi çekmiyor. Sonra güneş doğuyor o karanlık odaya. Ve Doğulu sanatçının resmi, Batılı sanatçının sürekli perdahlayarak ayna gibi yaptığı duvarda yansıyor. Bugün sanatta Batı ile Doğu’yu karşılaştırdığım zaman durum bu bence.”




“Peki Türkiye’de resim sanatının durumu nedir sizce?” diye soruyoruz bu cevabın üzerine. Cumhuriyet’ten sonra sanatçıların, yönlerini neredeyse bütünüyle Avrupa’ya çevirdiğini ve Batı’dan edindikleri izlenimleri olduğu gibi eserlerine aktardığını öne süren İnan, “Bu sebeple, bir Doğulu gibi kılı kırk yaran, detaycı üslubumuzu kaybedip, Batılı sanatçıların etkisinde kalmaktan ziyade, onların eserlerinin kopyası bir sanat yapar durumuna düştük.” diye konuşuyor. Ayrıca sanat akımlarının Türkiye’ye geç gelişine de değinen İnan, bunun da bir şeyleri her daim geriden takip etmemiz gibi sonucu doğurduğunu ifade ederken, ancak günümüzde küreselleşmenin de etkisiyle herkesin, her şeyden kısa sürede haberdar olabildiğine vurgu yapıyor.

Fakat tüm dünyada resim sanatına ilginin azaldığını söyleyen Ergin İnan, teknolojinin resim sanatına karşı olumsuz etkisini, “Teknoloji her zaman resmin önünde gidiyor. Dijital ortam, dijital bakış Türk resmini esir aldı biraz sanırım. Esasında teknoloji, dünya resmini bile esir aldı diyebilirim. Bugün üretilen işlerin çoğunda bu dijital bakışın egemen olduğunu görüyoruz. Ama bu tür işlerde hep bir şey eksik kalıyor. İnsanın ruhunun, biçimlendirme isteğinin dışa vurumu eksik kalıyor mesela.” sözleriyle ifade ediyor. Türk resmini kalkındıracak bir itici güce ihtiyaç olduğuna inanan sanatçı, sözünü ettiği o itici gücün de ekonomik güç, bilim gücü ve siyasi güçlerin bütünü olduğunu belirterek, “Türk resminin geleceği bu saydığım güçlere tam olarak sahip olunduğu zaman ortaya çıkabilir.” diye konuşuyor.

Sohbetimizin yavaş yavaş sonuna gelirken ressamdan, Cumhurbaşkanlığı Kültür-Sanat Büyük Ödülü’ne de değinmesini istiyoruz. Yurt dışında çok sayıda ödül aldığını söyleyen İnan, biraz da sitemle “Sanat yaşamımda kimse beni böyle bir şeye layık görmedi.” diyerek, 2010 yılında, dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün elinden aldığı ödülün kendisini çok mutlu ettiğini, aynı zamanda çok da şaşırttığını dile getiriyor. İçten sohbetin sonunda, Ergin İnan’ın 50. sanat yılı dolayısıyla düzenlenen “Nefs/Nefes” adlı sergiyi bir kez daha dolaşmak istiyoruz. Kimi hayli büyük ebatlı tabloların birinin önünde duruyoruz. Resmin üzerine nakşedilmiş bir yusufçuk kuşunun kanatlarında renkli bir dünyaya yolculuk yapıyoruz, ta ki, eser sahibi tarafından “Resmi nasıl buldunuz?” diye sorulana kadar…

İSMEK El Sanatları Dergisi 24 İNDİR

Bu yazı 966 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK