Makale

Çağdaş Sanatı Dönüştüren Klasik Esinler

  • #


Yazı ve Fotoğraflar: Prof. Dr. İlhan ÖZKEÇECİ*, Şule Bilge ÖZKEÇECi**

İlk çağlardan beri kalıcı olmayı, kendinden izler bırakmayı isteyen tüm toplumlar sanatın gücünü keşfetmiş ve kendilerini ifade etmede onu kullanmışlardır. Güçlü bir iletişim aracı olan sanat geçmişi günümüze taşırken, geleceğimizi de yapılandırır. Bu sebeple sanat tüm insanlık tarihiyle paralellik gösteren uzun süreci ile çok yönlüdür, çok boyutludur. Dönem ve toplumlara göre sanat etkinliklerinde çok değişik beğeniler ve yorumlar görülmekle birlikte bu kapsayıcılık hiç değişmez, sadece dönüşür.

Türkiye, insanoğlunun dünya üzerinde var olduğu çağlardan itibaren yerleşim görmüş, zengin kültürlerin, ihtişamlı medeniyetlerin kaynaştığı, bugün de jeopolitik önemini koruyan topraklar üzerindedir ve köklü tarihi ile neredeyse tüm dünyayı etkileyecek geniş bir coğrafyayı kapsayarak Anadolu’yu çoktan aşan bir kültürel birikime sahiptir. Bu birikim Osmanlı İmparatorluğu döneminde kendi kimliğini koruyarak sanata değer veren ve tutucu olmayan bir yaklaşımla değerlendirilmiş, 16. yüzyılda dünyada zirveye çıkan yeni bir sentez oluşturulmuştur.

Çağımızda, tüm dünyaya genelleyebileceğimiz bir biçimde sanatsal üretimin etkinliğinden söz etmek zordur. Teknolojik gelişmelerin öne çıktığı görülürken, estetik boyutun aynı oranda geliştiği söylenemez. Teknoloji üretmede bir araç haline gelen bilim ile metal grileri parlatarak, beton grileri yumuşatarak modern dünyaya estetik kılıflar uydurmaya hizmet eden sanatın amacını da yeniden sorgulayabiliriz.

Sanatın tartışmalı kapsamı günümüzün giderek karmaşıklaşan yaşam biçimleri içinde daha da muğlâklaşıyor. Günümüzde iletişim ve yayın organları, görsel sanatlar, özellikle sinema gelişiyor ve toplum üzerinde çok daha etkili oluyor. Diğer yandan tasarım öne çıkıyor, dolayısıyla otomobil, telefon, beyaz eşya vb. teknolojik aletler, tekstil, mobilya hatta reklâm sektörü bile bir şekilde sanat kapsamına giriyor.
Duygu ve düşünceleri en etkili aktarım biçimi olan sanatsal tasarımda bilgi ve birikim önemlidir. Kültürlerin ön plana çıktığı, küreselleşme süreci olarak adlandırılan ve yerel kimliklerin önem kazandığı, medeniyetler çatışması, uzlaşması vs. gibi kavramların tartışıldığı günümüz dünyasında, çok zengin sanat, kültür ve medeniyet mirası olan Türkiye’nin gelişmeleri iyi değerlendirmesi, avantaja dönüştürmesi gerekir. Bu bağlamda her toplum, kendine sunulan yeniyi ve köklerinde var olan eskiyi sorgulamak, tartışmak ve dengeleri iyi kurmak durumundadır. Zira özgün olmadan evrensel olunamaz.

Sanat eseri toplum ne kadar değer verirse o kadar değerlidir. Bu bir döngü. Sanatçı da toplumu ne kadar iyi gözlemler ve yansıtırsa o ölçüde başarılı olur, olacaktır. Özel yetenekleri olan sanatçılar, içinde yaşadıkları dünyaya ve topluma karşı daha çok sorumludur. Sanatçı, eserine somut biçimler verirken ona soyut manalar da katmalı, toplumunun kültür ve medeniyet seviyesini yükseltmeli, sorunlara duyarlı olmalı, yaşadığımız çağa ve onun sanatına katkı sağlamalı, ilklere imza atıp, örnek ve önder olmalı. Sanatçı eser verirken bu kaygıları taşımalı, işlevsel, kültürel, toplumsal düşünülmeli, bu anlayışla sanat eseri, seyredilen bir obje olmaktan çıkarak hayatın içinde yaşanan bir olgu olmalıdır.

Bu yazımızda; çağdaş sanata yeni ufuklar açacak her dem taze kalan, her beğeniye hitap eden gerçek sanat eseri olarak hep önemini koruyan klasik sanatlarımızdan örnekler vererek görkemli mimari formları, onları bütünleyen dekoratif unsurları ve diğer sanat objelerini görsel olarak yorumlamayı amaçladık.


Pazırık Halısı

İlk eserimiz “Pazırık halısı” olarak tanınan muhteşem bir halı, dünyanın bilinen ilk halısı. 1949 yılında Altay Dağı'nın eteklerindeki Pazırık bölgesinde buzullar arasında kalmış bir kurganda bulundu. M.Ö. IV. – V. yüzyıllara, günümüzden yaklaşık 2500 yıl öncesine tarihleniyor. 183x196 cm. ölçülerinde, 3.58 m2’lik bu eşsiz halının atkı ve çözgüleri yün. Gördes düğümü yani Türk düğümü ile kırmızı, küf yeşili, kahverengi ve sarı renklerle dokunmuş halının üzerinde merkezde 24 kareden oluşan bir desen yer alır, bu karelerin ortalarında palmet motifi olarak bilinen ve günümüze kadar çok yaygın kullanılan soyut motiflerinin ilk örnekleri görülür. Karelerin etrafını saran birinci bordürde efsanevi bir hayvan olan grifon figürleri, daha enli ikinci bordürde Hun sanatında metal, ahşap ve keçe üzerinde türlü şekillerde bulunan Sığın geyikleri yer alır. Üçüncü bordürde, orta karelerin içinde de görülen sembolik palmet motifi vardır. Dördüncü bordürde, tırısla giden atlar, atlara binmiş veya bir atlamalı olarak yanında yürüyen insan figürleri sıralanmıştır. İnsanların kıyafetleri bütün bordür boyunca gerek renk gerekse biçim bakımından aynı özelliklere sahiptir. Atların hepsinin yeleleri kesilmiş, kuyrukları bağlıdır.

Bu eşsiz eserin ele geçmesiyle başlayan tartışmada pek çok araştırmacı, Orta Asya’daki göçebe topluluklarının bu mükemmellikte bir halıyı dokuyacak kültür ve teknikten yoksun oldukları ve üzerinde bulunan grifonların Ahamenid hanedanı (İran’da bu dönemde hüküm sürmüş bir hanedan) zamanındaki Pers üslûbunu yansıttığı iddiasıyla halıyı İran’a mal etmek istemiştir.

Bu örnek, sanat eserinin aynı zamanda belgesel yönünün ve sanatçının yaşadığı çağın hayat tarzını eserine yansıtmasının ne derece önemli olduğunu göstermektedir. Halının desenin hazırlayan yetenekli sanatçı veya sanatçılar bu derece başarılı soyut ve realist desen ve figür birikiminin yanında aynı zamanda belgesel nitelikli eser vermişlerdir. Halının bordüründe görülen ve natüralist bir anlayışla dokunan sığın geyikleri sadece Asya’da yaşayan hayvanlardır. Atların kuyruklarının bağlanması Türk toplulukları arasında yaygın bir gelenektir, savaşa giden askerin ölümü (şehitliği) göze aldığını gösterir ve yelelerinin kesilmesi Türklerde bir yas alâmeti olarak bilinmektedir. Dolayısıyla bu halının desenini tasarlayan dahi sanatçı binlerce yıl öncesinden günümüze gelen eserine kendi düşüncesinin, inancının ve yaşantısının imzasını da atmıştır. Daha sonra bir İskit mezarında bulunan son derece ince dokunmuş halı kalıntıları Pazırık halısının belli bir yerden getirilmiş tek örnekler olmadığını, aksine yaygın bir geleneğin ürünleri olduğunu göstermiştir.

Çok olgun bir sanat anlayışını yansıtan bu şahane halının hem dokumu yönünden, hem desen ve kompozisyon açısından hem de malzeme kalitesi bakımından bu olgunluğa erişmek için geriye doğru çok uzun bir birikim süreci olduğu muhakkaktır. Bu değerli dokumanın, aksini iddia eden tüm zorlama iddialara rağmen, Orta Asya topluluklarının doğayla iç içe yaşamlarında zengin hayal güçleriyle geliştirdikleri desenlerle, muhtemelen güzel genç kızların mahir ellerinde dokunduğunu ifade etmek en gerçekçi yaklaşımdır. Sınırsız bozkır topraklarının buna benzer, belki de daha güzel, gözler görmedik başka örnekleri saklamadığını kimse iddia edemeyeceği gibi, bunların birgün gün ışığına çıkarılamayacağını da kimse bilemez.


Sultan Hanı

Sanat eserine bambaşka boyutlar katan bir diğer eseri Sultan hanını ele alalım. Sultan Han, Aksaray-Konya karayolu üzerinde, kendi adıyla anılan Sultan Han kasabasındadır. Anadolu Selçuklu Sultanı I. Alaeddin Keykubad tarafından yaptırılan eser 1229 yılında tamamlanmıştır. Mimarı Şamlı Muhammed bin Havlan'dır. Yaklaşık 4990 m2lik bir alana sahip olan dörtgen planlı yapı, Anadolu'daki Selçuklu kervansaraylarının en büyüğüdür. Klasik Selçuklu kervansaray şemasının en başarılı örneklerinden olan Sultan Han ileri taşan mermer taç kapısı, köşelerdeki kulelerle 50 metre genişliğindeki abidevi cephesi ve dıştan kulelerle desteklenmiş duvarlarıyla bir kaleyi andırmaktadır.

Sultan Han kışlık ve yazlık olmak üzere açık ve kapalı iki kısımdan, -açık bir avlu ve hol bölümünden- oluşmaktadır. Açık avlunun ortasında bulunan köşk mescid dört kemer üzerine oturtulmuştur. Avlunun iki yanında mutfak, hamam gibi birimler yer alır. Hol bölümü yolcular ve hayvanlarına ayrılmıştır. Doğu cephesindeki muhteşem taç kapı ve mescidin geometrik bezemeleri, Selçuklu taş süsleme sanatının en güzel örneklerindendir.

Kervansaraylar devlet adamları tarafından yaptırılan vakıf yapılarıdır. Geniş bozkırların ortasında insanların hem kendisine hem hayvanlarına yiyecek, barınacak, tedavi görecek güvenli bir sığınak olan bu kurumlarda misafirlerin bütün ihtiyaçları ücretsiz karşılanır.

Issız dağ başlarında insanı karşılayan işlevliği ve planlaması ile sürekliliği olan kervansaraylar uzaktan doğayla uyumlu malzemesi, sanki orada tabiatın bir parçası gibi bütünleşmiş konumlanması, mimari tarz ve yapılanma olarak vazgeçilemez estetik duyarlılığıyla dikkati çeker. Yakınlaşınca kale gibi taş duvarlarla kuşatılmış bir kütlevi etkiyi ihtişamıyla ve heybetiyle tamamlayıp taçlandıran ince bir zarafetle işlenmiş taç kapı büyülü çekiciliğiyle konuğunu içeri davet eder. İnce bir işçiliğe ve anıtsal bir görünüme sahip olan anıtsal taç kapılar taşın sertliğine, katılığına tam bir tezat oluşturacak biçimde dantel gibi işlenmiştir. Yer yer sığ veya derin işleme teknikleri kullanılarak ince ve kalın çok sayıda bordürle çevrelenen taç kapılara çarpıcı ve hareketli bir form kazandırılmıştır. Görkemli ve derin görünümü kapılar mukarnaslarla kapı üzerine kadar indirilerek insanı rahatlatan boyutlara getirilir.

Büyük meşhur kervan yolları üzerine genelde bir günlük yürüyüş mesafesiyle kurulan bu görkemli yapılar her türlü zorlu iklim şartlarında ve yorucu bir yolculuğun sonunda yolculara bu ihtişamlı kapılarını açar.

Şimdi çoğu yıkık dökük, kimi restore edilip turistlere gösterilen ama hiçbiri asli işleviyle hayatta olmayan bu güzel yapılar hem sanat hem siyaset eseridir. Kervansaraylar tarihi İpek yolunun önemli bir bölümünü teşkil eden bu yolların ekonomiye katkısını iyi değerlendirerek ticareti teşvik etmek, canlı tutmak, cazip hale getirmek, yolları güvenli kılmak için yürütülen devlet politikasının bir eseridir. Bu tedbir ve teşvikler sayesinde Anadolu Selçuklu hâkimiyetine girmesinin ardından XII. yüzyıl sonuna kadar uluslararası ticaretin merkezi olmuştur. Hem fonksiyonel yönüyle hem siyasi olarak hem ekonomik hem toplumsal açıdan her açıdan, düşünülmüş işlev ve estetiğin inanılmaz bütünlüğünü yansıtan kompleks yapılardır.

İnsanları, eşyaları, bilgileri, kültürleri, savaşları, sevgileri taşıyan yolların bu asil, sade, görmüş geçirmiş konakları ne bilinmez sırlar saklarlar ve bir masal gibi dinlemesini bilene hüzünlü hatıralarını, heyecanlı, uzun maceralarını anlatırlar, hem de gözsüz gördüklerini dilsiz anlatırlar.


Sivas Gök Medrese’de Hayat Ağacı

Üçüncü örneğimiz Sahib Ata Fahreddin Ali tarafından 1271 tarihinde yaptırılmış olan Sivas Gök Medrese’nin şahane taç kapısında yer alan görkemli bir rozet. Simetrik bir düzenleme ile nar ağacı şeklinde yapılmış, iri formu ve güçlü grafik etkisiyle bu özgün tasarım simgesel olarak bir hayat ağacı figürüdür.

Tabiatın vazgeçilmezi ağaçların Türk süslemeciliğinde önemli yeri vardır. Stilize olarak veya yarı üslûplaşmış biçimde resmedilen ağaçların başında çok güçlü simgesel anlatıma sahip olan hayat ağacı motifi gelir. Kökleri tarihin bilemediğimiz çağlarına kadar inen hayat ağacı çok eski dönemlerden itibaren neredeyse bütün medeniyet çevrelerinde yoğun biçimde kullanılmıştır ve her toplumun inanç sistemine göre farklı sembolik anlamlar taşır. Öyle ki hikâyesi ilk insanla başlar. Hz. Âdem ve Havva'nın cennetten kovulmasına sebep olan bazılarına göre elma ağacı, bazılarına göre incir, bazılarına göre ise bir nar ağacıdır.

Orta Asya'dan Orta Avrupa içlerine, Japonya'dan Amerika kıtasına eski Yakın Doğu sanatından, semavi dinlere bütün dünyayı saran bir efsane, bir mit, bir sembol olarak kabul edilen Sümerler’in ışık ağacı olarak adlandırdıkları bu simge, Sümer silindir mühürlerinden Hitit, Urartu, Asur, Ahameniş ve Sasani taş kabartmalarına kadar pek çok yerde görülür.

Kutsal ağaç, dünya ağacı gibi isimlerle de anılan aynı zamanda insan, insanın canı ve soy anlamlarıyla da bağlantılı olan hayat ağacı evreni, cenneti, ölümsüzlüğü, ebediyeti, hayatın başlangıcını, çoğalmayı, suyu, yağmuru, bereketi yani kullanıldığı toplumun inancına göre çeşitli simgesel anlamları taşır. Ağaç kültü animizmde, ağaçların saygı gösterilmesi gereken bir ruha sahip oldukları ve ağaçlara gösterilen saygının bereketi etkilediğine inanmaktan kaynaklanan bir külttür.

Ağaç, Türk toplumlarının geleneksel dünya görüşlerinde, insanların birbirleriyle ve doğanın insanlarla bağını sembolize eder. Bu simgesel anlamlarının yansıması olarak tabiata saygılı bir yaşam biçimi gelişmiş, ağaç kutsal bilinmiş ve onu kesmek günah sayılmıştır.

Türklerin ve Moğolların Gök tanrı inancında ve Kuzey Amerikanın yerli inançlarında, dünyanın merkezinde durduğuna, yer ve gök alemini birleştirdiğine inanılan “Dünyalar ağacı” vardır. Eski Türk inanç sistemi Şamanizm’e göre hayat ağacı (şaman ağacı) dünyanın merkezini belirleyen, genellikle kuşlar ve kartallarla birlikte resmedilen bir simgedir. Şaman inançlarına göre; hayat ağacı dünyanın eksenidir. Şamanın gökyüzü veya yeraltı seyahatinde ağaç merdiven veya yol vazifesi görür. Aslan, ejder yani yılan ve masal yaratıkları tarafından beklenen ve dünyanın tam ortasından yükselen bu ağacın kökleri yeraltına iner, dalları ise dünya dağının zirvesine yükselir. Böylece bu kutsal ağaç, dünyanın her üç katını gök, yer ve yeraltı dünyalarını birbirine bağlamaktadır. Dünya Ağacı’nın zirvesinde, görevi, gökleri korumak olan iki başlı bir kartal yuva kurmuştur.
Osmanlı Devletinin kurucusu Osman Gazi’nin uykusuna girip, hâkimiyetinin nerelere kadar uzanacağını söyleyen, her tarafa dal-budak salan ve budaklarının gölgesi dört bir yanı örten de ağaçtı. Türk mitolojisinde, Tanrı’ya kavuşmanın yolu olarak görülen “Evliya Ağaç”, veya insanlar, ejderler ve başka tılsımlı hayvanlar tarafından korunduğuna inanılan, hayat ağacının İslâm inancındaki Tuba ağacı gibi kökleri göklerde ve cennette bulunmaktadır.

İslâm sanatında görülen hayat ağacına farklı anlamlar yüklenmiştir. Hayat ağacı Sidret’ül-Münteha (son ağaç) ile bağlantılandırılır. Kur’an’da Hz. Muhammed’in Miraç sırasında en üst sınırda yer alan Sidret’ül-Münteha’ya kadar, yani mahlûkat âleminin son noktasına yükseldiği bildirilir. Peygamber’in ulaştığı sınırdan sonra Cennet’ül-me’vâ yer alır, kutsal ağaç Sidre’de insan bilgisi sona erer. Buradan itibaren gayb ve bilinmezler âlemi başlar.

Dede Korkut kitabında da adı geçen, bazen bir şema dâhilinde, bazen de bağımsız bir motif olarak kullanılan hayat ağacı Selçuklu ve Beylikler döneminde cennet anlamını da kazanır. Dalları arasında yer alan narlar cennet meyvelerini, kuşlar cennet kuşlarını sembolize eder. Çift başlı kartal; yukarıda sözünü ettiğimiz kültürlerde hâkimiyet, krallık sembolü olarak Anadolu'da M.Ö. 3.000 yıllarından, günümüze kadar kullanılagelmiştir.

Sivas Gök Medrese kapısında tepesinde çift başlı kartal arması bulunan, dallarına kuşlar konmuş simetrik bu nar ağacı güçlü grafik değeri ve simgesel anlatımıyla Selçuklu dönemi Türk sanatının en güzel örneklerinden biridir.

Sanatta etkileşim kaçınılmazdır, çünkü estetik mükemmelliğe ulaşmak, evrensel beğenileri olgunlaştırmak kolay değildir, buna kişilerin değil, milletlerin bile ömrü yetmez. Dolayısıyla sanat, her toplumun katkısıyla gelişir. Ama görüldüğü gibi sanatçıların sanatlarına yön veren ise, temelde inanç ve düşünce sistemleridir. Estetik olarak çok farklı ve zengin görsel yorumları olan insanlık tarihinin köklü ve ortak sembolü olan hayat ağacı geçmişten bize önemli bir süreklilik taşır ama ruhuyla birlikte.


Hoca Ahmet Yesevi Türbesi

Türk İslam mimarisinde öyle eserler vardır ki, bu abide eserler kendileri gibi abide şahsiyetlerle hatırlanır. Mesela Süleymaniye veya Selimiye denilince akla eserin mimarı Mimar Sinan gelirken, Sultan Ahmet denilince, yaptıran (banisi) padişah Sultan Ahmet gelir. İşte ismiyle müsemma bu muhteşem eserlerden biri de, dingin ve bilgece duruşuyla büyük Türk mutasavvıfı Ahmet Yesevi'nin türbesidir. Türkistan'ın manevi merkezi olarak kabul edilen ve günümüzde Türkistan'ın (Güney Kazakistan) Yasi (Yesi) şehrinde bulunan Hoca Ahmed Yesevi Türbesi 1389-1405 yılları arasında Timur döneminde inşa edilmiştir.

Rivayete göre Ahmed Yesevi, kendisinden iki asır sonra yaşayan büyük Türk hanı Emir Timur’un rüyasına girerek Buharâ’nın fethini müjdeler. Bu işaretle Buhara üzerine sefere çıkan Timur (1336-1405) zafere ulaştıktan sonra manevi bir şükran hissi ile Ahmed Yesevi’nin mütevazı kabrini ziyaret eder. Timur, bazı ölçüleri bizzat belirleyerek kabrin üzerine muhteşem bir türbe ile mescit, dergâh, mutfak ve diğer hizmet binaları ile beraber büyük bir külliye yapılmasını emreder. O dönem Türkistan'ın en ünlü mimarı Hoca Hüseyin Şirazi tarafından yapılan ve çağının mimari şaheserlerinden olan türbenin inşası iki yılda tamamlanır.

Timur külliyenin ihtiyaçları için türbeyi kuşatan geniş bir araziyi ve Türkistan’daki sulama kanallarının gelirlerini vakfiye olarak tespit eder. Külliyenin cephelerinin büyük kısmı ve biri düz diğeri dilimli iki kubbesi çinilerle kaplıdır. Yapının yüzeyinde çini tuğlalar üzerinde büyük boy kufi yazılar ve üst kısımlarında yazı kuşakları yer alır. Güneydeki onsekiz metrelik taç kapının iki yanında çifte minareler bulunmaktadır. Buradan kubbesi 37,5 m olan tekke meydanına girilir. Yesevi’nin yeşim taşından sandukası bulunan türbe mihver üstünde kuzeyde bulunmaktadır. Çok ince oymacılık sanatı gösteren ahşap kapılar ve altın yaldızlı tunç tokmakları ile her ayrıntısı tek tek mükemmelleştirilen yapı bütünde de haşmetli ve bir o kadarda asaletli bir görünüm sergiler.

"Pir-i Türkistan", "Hazret-i Türkistan", “Hoca Ahmet”, “Kul Hace Ahmet” isimleri ile tanınan Ahmet Yesevi, 11. Yüzyılın ikinci yarısında (1093) bugünkü Kazakistan'da doğmuş. Babasının ölümünden sonra, Yesi'ye yerleşerek “Arslan Baba” adlı bir Türk şeyhinden manevi eğitimi almış, oradan Buhara'ya giderek, Şeyh Yusuf Hemedani'ye bağlanmış, tasavvuf eğitimini tamamlamış, onun yerine geçmiş. Ahmet Yesevi, ilk Türk-İslâm mutasavvıfı olup, “Hikmet” adı verilen şiirler yazmıştır. Türklere, İslâm'ı tanıtma yolundaki talebeleri de bu hikmetleri, bütün Türk dünyasına yayarak Türkçe'nin yayılmasını ve korunmasını sağlamışlardır. Yesevi öğretisinin bu denli etkili olmasının temel nedenlerinden biri; Ahmet Yesevi'nin düşüncelerini anlatmak için, o dönemde gelenek olduğu üzere Arapça veya Farsça'yı değil, Türkçe'yi seçmesidir. Ayrıca İslam'ın değerlerini Türk kültürünün değerleri ile kaynaştıran Yesevi öğretisi, özellikle bozkırlarda yaşayan Türk boylarının İslamiyet'i benimsemesini kolaylaştırmıştır.
Osmanlı topraklarında doğmasa da, Osmanlı döneminde yaşamasa da Ahmet Yesevi'nin Osmanlı İmparatorluğu üzerinde önemli etkileri olmuştur. Talebeleri Ahmet Yesevi dergâhından aldıkları ışığı, “Horasan"a, “Diyar-ı Rum”a (Anadolu'ya) ve “Balkanlar”a” (Avrupa'ya) kadar yaymışlar, Anadolu ve Rumeli'de Türk varlığının oluşmasını sağlamışlardır. Anadolu’nun Türkleşmesinde çok büyük rol oynayan Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli, Şeyh Edebali, Sarı Saltuk, Geyikli Baba hep onun yolundan giden manevi Türk öncüleridir. Sanat ve ticaret ahlâkını koruyan “Ahiler”, Anadolu kadınını aydınlatan “Bacıyan-ı Rumlar” sivil toplum kuruluşu olarak örgütlenerek çağlarında toplumsal yapıyı biçimlendirmişlerdir.

Sovyet Rus yönetimi Yesevi külliyesini "Kültür-park" adı altında bir müze haline getirip dini maksatlı ziyareti ve dergahta herhangi bir şekilde ibadet edilmesini yasaklamıştır. Dergâh içinde yer alan tarihi kıymete haiz birçok eşyayı da başta Hermitage müzesi olmak üzere değişik müzelere dağıtmıştır. Bu yasağa rağmen Yesevi Külliyesi’nin Türkistan'ın çeşitli yerlerinden gelen çeşitli Türk boylarından Müslümanlar nezdindeki itibarı ve Yesevi’nin manevi otoritesi yıkılamamıştır. Türkistan Müslümanları külliyeyi asliyetine uygun olarak yaşatma azmini sürdürmüşlerdir. Bu muhteşem eser, 2002 yılında UNESCO tarafından, dünya tarih kültür mirası olarak kabul edilmiş, yakın zamanda da Türkiye Cumhuriyeti tarafından restore edilmiştir (1993-2000). Son dönemde Kazakistan makamlarının gayreti ile türbeye ait tarihi materyalin, özellikle yedi ayrı metalin alaşımından dökülmüş olan iki ton ağırlığındaki ve üçbin litre su alma kapasitesindeki ünlü döküm kazanın iadesi sağlanmıştır.

"Şu Ahmet Yesevi kim, bir araştırın göreceksiniz,

Bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız"

Yahya Kemal Beyatlı böyle söylüyor, O’nun hakkında. Ahmed Yesevi asırlarca bu kadar geniş bir sahada tesirini devam ettiren ve etkileri günümüze kadar ulaşan Orta Asya Türk dünyasının en büyük ismidir. Hayatı efsane olan bu büyük insanı bu derece uzun ömürlü ve saygın kılan felsefeyi iyi kavramak gerekir. Yesevi’yi insanları biçimlendiren bir sanatçı olarak düşünürsek ölümsüz olabilmenin tadı doyasıya sanatta da var ve gerçek sanatçının bu gücü var.

Selimiye Camii Kubbesi

Edirne’nin hiçbir şehre nasip olmayacak muhteşem tacı Selimiye Camii hakkında çok şey söyleyebiliriz. Osmanlı mimarisini zirvelere çıkaran, teknik özelliklerindeki üstünlük ve ayrıcalıklarından söz edebiliriz. Mimar Sinan’ın, dönemin padişahı Sultan II. Selim’in buyruğu ile Edirne’de 1568-1575 yılları arasında inşa ettiği Selimiye Camii, 22202 m2 alanı ile “kapladığı yer bakımından en geniş cami” olarak mimarlık tarihine geçmiştir. Tümüyle 2475 m2, iç bölümüyle 1.575 m2 alanı kaplayan Selimiye camii sadece bir cami değil medrese, hamam, türbe, imaret gibi birçok binadan oluşan külliye geleneğini devam ettiren bir yapılar bütünüdür ancak Mimar Sinan, külliyenin öbür yapılarının boyutlarını küçük tutarak tüm dikkatlerin cami üzerinde toplanmasını sağlamıştır.

Duvarlarla çevrili bir avlunun ortasında yer alan cami, yaklaşık 40 m boyunda, 60 m eninde bir ibadet yeri ile buna kuzeyden bitişen, hemen hemen aynı ölçülerde avludan oluşur. Camii medrese ve Dar-ül Hadis, dört yanı duvarlarla çevrili, 190 x 130 m boyutlarında büyük dikdörtgen avlunun içine, ortada cami ve güneydeki köşelerde ikiz eğitim yapıları olmak üzere, simetrik bir düzende yerleştirilmiştir. Ortasında 16 köşeli, üzeri açık bir şadırvan bulunan avlunun çevresi üstü örtülü, önü açık revaklarla çevrilidir.

Sinan'ın Selimiye'den önce yaptığı her yapıda, Selimiye'den bir parça bulmak mümkündür. Usta mimar, Selimiye camiinden önce Hadım İbrahim Paşa camiinde ve Rüstem Paşa camiinde sekiz köşeli kaide üzerine oturan kubbe şeklini de denemişti. Böylece Sinan büyük pratik araştırmalarla camiler için kendine en ideal görünen âbide fikrini iyice hazırlayıp geliştirdikten sonra plan açısından altıgen veya sekizgen çardaklı şema düzeninin uygulamaları ile yenilikler getirdiği en büyük şaheseri Selimiye'nin inşasına başlamıştır.
Dikey ve yatay hareketleri ile hem dinamik hem dengede bu mükemmel eseri kadar muhteşem mimarının dehası ve esin kaynakları üzerinde konuşulabilir. Mesela Selimiye’nin devasa kütlesinin insanın gözüne hiç batmayacak biçimde maharetle kademelenerek boyutlandırmasında Mimar Sinan’ın Kayseri’de geçen çocukluğu döneminde heybetli Erciyes dağından ilham aldığı söylenir. Efsaneler ve rivayetlerle bezeli tarihi ele alınabilir Selimiye Camii. En çok müezzin mahfelindeki mermer sütun üzerinde, kabartma olarak yapılmış olan ters bir lale motifi hakkında efsanesi ile meşhur olan Camii’nin açılışını inşa fermanını yazan II. Selim ne yazık ki ömrü vefa etmediği için görememiştir.

Selimiye Camii, bütünü meydana getiren her bir özelliği ile ilgi çekici olmakla beraber, bu bütünün ortaya koyuluş biçimi ve tüm yönlerin içinde herhangi birinin öne çıkmayarak bütünün içinde yer alması ile diğer abidevi eserlerden ayrılmaktadır. Çok uzaklardan göze çarpan dört minaresiyle tüm dikkatleri üzerine çeken Selimiye şehir siluetindeki hâkimiyetini açıkça belli eder. Bu yönüyle, büyük bir mimar olmasından başka Mimar Sinan'ın aynı zamanda şehircilikte de uzman olduğunu gösteren bir eserdir.

Cami sadece mimarisi değil onu tamamlayan tüm diğer sanatları da gelişmenin en yüksek noktalarına varmıştır. Mimar Sinan Selimiye'de dış yapı biçimi kadar iç mekân tasarımına da ağırlık vermiştir. Mermerden yapılmış minber, işçiliğindeki incelik, yükseklik, büyüklük ve güzellik bakımından bu grubun diğer şaheserlerini gölgede bırakır. Mihrap tarafında duvarlar, minberin arkası ve külahı ile camideki bütün alt kat pencerelerin alınlıkları göz alıcı çinilerle kaplanmıştır. Mihrap duvarındaki büyük çini panoların renk ve kompozisyonlarıyla Osmanlı ve dünya çiniciliğinin şaheserleri arasındadır. Hele Hünkâr mahfilinde bulunan bahar dallı, natüralist çiçeklerle ve soyut motiflerle bezeli çiniler mekânı bir hayal bahçesine çevirir. Kökü karanfil, lâle ve sümbüllerle zenginleştirilmiş meyve vermiş iki elma ağacı bütün Osmanlı çinilerinde tek orijinal dekordur.

Osmanlı Saltanatı'nın Edirne'ye en büyük armağanı olarak beş asıra yaklaşan geçmişiyle dimdik ayakta duran heybetiyle ve estetik mükemmelliği insanı kendine hayran bırakan Selimiye Camii'nin kubbesine dikkat çekelim.

Selimiye Camii, yüksekliği 43,25 m, çapı 31,25 m olan muazzam bir kubbeye sahiptir. Kubbe üzerindeki kurşunun ağırlığı 18 tondur. Eserin kilit taşı 5 ton olup, taşın üzerinde beş metrelik altın kaplı âlem bulunur. Bu büyük kubbe 6 m genişliğindeki payanda kemerlerle birbirine bağlanan ve fil ayağı denen dev sütunlar üzerine oturur. İki tanesi kıble duvarına bitişik olan fil ayaklarının öteki altı tanesi ikişer ikişer doğu, kuzey ve batı duvarlarının önünde yer alır. Burada önemli olan sadece büyüklük değildir, dünyada daha büyük yapılarda var ama bu eserde iç mekânın ferahlığı, aydınlığı ve insanları bir kubbe altında, bölünmemiş, parçalanmamış her taraftan son sınırlarına kadar gerilmiş dengeli tek bir mekânda bir araya getirme amacıyla kurulan bütünlük eşsizdir. Yapının içinde tek ve büyük kubbeyle sağlanan görkemli bütünlük, bir başka ifadeyle bütün halinde toplanmış olan iç mekân dünya mimarisinde eşi olmayan bir etki ve mana taşır. Cami, içeri gireni önce bu bütünlüğün heybetiyle ardından her bir detayı ince ince düşünülmüş esere şahane bir sükûn veren unsurlarıyla büyüler.

Kubbe mimarisi ilk olarak milattan önceki dönemlerde Mezopotamya’da görülür. Kubbe kelimesi Batı dillerine, Müslümanların Endülüs’teki hâkimiyetleri sırasında İspanyolca aracılığı ile girmiştir. Tarihi gelişimi süreci içinde boyutları büyüyen kubbe asıl önemli gelişimini Türk ve İslam mimarisinde kaydetmiştir. Zamanla cami mimarisinin vazgeçilmez bir unsuru haline gelen kubbe mimarisinde Osmanlı mimarları aşılamayan bir zirve ulaşmıştır. Kubbenin yapılmasındaki ideal olan mekân bütünlüğünü temin etmekle, mimarideki son şeklini Osmanlı mimarları vermiştir. Abanma ve taşımadaki problemlere rasyonel çözümleri de Osmanlı mimarisi getirmiştir. Türk mimarisi, ana mekânda geometrik ve köşeli, üst yapıda kubbeye uygun olarak dairevi ve kürevi geçiş unsurlarını anlayış içinde tatbik etmiş mekan içindeki dayanakları görünür hale getirdiği gibi dış payanda sistemi ile kubbe ağırlığını toprağa kadar götüren kademeli teşkilatı gerçekleştirmiştir.

Mimarimizde en üst noktayı teşkil eden ve klasik devir mimarisinin bir sentezi olan Mimar Sinan, kubbe inşasında da bazı yenilikler getirmiştir. Erken devirdeki Türk üçgenleri ve bunu takip eden sarkıtlarla süslü pandantiflerin yerine, kubbeye geçişte daha yumuşak olan trompları kullanmıştır.

Kubbe, mimaride evreni temsil eden bir simgedir. Tüm inanç sistemlerinde bu sebep ile dini yapıların çoğunda kubbesel örtü sistemleri tercih edilmiştir.

Asya toplumlarının mimarisinde temel olan merkezi mekân geleneğini taçlandıran Selimiye Camii'nin kubbesi, gök kubbenin altına toplanan tüm insanlık gibi birliği, bütünlüğü temsil eder. Kubbe, Osmanlı medeniyetinin merkeziyetçi dünya görüşüne uygun olarak, bu düşünce tarzının mimari karakterde yansımasıdır. Selimiye Camii'nin muhteşem kubbesi ise Osmanlı devletinin kuruluş ve gelişme felsefesiyle birebir örtüşen bir zihniyetin ürünü olarak bu medeniyetin en ihtişamlı dönemlerini anlatmaktadır.

“Selimiye'nin mekân büyüklük, yükseklik, topluluk ve ışık etkisi bakımından yeryüzündeki bütün yapılardan üstün olduğu” söylenir (Prof. Dr. Ernst Diez). Bu kanaat bir anlamda Sinan’ın başarısının kanıtıdır, çünkü ondan istenen “benzeri olmayan bir camii, bir eser yapması”dır. Aslında yenilik, değişim, hiç olmayanı, hiç görülmemişi yapmak isteği her dönemde, her topumda değişmeyen bir olgu ama başarmak herkese nasip olmuyor.

Mostar Köprüsü

Mostar Köprüsü, Bosna-Hersek Cumhuriyeti'nin Mostar şehrinden geçen Neretva Nehri üzerinde Mimar Sinan'ın öğrencisi Mimar Hayreddin tarafından 1566 yılında inşa edildi. Neretva Nehri'nden 24 m yüksekte 30 m uzunluğunda, 4 m genişliğinde olan Mostar Köprüsü, dönemine göre gelişmiş bir teknolojiyle inşa edildi. Köprü inşaatında 456 kalıp taş kullanıldı. Köprü, inşa edildikten sonra yakınındaki şehre ismini verdi, şehirde ticareti canlandırdı ve zenginleştirdi. Böylece Mostar, Hersek bölgesinin önemli bir şehri haline geldi. Geleneğe göre şehrin erkekleri, nişanlılarına cesaretlerini ispatlamak için düğün öncesinde köprüden atlarlardı.

Güzel günlere de savaşlara tanık olan bu eşsiz köprü Bosna-Hersek'te başlayan iç savaş sırasında yıkıldı. Mostar Köprüsü'ne ilk saldırıyı 1992'de Bosnalı Sırplar düzenledi. 1993'te Hırvat tankları köprüye daha büyük bir zarar veren saldırılarını başlattı. Kasım ayının sonunda köprü tamamen yıkıldı. Dev taşları, nehrin sularına gömüldü.

Savaş sonrasında İngiliz güçleri yıkılan köprünün yerine geçici bir demir köprü yaptı. Mostar civarındaki diğer köprüler de tahrip edildiğinden, nehrin iki yakasını birleştiren tek yapı olarak bu köprü kaldı.
Yüzbinlerin hayatına mal olan, canını yakan, evlerinden sürülen, tecavüze ya da toplu kıyıma uğrayan insanların dramıyla Bosna–Hersek’teki bu yüzkarası savaşın hafızalarda kalan en manidar görüntülerden biride Mostar Köprüsü yıkılışıdır. Hemen her siyasi görüşten insanın orada yaşananların bir insanlık suçu olduğunda hemfikir olduğu bu iğrenç savaşta sadece orada yaşayanlar değil tanık olan tüm insanlık izleri geçmeyecek derin yaralar aldı. Bir ülkenin yazılı tarihi Saraybosna’daki Üniversite Kütüphanesi atılan bombalarla kül oldu. Evler ve ibadethaneler bombalandı, hatta dozerle yıkıldı. Savaşı uzaktan izleyenlerin aklında bu vahşetten geriye, sadece ayrıntılarından arınmış bir dehşet hissi kaldı. Ve belki bir de Mostar köprüsünün yıkılış anına ait görüntüler.

Mostar Köprüsü'nün eski haline uygun olarak yeniden inşası çalışmaları (TİKA) UNESCO ve Dünya Bankası'nın desteğiyle 1997'de başladı. Köprünün inşaatını bir Türk şirketi üstlendi. Macar ordusundan dalgıçlar orijinal taşları bulup vinçlerle çıkardı. Civardaki taş ocaklarından yeni taşlar da getirilerek inşaatı tamamlanan Mostar Köprüsü, aralarında Türkiye'nin de bulunduğu çok sayıda devletin temsilcilerinin hazır bulunduğu bir törenle, İngiliz Prensi Charles tarafından 23 Temmuz 2004 tarihinde açıldı. Açılışı çok sayıda televizyon ekibi naklen yayınla seyircilerine ulaştırdı. Mostar Köprüsü, eski Mostar şehriyle birlikte 2005 yılında Dünya Kültür Mirası Listesi'ne eklendi. Adını etrafına kurulan şehre veren Mostar köprüsünü bu kadar özel kılan şey neydi? Eskiliği mi? Güzelliği mi? Bir mühendislik harikası olması mı? Adına yazılan şiirler mi? Ülkesinin en önemli turistik sembollerinden biri olması mı? Muhtemelen bunların hepsi. Ve bunların da ötesinde daha önemli bir şeyler.

Üzerinden insanların araçların geçtiği sıradan köprülerden biri gibi değil Mostar köprüsü bir simgeydi. Sanki tek gözlü sivri kemeriyle ve mimarinin başarısını yansıtan yüksekliği ile geçmişi geleceğe uzatan, eskileri yenilere ulaştıran bir gökkuşağı gibi. Sanki manevi bir mertebe, yücelten bir merhale, bir yiğitlik, kahramanlık efsanesi gibi. Sanki biriktirdiği tüm zenginlikleri, asaleti, bilgeliği, güzelliği kendinden sonrakilere cömertçe sunan, altından akan suların geçiciliğine inat kalıcılıkları simgeler gibi. Sanki saygı duyulan bir otorite gibi bağlayan, birleştiren bir güç gibi.

Onu inşa eden medeniyetin hiç ard niyetsiz diğerlerine ulaşmak için inşa ettiği bir köprüydü Mostar, yüzyıllar boyunca Bosna'da hoşgörü ve kültürel çeşitliliğin sembolüydü. Şehrin Müslüman ve Hırvat kesimini, birbirine bağlıyordu. Köprünün yıkımı, Mostar'ın çok uluslu mirasının reddedilmesi anlamına geliyordu. Bombalanan aslında bir mühür gibi görünen bu ruhtu.

Bu köprü aynı köprü mü? Değil. Mostarlılar için hayatlarının bir parçası olan ve yapıldığı medeniyet çevresi içinde yaşayan tüm toplumları birbirine ulaştırmayı amaçlayan bu köprünün artık o eski ruhu yok çünkü. Bugün çok uluslu bir yönetim tarafından idare edilen Mostar'da savaş döneminde başlayan bölünmeler hala devam etmektedir. Hırvatlar nehrin batısında, Müslümanlar ise doğusunda yaşıyor. Savaş sırasında şehirden ayrılan Sırplarsa bir daha geri dönmedi.

Sanat da bir köprüdür. İşlevselliğin ve belgesel niteliğin ön planda tutulduğu Türk sanatında amaç, sadece mimari, estetik bir öge olmanın veya bir duvarı süslemenin ötesinde, olguları, hayatı, inancı belgelemek olmuştur. Binlerce yıllık geniş ve zengin geleneksel kültüründe bu tarz bir sanat anlayışının hâkim olduğu Türk klâsik sanatlarının mimari, süsleme ve dekorasyon boyutları yanında, asıl düşünsel boyutuyla günümüzün sanat eğitimine yansıması önemli bir husustur.

Sonuç olarak mananın dengesinin madde lehine bozularak insanlık için olumsuz bir hayat tarzını da beraberinde getirdiği günümüz dünyasında maddeyi tamamlayan manalara vurgu yaptık. Görüneni bütünleyen, onu anlamlandıran ve çok derin süreklilikler barındıran simgeselliklere dikkat çektik.

*Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi

**Sanatçı-Sosyolog

İSMEK El Sanatları Dergisi 7 İNDİR

Bu yazı 1540 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK