Kitaba İşlenen Medeniyet; Türk Cilt Sanatı

  • #


Yazı: Aydın ÇAKIRTAŞ*

Türk cilt sanatı, en mükemmel çağını Osmanlı’da yaşamıştır. İslâm estetiği (bediiyat) bakış açısını en iyi algılayan Osmanlı toplumu, kültürde ve sanatta özellikle İstanbul’un fethiyle birlikte muazzam bir yükselişe geçmiştir. Çağ kapatıp çağ açan, ‘Doğu’nun Rönesansı’ olarak tarih sayfalarına geçen İstanbul’un fethi, ilim, kültür ve sanatta da bir Rönesans’a vesile olmuştur.

Türk Cilt Sanatı, kökeni Orta Asya’ya uzanan kadîm bir sanattır. Kâğıdın Orta Asya’da kullanılmaya başlamasıyla birlikte, Türklerde ciltçilik gelişme göstererek bir sanat dalı haline gelmiş, böylelikle Türk Cilt Sanatı, Türk sanat tarihindeki yerini almıştır. Şüphesiz bu sanat dalını layıkıyla idrâk edebilmek için kâğıdın icâdından önceki dönemlere ve bu dönemlerde kullanılan yazı malzemelerine de bakmak faydalı olacaktır. Bunun için Türk Cilt Sanatı Tarihi araştırmalarını konu alan bilimsel ve akademik yayınların incelenmesi gerekmektedir. Bu noktada yazımızın nihai gayesi, efrâdını câmi, ağyârını mâni bir bakış açısıyla, cilt sanatı hakkında teferruata girmeden genel bilgiler vermek, ecdâdımızın bizlere emânet olarak bıraktığı kültürel mirasın zenginliğini ve estetik boyutlarını kavramaya çalışmaktır.
Cilt (Cild), Arapça’da “deri” anlamına gelir. Bir kitabın sahifelerinin dağılmasını engellemek ve ömrünün uzun olmasını sağlamak için muhafaza amacıyla yapılan kapaklara cilt, teclid (ciltleme) işini yapanlara ise mücellid (ciltçi) denilmektedir. Bu sanatta kullanılan ana malzemenin deri olması münasebetiyle Arapça “cild” ifadesi yaygınlık kazanarak günümüze gelmiştir.

Baktığınızda, pek çok estetik unsuru müşahede edebileceğiniz cilt kapaklarının ilk örnekleri MS VII. yüzyıla ait bir Uygur cildi olup, Karahoço kazılarında Albert von Le Coq tarafından bulunmuştur. Uygurlu sanatkârlar ile ciltçilik Çin’i de etkisine alarak oradan İran’a geçmiştir. IX. Yüzyılda da Halife Mutasım-Billâh devrinde Samarra’ya giden Uygur Türkleri bu ülkelerde ciltçiliğin gelişmesine katkıda bulunmuşlardır. Aynı yüzyılda Mısırlı Koptlar’ın da ciltçilik noktasında çalışmaları olduğu, sanat tarihçileri tarafından ifade edilmektedir.

Türklerin İslâmiyet’e geçmeye başlamalarıyla birlikte cilt sanatı da büyük bir gelişim katetmiştir. Müslümanların vahiy ekseni etrafında kitaba ve yazıya mukaddes bir önem atfetmeleri, ilâhi kelâm olan Kur’an-ı Kerim’in kitap haline getirilerek tüm insanlığa ulaştırılması ihtiyacını belirlemiştir. İşte bu anlayış ilâhi kelâmın en güzel şekilde yazılmasını telkin ederek; hüsn-ü hat’ın, en güzel şekilde okunarak; dinî musîkînin, en güzel şekilde tezyîn edilmesini telkin ederek de; tezhip ve cilt sanatının oluşmasına zemin hazırlamıştır.

İslâmî anlayışın Hz. Peygamber döneminden itibaren yerleşmesiyle birlikte sanatın ve sanatkârın konumu da şekillenmeye başlamış, birtakım ontolojik ve sosyolojik yaklaşımlar belirmiştir. Kimi araştırmacılara göre İslâmiyet’in ilk yıllarında puta tapıcılığın yaygın olması resim ve tasvir noktasında Müslüman sanatkârların tavırlarında belirleyici olmuş, fakat bu konuda ilâhi otorite tarafından kesin bir tavır koyulmadığı ifade edilmiştir. Sonraki dönemlerde ise Müslümanların tevhit inançlarının kökleşmesi ve puta tapıcılığın bitmesiyle birlikte kainatı olduğu gibi kopyalama kaygısı taşıyan Batı resmine karşın Müslüman sanatkâr, fanî olma şuuru ile kainattaki eşyayı ve insanı belli bir üslûp içinde, perspektiften uzak resmederek minyatür sanatının İslâm yazmaları içinde neşvü nema bulmasını sağlamıştır. Böylelikle hat, tezhip, minyatür, cilt ve ebrî gibi kitap sanatlarında üslûplaştırma (stilizasyon) temel etkenlerden birisi haline gelmiştir.
Yine aynı anlayış etrafında Müslüman sanatkârlar, İslâm coğrafyasındaki ilmî hareketlilik içerisinde, yazmaların kapaklarına mücerret bir medeniyet nakşetmişlerdir. Taşkent, Buhara, Herat, Semerkant, Tebriz, İsfahan, Bağdat, Şam, Mekke, Medine, Kahire, Endülüs, İstanbul gibi ilim merkezlerinde farklı yüzyıllarda meydana gelmiş muhtelif üslûplarla karşımıza çıkar. Hatayî (Kâşî, Horasan, Buhara ve Dıhlevî), Herat (Herat, Şiraz, İsfahan), Arap (El-Cezire, Halep, Fas), Rumî (Selçuk), Memlûk (Mısır), Türk (Diyarbakır, Bursa, Edirne, İstanbul, Şükûfe, Rufan ‘Lake’, Barok), Magrıbî (İspanya, Sivilya, Fas), Lâke (İran, Hint) ve Buhara-yı Cedîd belli başlı cilt üslûpları olarak kaynaklarda geçmektedir. Uygurlar, Emeviler, Abbasiler ve Memlûklüler’den sonra, Selçuklularla Anadolu’ya intikal eden cilt sanatı gelişimini her geçen zaman diliminde sürdürmüştür.

Türk cilt sanatı, en mükemmel çağını Osmanlı’da yaşamıştır. Az evvel arz ettiğimiz İslâm estetiği (bediiyat) bakış açısını en iyi algılayan Osmanlı toplumu kültürde ve sanatta özellikle İstanbul’un fethiyle birlikte muazzam bir yükselişe geçmiştir. Çağ kapatıp çağ açan, ‘Doğu'nun Rönesansı’ olarak tarih sayfalarına geçen İstanbul’un fethi, ilim, kültür ve sanatta da bir Rönesans’a vesile olmuştur. Muzaffer komutan Fatih Sultan Mehmet Han’ın İstanbul merkezli olarak tüm Osmanlı muhitlerinde başlattığı kültürel ve sanatsal açılımlar fevkalâde önemlidir. Bu bağlamda Doğu'dan ve Batı'dan sanatkârlar, alimler getirtilerek şehir adeta bir şantiyeye çevrilmiş, imâr faaliyetleri sultan tarafından “büyük cihat” olarak telâkki edilerek ortaya konulmak istenen cihân-şümûl devletin başkenti olacak Konstantinapol (İstanbul)’ün her dil, din ve renkten müteşekkil bir kültür başkenti yapılması hedeflenmiştir.

Fâtih Sultan Mehmet kitap sanatlarına da oldukça meraklıydı. Sarayda şöhretli ressamlarla nakkaşlardan oluşan bir Nakkaşhâne (Nakışhâne) kurdurup, Edirne ve Anadolu’nun en hatırı sayılır hattat, müzehhip ve nakkaşlarını getirterek bunların başına dönemin ünlü nakkaşı Baba Nakkaş’ı koyduğu malûmdur. Nakkaşhâne geleneği Timurlu Sarayı ve Anadolu Selçukluları’ndan beri süregelmiştir. Özellikle hükümdar saraylarında görülen bu geleneği Osmanlı sultanları da devam ettirmişler, Edirne ve İstanbul merkezli faaliyet gösteren nakkaşhâneler özellikle saray eşrâfına hat, minyatür, tezhip ve cilt sanatını yansıtan pek çok nadide yazma eserler takdim etmişlerdir. Cilt sanatı, Osmanlı’da en üstün dönemini 15. yüzyıl (Klâsik dönemin başlangıcı) ve 16. Yüzyılda (Klâsik Dönem) yakalamıştır. Her sanat biriminde olduğu gibi cilt sanatı da devletin siyasî ve iktisadî gücüyle bağlantılı olarak toplu bir orkestrasyon halinde gelişme göstermiştir.

Osmanlı ciltçiliğine başlangıç olarak kabul edilen Anadolu Selçuklu ciltçiliğinin en erken örnekleri, XII. yüzyıl sonlarına aittir. Açık ve koyu kahverengi deriden yapılan Selçuklu ciltlerinde, genellikle yuvarlak şemse içinde rumilerden oluşan kompozisyonlar görülür.  geliştirmeye başlamıştır. Bu dönemde siyah, kahverengi, kırmızı ve vişne renkleri tercih edilmiştir. Şemseler oval ve salbeklidir. Şemse ve köşebentlerde stilize motifler görülür.

II. Bayezit döneminde, ciharguşe olarak adlandırılan iki renkli, küçük kareli ipekli kumaşlardan yapılmış ciltler görülmektedir.

XVI. yüzyılda Osmanlı Devleti’nin klâsik döneminde cilt sanatı da gelişmiş örneklerini vermiştir. Mücellitbaşı Mehmet Çelebi, Süleyman Çelebi, Mustafa Çelebi gibi sanatçılar cilt sanatının en güzel örneklerini vermişlerdir.
Ciltçilik XVIII. yüzyılda, özellikle III. Ahmet ve sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın isteğiyle yeni bir canlanma dönemine girmiştir. Bu yüzyılın cilt ustası Ali Üsküdarî’dir. XIX. yüzyıl ciltlerinde görülen, Barok ve Rokoko etkisi, Türk cildinde eski özelliklerin yitirilmesine neden olmuştur.

Klâsik bir cildin bölümlerini, 1. kitabın alt ve üstünü örten ve kenar çıkıntıları olmayan alt ve üst kapaklar, 2. Kitabın arkasını örten, bugünkülere benzemeyen düzlükte dipsırt, 3. kitabın ağız kısmını örten, alt kapağa bağlı, üst köşe ucu üst kapakla kitabın iç kapağı arasına giren “miklep”, 4. miklebin kapağa bağlandığı, miklebe hareket edebilme imkânı sağlayan “sertap” kısmı oluşturmaktadır. Bunlara ilâveten yazma eser ciltlerini yıpranmaktan koruyan ve “cilbend” adı verilen kap ile, “şiraze”yi de ekleyebiliriz. Şiraze, kitabın yapraklarını muntazam bir şekilde tutan örgü anlamına gelir.

Cilt kapakları üzerindeki tezyini unsurlar da bu sanatın önemli bir yönünü teşkil eder. Müslüman sanatkârın estetik algılayışı birbirinden müstesna motifler ile stilize edilerek yazma eserlere mücerred bir medeniyet bahşeder. Nice el yazması Kur’an-ı Kerim’ler, Dalâ’ül-Hayrat’lar, Risâleler muhtelif tarzda malzeme ile tezyin edilerek günümüze kadar ulaşmıştır.

Ciltler, eskiden kullanılan malzemeye, taşıdıkları sanat değerine ve süsleme unsurlarına göre isimlendirilmişlerdir. “Ebrî, çarkuşe cilt, rugan, zerduva, kumaş cilt, gömme, yekşah cilt, zilbahar, kafes, mülevven cilt” gibi isimlendirmeler bunlardan bazılarıdır.

Cilt kapağının etrafına çerçeve gibi ince yahut geniş bordürler çekilerek yapılan kısımlara “zencirek”, kapağın köşesine yapılan bezemeye “köşebend”, ortadaki bezemeye de “şemse” tâbir olunur. Bu bezemeler de her dönemde farklı karakteristik özellikler teşkil etmiştir. Bu bezemeler içerisinde şemse motifi belki de en ön plâna çıkan motiftir. Şems, Arapça’da güneş demektir. Kimi şemselerin dendanlarına çekilen ince tığlar ise güneşin ışıklarını simgeler. Şemseler, Selçuklu ve XVI. Yüzyıla kadar Osmanlı ciltlerinde umumiyetle yuvarlak yapılmıştır. XVII. yüzyıldan itibaren beyzî şemselere rastlanır. Şemse, salbekli şemse, mülemma şemse, alttan ayırma, üstten ayırma, mülevven, soğuk, müşebbek ve katı şeklinde çeşitlere ayrılmaktadır.
Türk ciltlerinde genellikle şemse ile köşebent arasındaki bölüm boş bırakılmıştır. Selçuklu ve öncesindeki dönemlerde cilt kapaklarındaki motifler hendesî (geometrik)’tir. Osmanlılar’da ise tercih edilen motifler daha ziyâde kolaylıkla işlenebilen ve sanatta bir gelenek halini almış hatayî, rumî, bulut, penç ve yaprak gibi motifler terkib edilmiştir.

Son tahlilde, cilt sanatının bugünlere ulaşmasında Osmanlı sarayının etkisi büyüktür. Minyatüre göre bu sanat dalı saray dışında da rağbet görmüştür. Evliyâ Çelebi’nin aktardığına göre XVII. yüzyılda yalnız İstanbul’da 10 cilt atölyesinde 300 ciltçi çalışmıştır. Eski ciltlerin 10 altından 1000 altına kadar değer bulduğu devirler olmuş, kıymetli taşlarla süslü ciltler daha büyük fiyatlarla satılmışlardır. Ecdâd yadigarı, babadan oğula kalan paha biçilmez bu cilt kapakları kültürel miras olarak evleri, müzeleri ve yazma eser kütüphanelerini süslemişlerdir.

Cumhuriyet döneminde, tüm dünyada olduğu gibi, ülkemizde de ciltçilikte makineleşmeye gidilmiştir. Okuma yazmanın mecburi oluşu, okuyucu sayısının fazlalaşmasına bağlı olarak artan talep ancak makine cildi ile karşılanmıştır. Bu devirde cilt sanatı üzerinde çalışan kurumlarımız İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü ile Tatbikî Güzel Sanatlar Yüksek Okulu iken, günümüzde bu sayı artmıştır. Özellikle kimi üniversitelerin güzel sanatlar fakülteleri ile sosyal bilimler enstitülerinde, belediyelerin halka açık kurs merkezlerinde ve vakıfların bünyelerinde cilt sanatı üzerine çalışmalar tertiplenmektedir.

Bu çalışmalar bünyesinde kimi kurum ve kuruluşlar ile cilt sanatına gönül vermiş bazı isimleri burada zikretmemiz gerektiğini düşünüyorum. Evvelâ, Süleymaniye Kütüphanesi’nin büyük mücellid, cilt sanatı duayeni İslam Seçen hoca öncülüğünde gerçekleştirilen restorasyon ve cilt kursları önemsenmelidir. Hakezâ, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Marmara Üniversitesi, Sakarya Üniversitesi, Selçuk Üniversitesi gibi üniversitelerin sosyal bilimler enstitülerinde cilt sahasında yapılan yüksek lisans ve doktora çalışmaları desteklenmelidir. Ayrıca İstanbul Büyükşehir Belediyesi Sanat ve Meslek Eğitimi Kursları (İSMEK) bünyesinde verilen eğitimlerin de cilt sanatının öğrenimine katkı sağladığı unutulmamalıdır.
Kaynaklar:
  1. Abut, Mualla. “Turkish Bindings”. Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu Belleteni. Sayı.181, 1957, ss. 25-26.
  2. Aksoy, Şule. “Kitap Süslemelerinde Türk Barok-Rokoko Üslûbu”. Sanat. Sayı.6, 1977, ss.126-136.
  3. Mustafa Ali. Menakıb-ı Hünerverân. İstanbul: Matbaa-i Âmire, 1926.
  4. Arıtan, Ahmet Saim. “Ciltçilik”, İslâm Ansiklopedisi. C.7, İstanbul: Türkiye Diyânet Vakfı Yayınları, 1993.
  5. Arseven, Celal Esad. “Cild-Eski Türk Cildleri”, Sanat Ansiklopedisi. C.1, İstanbul: MEB Basımevi, 1950.
  6. Aslanapa, Oktay. “The Timurid and Herat Bookbindings With Original Inscription in the Libraries of Istanbul”, Fifty International Congres of Turkish Art. Budapest: Academia Kiado. 22-27 September 1975, ss. 12-17.
  7. “Osmanlı Devri Cilt Sanatı”. Türkiyemiz. Sayı. 38, 1982, ss. 12-17.
  8. Bayraktar, Nimet. “Yazma Eserlerin Değerlendirme Ölçüleri ve Sanat Değeri”. Türk Kütüphaneciler Derneği Bülteni. Sayı. 19/4, 1970, ss.321 327.
  9. Binark, İsmet. “Türk Kitapçılık Tarihinde Cilt Snatı”, Türk Kültürü, Sayı 3, 1965.
  10. Türk Cilt Sanatı. Ankara: Milli Kütüphane Yayınları, 1968.
  11. Çığ, Kemal. Türk Kitap Kapları. İstanbul, 1971.
  12. Klâsik Türk Cild Sanatı Duayeni İslam Seçen 45. Sanat Yılı Etkinliği. Ed. Gürcan Mavili, İstanbul: İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 2008.
  13. Mavili, Gürcan. Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki 13. ve
  14. Yüzyıllara Ait Cilt Sanatı Örnekleri. (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi) İstanbul: Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2002.
  15. Özen, Mine Esiner. Türk Cilt Sanatı, Ankara: Türkiye İş Bankası Yayınları, 1998.
  16. Tekin, Şinasi. Eski Türklerde Yazı, Kağıt, Kitap ve Kağıt Damgaları, İstanbul 1998.
  17. Ünver, A. Süheyl. “Türk İnce El Sanatları Tarihi Üzerine”. Atatürk Konferansları I.Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları,1964. s.103-153.
* Araştırmacı Kütüphaneci, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü İslâm Sanatları Ana Bilim Dalı MA.

İSMEK El Sanatları Dergisi 7 İNDİR

Bu yazı 3070 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK