Makale

Âsâr-ı Kadîme

  • #


Yazı: Hatice ÜRÜN*

Geçmişin izlerini ararken, eski zamanın seslerini işitmek, her parçanın lisan-ı halini dinlemek… Nadir olana sahip olma isteği, bilginin göz zevkiyle buluşması… Sermayesi ise geçmişe saygı ve merak; işte Âsâr-ı Kadîme…

Biçim, malzeme, işçilik itibariyle eşine az rastlanan ve bir sanat değeri olan taşınabilir her türlü eşya “antika” olarak nitelendirilebilir. Günümüzde antika terimi, tarihi değer taşıyan en az 100 yıllık sanat eserleri için kullanılırken çok önemli bir sanatçının sınırlı sayıda ürettiği bir eser de antika yani “âsâr-ı atîka” kapsamına girebiliyor.

Eski eser manasına gelen “âsâr-ı kadîme” ise taşıdığı özelliklere göre sınıflandırılır. Fransa’ya ait bir antika, Napolyon 15. Louis dönemi antikası, İngilizlere ait bir obje, dönemin kral veya kraliçesinin adını taşıyan Victoria ya da George antikası, Osmanlı Devleti’nde Sultan III. Selim dönemine ait çeşm-i bülbül gibi ünlü bir kişiye veya tarihsel bir döneme ait antikalar bir grup oluştururken yapıldığı yerin ismiyle anılan Beykoz porselenleri ve cam eşyası, Tophane mangal ve lüleleri, İznik çinisi, 18. yüzyıl ve 19. yüzyıl Kütahya seramikleri ve Çanakkale seramikleri ise başka bir grubu oluşturur.

Üzerindeki işçiliğe göre Neoklasik, Rokoko, Art Nouveau diye anılan antikalar yine bir grup içerisinde ele alınırken, bir diğer gruplama ise hüsn-i hat, tombak, sedef, tuğralı gümüş, seladon gibi işin çeşidine göre yapılır.


İnsanlık Tarihi Kadar Eski Bir Uğraş: Antika Koleksiyonculuğu

Kendine has kokusuyla bir döneme şahitlik yapmış antikalar, maddi değerlerinin yanı sıra geçmişten günümüze taşıdıklarıyla da önemlidir. Herhangi bir antikacıya girdiğinizde eski zamanları anlatan eşyalara rastlarsınız. Her eşya kendi hikâyesini anlatır, bir şeyler fısıldar kulağınıza. Sedef işinden bir beşik; düşünsenize kaç bebek o beşikte büyümüş, kaç anne ninniler söylemiş, kaç uykusuz geceye şahit olmuştur o beşik? Ya da tik tak sesleriyle, sahiplerine acı tatlı anlar getiren ve nice kavuşmalar için sürekli yoklanan saatler?

Bir çağın, bir devrin, bir kültürün belgesi niteliğindeki antika eserlerin koleksiyonculuğu, insanlık tarihi kadar eskidir. Asurlular döneminde Bağdat’ta antikacılar olduğu, Eski Mısır’da Firavun’a daha önceki dönemlere ait antika hediyeler verildiği, yine ölen firavunun yanına değerli eşyalarının konulduğu kayıtlarda mevcuttur. Antikaların görsel zevkin ötesinde tarihi değerleriyle de ilgilenildiği İngiltere'de, 16. yüzyıldan sonra ülkenin tarihi geçmişine ışık tutan antikalar toplanmaya başlamıştır. 1857'de Londra'da, 1863'te Viyana'da, 1882'de Paris'te ve 1897’de New York'ta dünyanın en çok tanınan antika koleksiyonu müzeleri açılmıştır. Ülkemizde ise 16. ve 19. yüzyıllara ait Osmanlı dönemi antika eserleri Topkapı Sarayı Müzesi’nde; arkeolojik eserler Vehbi Koç Vakfı’na bağlı Sadberk Hanım Müzesi’nde; hat ve resim üzerine eserler Sakıp Sabancı Müzesi’nde; ağırlık ve ölçü üzerine eserler Suna ve İnan Kıraç Vakfı’na bağlı Pera Müzesi’nde; seramik üzerine olan parçaları Antalya Kale içindeki Akdeniz Medeniyetleri Müzesi’nde bulmak mümkündür.

20. yüzyıla gelindiğinde antika koleksiyonculuğu büyük rağbet gören bir uğraş haline gelmiş hatta antika eserler çoğu kişi ve kurum tarafından yatırım aracı olarak görülmeye başlamıştır. Günümüzde alım satım ile ilgili uluslararası şirketler tarafından müzayedeler gerçekleştirilmekte, eserler daha geniş pazarda şöhret kazanmakta ve rekor denebilecek fiyatlara satılmaktadır. Türkiye, İlkçağ, Bizans, Doğu Roma, Osmanlı, Türk ve İslam eserleri bakımından en zengin koleksiyonlara sahip ülkelerden biridir.

Osmanlı lisanıyla âsâr-ı atîka (antika eser) ve âsâr-ı kadîme'nin (eski eser) bu kadar önem kazanmasının başlıca sebeplerinden biri gelişen teknoloji karşısında el işçiliğinin neredeyse bitiyor olmasıdır. Sanayi makinelerinin fabrikasyon üretimi, sanat ve estetik zevkin değerini yitirmesi, eşyanın daha çok işlevselliğinin ön plana çıkması, daha hızlı zamanda daha çok para kazanma isteği ve güzele duyulan özlem de yine günümüzde antikanın değerini artırmıştır. Her eski eşya antika mıdır? Elbette ki olamaz. Eski eşya aranıldığında daha kolay bulunan, taşınması ve ucuz olması sebebiyle tercih gören, sanat ve estetik olarak bir kaygı güdülmeden yapılan, günlük hayatta çokça kullanılan eşya sınıfıdır.


Merakın Mesleğe Dönüştüğü Nokta: Antikacılık

Antika toplayan, ticaretini yapan, satan ve satın alan kişilere “antikacı” denilmektedir. Antikacıların arkeoloji, sanat tarihi ve tarih konularında bilgi sahibi olmaları gerekmektedir. Ülkemizde antikanın meslek haline gelmesi 19. yüzyıla dayanır. Antika satışı ülke içinde yapılmakta, koleksiyoner çağdaş bir resim alsa dahi ülke dışına çıkarmak istediğinde Ayasofya Müzesi’ne başvurup onay almaktadır. Ayrıca antikacı bizim kültürümüze ait bir eşya ya da objenin yabancılara gitmemesi konusunda hassasiyet göstermelidir. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu ile yeraltı, yer üstü, su altı taşınır ve taşınmaz eserler koruma altına alınmıştır.

Eski eser ticareti, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle yapılmaktadır. İstanbul’da Kapalıçarşı, Nişantaşı, Kadıköy, Tophane, Üsküdar ve Mecidiyeköy’de bu işle meşgul olan esnaflar hâlâ mevcuttur. Çoğu esnaf bu işe geçmişin kokusunu duymak, eski zamanların sesini işitmek ve aynı zamanda para kazanmak için başlamış, işin sermayesi olarak da geçmiş yıllara duydukları merak ve saygıyı göstermişlerdir.

Antika işiyle uğraşmak isteyenlerin maddi imkânlarının iyi olması gerekir. Antika pahalı bir uğraş olduğu için beklenmedik yerden iyi bir sanat eserine rastlayınca ani karar vermek gerekeceğinden maddiyatın hazırda bulunması şarttır. Bu işle ilgilenmek için öncelikle geçmişe ilgi, sabır, zaman, bilgi, estetik anlayış ve merak gerekir. Antika koleksiyoncusu öncelikle neyin koleksiyonunu yapacaksa onunla ilgili bulabildiği kadar kaynak bulup kitap okumalı ve koleksiyonculuğa öyle başlamalıdır. Bu gazoz kapağı da olabilir, madalyalar da, fermanlar da olabilir. Eğer bilgisi yoksa aynı eserden fazlaca toplar ve elindekiler eşya yığını olmaktan öteye geçemez. Koleksiyoncuların en çok ilgilendikleri antikalar şunlardır: cam eşya, saatler, metal eşya (altın, gümüş, kral madeni, pirinç), mobilya, seramik, porselen, halı ve kilimdir. Ülkemizde ise kartpostallar, çeşitli ünlülerin mektupları ve zarfları gibi kâğıt üzerine koleksiyonlar da fazlaca toplanır. Resimler, hat eserleri ve tombaklar daha çok görsel amaçla alınır.


El İşçiliği ve İnce Bir Zevkin Ürünü Osmanlı Antikaları

El işçiliği ve estetik açıdan en iyi antika Osmanlı dönemi antikalarıdır. 16. Yüzyıl Kanuni döneminden Sultan III. Murat döneminin sonuna kadar olan yıllarda Osmanlı döneminin en önemli, en muhteşem sanat eserleri meydana gelmiştir. Ganimet ve savaş gelirlerinden Topkapı hazinesi dolmuş ve nakkaşhaneler kurulmuştur. Osmanlı sanatlarını bugünlere taşıyan ustaların işleri, bu atölyelerden çıkmıştır. Bu atölyeler için İran’dan gelen ustalar, dönemin sanatçılarına eğitim vermiş ve özgün tasarımlar meydana gelmiştir. Bu desenler geleneksel sanatlara, cilt kapaklarına, Bursa’da dokunan çatmalara, İstanbul’da dokunan kemha kumaşlarına, kaftanların üzerindeki nakışlara ve tombaklara yansımıştır. O dönemin eserleri Osmanlı Devleti’nin en büyük ve en muhteşem antikalarıdır. Aynı dönemlere ait Fransız ve Rus antikaları da kıymetlidir. Fransızlar mobilya, varak ve bronzda; Ruslar gümüş, altın ve resimde çok iyi örnekler vermiştir. İngilizler antika konusunda en meraklı, antika koleksiyonerliği ve korumacılığında en başarılı ülkedir.

Âsâr-ı Kadîme’de Aykırı Parçalar

Âsâr-ı kadîmede en önemli eser “aykırı parça” olarak anılır. Bu parça kendi döneminin en nadir, en gösterişli ve en önemli eseridir. Sahibi için gerek parasal gerekse manevi anlamda bir cevherdir. Buna örnek olarak Osmanlı tombak şerbetlik, Beykoz piştov gülabdan, Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait Necefli maşrapa, Mevlevi bir ustanın yaptığı bir saat sayılabilir.

Tombaklar

Altın her çağda çok değerli ve az bulunan bir metal olduğundan her eşya altından yapılamamış, onun yerine tombak eserler kullanılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nda en çok iki alanda tombak kullanılmıştır. Bu alanlardan ilki leğen, ibrik, kapaklı sahan, maşrapa, kahve stili, gülabdan, fincan zarfı, kandil, tas, güğüm, buhurdan gibi günlük eşyalardır. Bir diğeri ise miğfer, kalkan, at koşum takımı, kılıç, tören alemi gibi askeri malzemelerdir.

Tombak Şerbetlik

Yukarıda sağda görülen 18. yüzyıl sonu 19. yüzyıl başı yapılmış şaheser nadide bir şerbetlik. Yüksekliği 70 cm. Dövme tekniği ile bakırdan yapılmış, kakma kabartma tekniği ile yukarıdan aşağıya doğru dilimlenerek, üzeri yaprak ve çiçek motifleriyle bezenmiştir. Kapak tutamağı gerçek bir çiçek gibi nakşedilmiştir. Kolay taşınabilmesi için yapraklardan oluşan kulpların üstüne ve musluğuna birer kuş kondurulmuştur. Bu desenler bu şahesere hayat vermiş, kuşlar şerbet içmeye gelmiş şekildedir. Üç pençe ayaklı geometrik şekillere benzemiş tombak kaidesi bu ihtişamı bütünler.


Beykoz Camları

Osmanlı cam sanatı, 18. yüzyıl sonları ve 19. yüzyıl başlarına doğru Sultan III. Selim’in Mehmed Dede isimli bir Mevlevi dervişini cam sanatını öğrenmek ve geliştirmek üzere İtalya’ya göndermesiyle gelişmiştir. Mehmed Dede, Avrupa’da Venedik cam işçiliği tekniğini öğrenip geliştirdikten sonra Beykoz’da bir imalathane kurmuş ve üretime başlamıştır. Sarayın desteğiyle bu imalathanede saydam ve süt renginde (opalin) billur su bardakları, kâseler, koku şişeleri, laledanlar, çeşm-i bülbüller, şekerlik ve çiçeklikler, tabak ve vazolar üretilmiştir. Antika piyasasında Beykoz işi olarak bilinen bu cam eserler, altın yaldız ve boya kullanılarak çiçek motifleriyle bezenmiş, opalin gülabdanlar kuş şeklinde yapılmıştır. Zaman içinde Paşabahçe, Çubuklu ve İncirliköy’de de cam atölyeleri açılmıştır.

Beykoz Gülabdan

Gülsuyu serpmek için kullanılan, dibi ve gövdesi geniş, ağzı dar kaplara “gülabdan” denir. Gülabdanlar metalden yapıldığı gibi cam ve seramikten de yapılır. Yuvarlak tabanı içinde armudi gövdesi mevcuttur. Gövde yukarı doğru sivrilerek gülabdanın boğaz kısmını meydana getirir. Gülsuyunun akacağı tepe kısmı çoğunlukla gül motifli süzeklidir. Cam ve seramik olanlarınsa tepesi düz ve küçük deliklidir. Bu süzek ya da delikli tepelikler gövdeden ayrı bir parça olup gülsuyu doldurulduktan sonra tıpa gibi yerleştirilir. Elma veya diğer meyve resimleriyle süslü olanları vardır, ayrıca hendesi nakışlı olanları daha nadir olduğu için daha kıymetlidir.


Osmanlı Saat Şaheseri

Eski çağlarda Mezopotamya, Mısır, Suriye, Helenistik ve Roma medeniyetleri önce güneş saati, sonrasında da kum saati kullanmıştır. İslam dininde namaz saatlerini ayarlamak için güneş saati tercih görmüş, Abbasi Halifesi Harun’ür- Reşid devrinde (807) ilk çalar saat kullanılmıştır. 12. yüzyıl sonlarında Avrupa’da mekanik saat kullanılmaya başlanmış, 13. Yüzyıl sonlarında Fransa’da zemberekli saatler yapılmıştır. “İskelet Saat” olarak da anılan zarfsız saat tarzı, Osmanlı Mevlevi saat ustaları tarafından 19. yüzyıl boyunca imal edilmiştir. Saatin bütün makine aksamı olan çarklar, tomurcuklar, eşapman, zemberek, sarkaç, balans gibi parçaları gözler önündedir. Ahşap ya da maden tabanlı genellikle ayarlanabilir 4 ayaklı iskelet üzerine tozdan korumak amaçlı bir fanus içinde olması saatin bütün ayrıntılarının gözle seyrini mümkün kılar. Sultan II. Mahmud döneminde yaşamış saat ustaları Esseyid-El Hac Dürri, Ahmed Gülşeni, Ahmed Eflaki Dede ve oğlu Hüseyin Haki, Mehmed Şükrü gibi Mevlevi ustalardır.

Özellikle Ahmed Efkani Dede, Mevlevi saatçiler arasında en tanınmışıdır. 18 yaşında Yenikapı Mevlevihanesi’nde Mevlevi çilesini doldurduktan sonra “Dede” olmuştur. 1840 yılında Sultan II. Mahmud türbesi yanında Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılan muvakkithanenin ilk muvakkidi olmuştur. Kendi imzasıyla bilinen 11 saat ve Mevlevi külahı şeklindeki saatleri, Topkapı Sarayı ve Dolmabahçe Sarayları’nda yer almaktadır. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu büyük ustası 1876 tarihinde vefat etmiştir.

Mehmed Şükrü de Ahmed Efkani Dede’nin öğrencisidir. 1853 tarihinde oval tabanlı dört ayak üzere yükselen makine üzerinde iki ayrı saat kadranı kullanarak çok hünerli bir saat yapmıştır. Bu iki kadrandan biri alaturka zamanı, diğeri de alafranga zamanı gösterir. Saatte yeni teknikler oluşturmuş, iki kadran arasında yaptığı bu saatinde nadide “Mehmed Şükrü 1269” imzası ve tarihi yer alır.

Solda görülen Mehmet Şükrü imzalı iskelet saat beş kadrandan oluşmaktadır. 4 ayaklı dikdörtgen taban üzere yükselen makine üstünde 5 ayrı saat kadranı mevcuttur. Bu kadranlardan biri saati, biri günleri, biri ayları, diğeri İslami ayları, son kadran da eski Türkçe günleri gösterir. Saatin en üst kısmında kartuş içinde saati yapanın imzası ve eserin tarihi yer alır. Yine bu kartuş içinde “Mehmed Şükrü min telamiz-i Ahmed Dede” ifadesi mevcut olup saat üzerinde yazının hattatı Ziya Efendi’dir.

Osmanlı’da Hat Sanatı

Osmanlı padişahı II. Bayazıd’ın hat hocası olan Şeyh Hamdullah, “Aklam-ı Sitte” denilen ve sülüs, nesih, muhakkak, reyhanî, tevkii ve rık’a yazı türlerinden yeni bir yazı türü ortaya çıkarmıştır. ŞeyhHamdullah’ın üslubunu oğlu ve öğrencisi hattat Mustafa Dede sürdürmüş ve 16. yüzyılda “Karahisari” olarak tanınan hattat Ahmed Şemseddin, sülüs, reyhanî ve muhakkak yazıyı geliştirerek kendine has bir yazı çeşidi oluşturmuştur. 17. yüzyılda hattat Hafız Osman ile birlikte hat sanatı zirveye ulaşmıştır. Hafız Osman nesih yazıyı geliştirmiş, Sultan II. Ahmed ve II. Mustafa’nın hat hocalığını yapmıştır. Sonrasında Ünyeli İsmail ve kardeşi Mustafa Rakım, Mehmed Esad Yesari ve oğlu Yesarizade Mustafa İzzet; 19. yüzyılda ise Mahmud Celaleddin, Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Sami Efendi ve Şevki Efendi gibi isimler hat sanatının en önemli isimleri olmuştur. 19. yüzyılda, çok büyük ebatta ve çok sayıda yazılmış, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in dış görünüşü ve vasıflarını anlatan Hilye-i Şerif örnekleri vardır.

Hattatların kullandığı araç ve gereçlerin Osmanlı el sanatlarında önemli bir yeri vardır. Ahar yapımına hazır hale getirilecek el yapımı kâğıtlar, mürekkep yapmak için havanda is mürekkebiyle dövülen Arap zamkı, hokka ve kamışın içinde saklandığı divitler, kamış ucunu kesmede kullanılan makta ve kalemtıraşlar, yazılan Kur’anı Kerim’i saklamak için muhafazalar, bunların yapımı için çalışan sanatkârların oluşmasını sağlamış, hat eserleri kadar bu eşyalar üzerindeki desen ve işçilikler de hayranlık sebebi olmuştur.


Osmanlı’da Gümüş

Beyaz renkte ve parlak olan bu maden ilkçağlardan beri bilinmekte, özellikle süs eşyalarında kullanılmaktadır. Gümüşün ince yapraklar haline getirilerek başka bir madde üzerine kaplanması tekniği çok eskidir. Doğrudan gümüş eşyalar ise kazıma, kabartama, kakma teknikleriyle süslendiği gibi, gümüş levhaların kafes gibi kesilerek (acur) süslemesi, gümüşün tel haline getirilerek lehimlerle istenilen motiflerin yapılması (telkari) ve gümüş üzerine kazınan motiflerin kükürt ve maden karışımı bir madde doldurularak perdahlanması sonucu siyahlaşması (savatlama) teknikleri ile süslenir.

Saray nakkaşhanelerinde 15. yüzyılda gümüş eserler üretilmiştir. 1433 yılında Edirne Sarayı’nda II. Murad döneminde altın yaldızlı tepsilerde yemek sunulduğu, kadehlerin gümüş olduğu Bertrondon de la Brocquiere’de mevcuttur. Fatih Sultan Mehmet devrinde sarayda padişah ve kazaskerin altın, vezirlerin gümüş, askerlerinse normal kaplarda yemek yediği İtalyan tüccar Lacopo de Promontorio tarafından ifade edilmiştir. III. Murat döneminde ise askerlerin masraflarını karşılamak için sikke kestirmek üzere saray hazinesindeki altın ve gümüşlerin eritildiği, değerli taş kakmaların söktürüldüğü bilinmektedir. Bu sebepten ötürü 16. yüzyıla ait az sayıda gümüş günümüze kadar ulaşabilmiştir.

İznik seramiklerinin biçim ve desenlerini tekrarlayan gümüş eserler, merkezi düzende veya şemseler içinde rumi – palmet kompozisyonları, dal kıvrımları arasında hayati çiçekleri, saz yaprak motifleri mevcuttur. 17. yüzyıldan günümüze, özellikle türbelere vakfedilen gümüş kandil ve mihrap şamdanları, bezemesiz düz yüzeyleri ve yalın formlarıyla dikkat çekmektedir.18. yüzyıldan itibaren Avrupa’nın etkisiyle klasik Osmanlı form ve desenlerinin yerini Varak ve Rokoko formları almıştır. Kabarma tekniğinde güller, Osmanlı devlet arması, mimari kompozisyonlar, dökümle yapılmış çiçek, kuş ve hayvan biçiminde tutamaklar bu dönemin eşyalarında yaygın olarak kullanılmıştır. 19. Yüzyıl sonlarında Van yapımı savatlı gümüşler manzara ve bitkisel bezemeli desenler kullanılmıştır.

Osmanlı’da Sedefkârlık

Sıcak denizlerde bulunan istiridye türünden deniz kabuğunun ya da akıntılı sularda tuz, kireç ve fosfordan oluşan kalker bir maddenin ahşap süslemeyle uygulanma işlemidir. Sümerlilerde sedefin traş edilerek ahşaba uygulandığı, Uzakdoğu ve Güney Asya’da sedef süslemelere rastlanıldığı bilinse de sedef en yaygın olarak Osmanlı sanatında görülmektedir. Edirne’deki Bayazıd Camii’nin kapı kanatlarında, 16. yüzyılda kapı, pencere ve dolap kanatları, kürsü, çekmece, Kur’an mahfazası, rahle, masa, koltuk, kanepe gibi mobilyalarda, tütün tabakası, kahve takımı, silah kabzası vs. tüm ahşap eşyalarda sedef çokça kullanılmıştır. Beyaz arusek, çöp, ters sedef olmak üzere çeşitlenir. Beyaz sedef, çift kabuklu ve daha düzdür. Arusek sedef tek kabuklu ve açık pembe, mavi, yeşil tondadır. Çöp sedef koyu renkli, daha çok meneviş desen taşır. Taş sedef ise beyaz sedefin daha az parlak olanına denir.

Ceviz, abanoz, maun vb. ahşap yapılar üzerine çeşitli formlarda açılan yuvalara, aynı biçimlerde kesilmiş sedefleri yapıştırarak gömme yoluyla yapılan süslemeye “sedef kakma” denir. Ahşabın üzerine sedefleri çeşitli motifler oluşturacak şekilde doğrudan yapıştırarak elde edilen bezemeye “sedef kaplama” denir. Son büyük usta olan sedefkâr Vasıf, sedefkârlığı “ahşap bezeme sanatı” olarak tanımlar. Macunlama tekniği bir çeşit sedef mozaiktir.

Oyulan yüzeye sedef parçaları yerleştirilir, aralarındaki boşluklar, ağaç topuzu ve tutkaldan yapılan macunla doldurulur. Donduktan sonra yüzey zımparalanır. Bütün bu teknikler daha çok İstanbul’da uygulandığı için bu tür sedef işçiliğine “Eser-i İstanbul” denir. Sedef işçiliği, gerek matuf özellikleri ve gerekse kullanım sahaları ve tarları bakımından dört ana grupta toplanmaktadır; Eser-i İstanbul, Şam işi, Viyana işi ve Kudüs işi. Bunlardan Eser-i İstanbul ve Şam işi tamamen Osmanlı karakterini taşır, gömme veya kaplama tekniğiyle hazırlanan “İstanbul işi” eserlerde fildişi, bağ ve kemik yardımcı unsur olarak kullanılır. Bağın altına “altın varak” yapıştırılır. Başta İstanbul Topkapı Sarayı, Türk-İslam Eserleri, Ankara’da Etnografya, Bursa’da Türk-İslam Eserleri Müzeleri’nde özel koleksiyon ve evlerde sedef işçiliği örnekleri mevcuttur.


Kaynaklar:

Dilara ÇAM, Geçmişten Günümüze Antikalar, Yeni Asya Âsâr-ı Atîka: Antika ve Sanat Galerisi Can ÖNEN, Bilnet Matbaacılık 2008 İstanbul Antikacıları: Faik KIRIMLI, Beta Ofset 1996 Antik A.Ş Fotoğraf Arşivi 2008 Antika ve Eski Eserler Kılavuzu: Mehmet Önder, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 1995 Tombak, İ.Gündağ Kayaoğlu, Dışbank Yayınları 1992 Türk Cam İşleri ve Beykoz İşleri, Fuad Bayramoğlu, Türkiye İş Bankası Kültür Yay. 1996

*iSMEK Usta Öğreticisi

İSMEK El Sanatları Dergisi 7 İNDİR

Bu yazı 1295 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK