Makale

İlim, Kültür ve İrfan Eri Ord. Prof. Dr. A. Süheyl ÜNVER’in "Sünbül Efendimnâme"si

  • #


Yazı: Gülgûn UYAR*

Süheyl Ünver, ömrü boyunca gezdiği, gördüğü her mekânı bir şekilde resmetmiş, fotoğrafını çekmiş ve tesadüf ettiği her bilgiyi ve ayrıntıyı notlar hâlinde kaydetmiştir. Bu şekilde meydana getirdiği defterlerinden birisi de “Sünbül Efendimnâme” adını verdiği defterdir. Bu defterde Süheyl Ünver, 1963-1968 seneleri arasında Koca Mustafa Paşa Câmii’ne ve Sünbül Efendi Türbesi’ne yaptığı ziyâretleri hâtıra üslûbuyla anlatmaktadır.

Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver, Türk ilim, sanat ve kültür tarihimizin son yüzyılında iz bırakmış müstesna bir âlim ve san’atkârımızdır. Ülkemizde Tıp Tarihi araştırmalarının temelini attığı ve geliştirdiği gibi, hat, tezhip, minyatür ve mimarî eserlerimizin tesbitinde ve tanıtılmasında da olağanüstü gayret ve hizmetleri olmuş nâdide bir şahsiyettir. Arkasında bir insanın tek başına gerçekleştirmesi mucize sayılabilecek vüs’atte zengin bir miras bırakmıştır. Her şeyden önemlisi ise Süheyl Ünver bilgiyle hikmeti, ilimle ameli kimliğinde mezcetmiş örnek bir ilim adamı ve rehber bir hoca olarak tanınmıştır.(1)
Süheyl Ünver 17 Şubat 1898’de İstanbul-Haseki’de dünyaya gelmiştir. San’atkâr bir aileye mensup olan Süheyl Ünver’in annesinin babası Hattat Şevki Efendi’dir (v.1887). 1915 yılında Mercan İdâdîsi’ni ve 1920 yılında Dârülfünûn Tıp Fakültesi’ni bitirmiştir. Lağvedilinceye kadar Dârü’l- Hılâfeti’l-Aliyye medreselerinde 1923 senesinde on ay tabiblik yapmıştır. 1927’de Haseki Hastanesi’nde dâhiliye ihtisasını tamamlayarak, aynı yıl Paris’e gitmiş ve iki yıl süreyle burada alanıyla ilgili çalışmalarda bulunmuştur. 1929 senesinde üç ay araştırma amacıyla Viyana’da kalmış, 1930’dan itibaren üniversitede göreve başlamıştır. Öğrenciliğinden itibaren bu tarihe kadar tıp alanında çeşitli müesseselerde görevleri olmuştur.(2)

Çalışmalarını Türk tıp ve ilimler tarihi merkezli yürüten Süheyl Ünver, 1939 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nde Türkiye’deki ilk Tıp Tarihi Enstitüsü ve Müzesi’ni kurmuştur. 1939’da profesör, 1954’te ordinaryüs profesör olan Hoca, 1951 yılında da Dr. Süheyl Ünver Arşiv ve Kütüphanesi’ni kurmuştur. Bu arşive 3000 civarında yazma ve matbu eserle, 5000 kadar sanat eseri örnekleri ve binlerce not bırakmıştır. Bu çalışmalarını yurt dışında da sürdürmüş ve çok sayıda ülkede toplantılara katılarak sergiler düzenlemiştir.(3) Süheyl Ünver sanata olan istidâdı ve merakı sebebiyle 1916 yılında Medresetü’l-Hattâtîn’e girmiş, burada Yeniköylü Nuri Bey’den tezhib, Hattat Necmeddin Okyay’dan ebrû, eniştesi Hattat Hacı Hasan Rıza’dan ise sülüs ve nesih yazıyı öğrenerek, 1923’te birincilikle mezun olmuştur. Süheyl Hoca 1919-1920 yıllarında iki özel okulda hüsn-i hat ve resim dersleri vermiş, 1936-1956 yılları arasında da Güzel Sanatlar Akademisi’nde Türk Minyatürü hocalığı yapmıştır.(4)

Süheyl Ünver İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi ikiye bölündüğü zaman Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’ne geçmiş, Tıp Tarihi ve Deontoloji Kürsüsü’nü yeniden kurarak çalışmalarına burada devam etmiştir. 1973 yılında emekliye ayrılan Hoca, yine kürsüye devam ederek öğrenciler yetiştirmiştir. 14 Şubat 1986 tarihinde vefat eden Süheyl Ünver, Edirnekapı Sakızağacı Şehitliği’nde medfundur. Süheyl Ünver’in iki bin civarındaki yayını dört cild hâlinde, Süheyl Ünver Bibliyografyası’nda biraraya getirilmiştir. Yabancı dildeki yayınları ise ayrı bir eserde toplanmıştır.(5)

Mevcut eserleri Süheyl Ünver’in özverili ve titiz çalışma disiplininin bir göstergesidir. Bizzat kendi tecrübe ve seyahatlerine dayanarak teşkil ettiği eşsiz arşivi ise, tamamen kendi suluboya resimleri, çizimleri ve el yazısı notlarından oluşur. Bu sayısız çizim ve notlar belli başlıklar altında derlenerek defter ve dosya şeklinde tasnif edilmişlerdir. Hoca, eserlerinden oluşan külliyâtı İ.Ü. Tıp Tarihi Enstitüsü, Cerrahpaşa Tıp Tarihi Entitüsü, Türk Tarih Kurumu, Bayezid Kütüphanesi ve Süleymaniye Kütüphanesi’ne bağışlamıştır. Sadece Süleymaniye Kütüphanesi’nde birbirinden çok farklı mevzûlarda 1116 adet defteri ve 453 adet dosyası bulunmaktadır.(6)
Süheyl Ünver ömrü boyunca gezdiği, gördüğü her mekânı bir şekilde resmetmiş, fotoğrafını çekmiş ve tesadüf ettiği her bilgiyi ve ayrıntıyı notlar hâlinde kaydetmiştir.(7) Bu şekilde meydana getirdiği defterlerinden birisi de “Sünbül Efendimnâme” adını verdiği defterdir. Bu defter Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki Dr. A. Süheyl Ünver Bağışları arasında 630 numarada kayıtlıdır. Süheyl Ünver’in el yazısıyla  kaleme aldığı bu defter 13 varaktır. Bu defterde Süheyl Ünver, 1963-1968 seneleri arasında Koca Mustafa Paşa Câmii’ne ve Sünbül Efendi Türbesi’ne yaptığı ziyâretleri hâtıra üslûbuyla anlatmaktadır.

Sünbül Efendimnâme hem Süheyl Ünver’in anlatımıyla bu yıllarda Koca Mustafa Paşa Külliyesi ve çevresinin durumu hakkında bilgi vermesi, hem de Süheyl Bey’in zihin ve gönül dünyasına açılan bir pencere olması bakımından önemlidir. Öyle anlaşılıyor ki Haseki’de doğup büyüyen Süheyl Ünver ve ailesi için Koca Mustafa Paşa semti ve Sünbül Sinan Hazretleri’nin ayrı bir yeri vardı. Süheyl Bey, Sünbül Efendim veya Sünbülüm diye hitâp ettiği hazreti ziyâret ederken aynı zamanda geçmişini de tahassürle yâd etmektedir.(8)

Süheyl Ünver bu seyahatleri esnasında Koca Mustafa Paşa Semti’ni sadece mimarîsi, mezar taşları gibi dış görünüşü itibariyle değil, berberiyle, kahvesiyle, semt sâkinleriyle, ziyâretçileriyle, kısacası rûhuyla birlikte aksettirmiştir. Ayrıca Süheyl Bey, Bir Rumeli evlâdı olması hasebiyle kendisiyle Yahyâ Kemal arasında bu semt üzerinden bir yakınlık kurmaktadır. Bu semt Yahyâ Kemal için Üsküb, kendisi için ise babasının doğduğu Tırnova’dır. Aynı zamanda bu semt ve mahalle İstanbul’un fethinin nişâneleri arasında yer alır. Süheyl Ünver ile Yahyâ Kemal arasındaki yakınlık ve birbirlerine duydukları sevgi ve saygı bilinen bir husustur.(9)
Bu 13 varaklık defter gözden geçirildiğinde Süheyl Bey’in çalışma metodu, araştırma tekniği hakkında da bilgi edinmek mümkün olmaktadır. Kendisinin son derece titiz, müdakkik, yerinde inceleme yapan, disiplinli bir mütehassıs olduğu âşikârdır. Aynı zamanda sosyal çevreyi de araştırmasına dâhil eden iyi bir gözlemcidir.

Bu gezilerinden bazılarını öğrencileriyle birlikte gerçekleştirmesi ise onun sadece tahta başında değil, bizzat eserlerin yanı başında ders veren ve sadece okuyarak değil, görerek edinilen bilgiye kıymet atfeden bir hoca olduğunun isbâtıdır. Bu derslerin çay molalarıyla da keyifli birer sohbete dönüştüğü anlaşılmaktadır. Öyle görülüyor ki Süheyl Bey’in hocalıktan ayrı bir hayatı olmamış; yaşayarak öğrenmiş ve öğreterek yaşamıştır. Yine bu defterden yola çıkarak Süheyl Ünver’in, feyz aldığı büyüklerine, aile dostlarına ve âşinâ olduğu kişilere gösterdiği sadâkati de onun erdemlerinden biri olarak kaydetmek yerinde olacaktır.

Sünbül Efendimnâme hakîkî bir vatanperver, vefâlı bir İstanbul âşığı ve yılmaz bir kültür hizmetlisi olan Süheyl Ünver Hoca’yı tanımaya vesile olacak örneklerden sadece bir tanesidir. Süheyl Ünver Bey’in raflarda günyüzüne çıkmayı bekleyen sayısız eserleri yayınlandığında, İstanbul’un geçmişi de önemli ölçüde aydınlığa kavuşacaktır.


Kaynaklar:

1-Prof. h.c. M. Uğur Derman Bey’in bu hususları açıklayıcı hâtıratı için bkz. M. Uğur Derman, “Hâtıralardaki Süheyl Ünver (1898-1986)”, Lâle, 6 (Aralık 1988), ss. 31-39. 2-Bu konuda geniş bilgi için bkz. Ekrem Kadri Unat, “Ord. Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver’in Hayatı ve Türk Tıp Tarihi Kurumuna Hizmetleri”, Ord. Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver (1898-1986), Edebiyat Fakültesi, İstanbul 1986, s. 9-14. 3-Unat, s. 14-15. 4-Unat, s. 11, 14. 5-Unat, s. 16, 17. Süheyl Ünver’in hayatı ve şahsiyeti hakkında daha geniş bilgi için bkz. Ahmed Güner Sayar, A. Süheyl Ünver Hayatı, Şahsiyeti ve Eserleri 1898-1986, Eren, İstanbul 1994. 6-Mine Esiner Özen, “Ord. Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver’in Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki Defter ve Dosyaları”, Ord. Prof. Dr. Ahmet Süheyl Ünver (1898-1986), Edebiyat Fakültesi, İstanbul 1986, s. 43-46; Zuhal Özaydın, Süheyl Ünver Hoca’dan Notlar (Menâkıb-ı Süheyl Bey), Türk Tıp Tarihi Kurumu, İstanbul 1997, s. 36. 7-Derman, s. 35. 8-Sünbül Efendimnâme, vr. 2a, 16a, 19a. 9-Sayar, s. 365-370; Özaydın, s. 10. *Dr., Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi İslam Tarihi Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi.

*** SÜNBÜL EFENDİMNÂME ***

[1] Sünbül Efendimnâme(1) 1963, 1964, 1965, 1966, 1967, 1968 -----≈-----

[1a] Koca Mustafa Paşa’da Sünbül Efendi’de Saatler 27.VIII.1963 Bism.

1931’de fotoğrafımla kıble tarafındaki bostandan Sünbül Efendi Camii 1967’de 3-4 defa 1968’de Avrupa’da olduğum cihetle az gittim. -----≈-----

[1b] Rahmetli büyük kayınvâlidemiz Fahriye Hanım Eyüb Sultan’da otururdu. Birgün Eyüb Sultan semtinin fakirlerle dolu olduğu söylendi. “Ne bileyim devletlû [Eyüb Sultan] fakirlerden hoşlanırmış demek” dedi. Koca Mustafa Paşa semti bildim bileli fakir. Biz de böyle mi diyeceğiz Sünbül Efendi Hazretleri için. -----≈-----

[2a] 27 Ağustos 1963 Salı Bir saat. 4.50-5.50. Hazret-i Sünbülümü ve mukarreblerini ziyâret. Fâtihalar ithâfı. Teveccüh-i derûnî bir inşirâh-ı kalbî doğurdu. Ne güzel bir haremgâh-ı visâlde idim. Ne hoş bir tavâf oldu. Bir defa. Ben onu sardım. Artık o benim içimde. Dile kolay elli yaşına bastı. Ben orada neler gördüm. Pek yaşlı bir hekim İbrahim Bey’in odası yok. Yerini bulamadım. Kendisi âlem-i ılliyyîne uçmuş. Saydığınız hastalık a’râzına göre İskenderiye’de, Prizren’de asrî bir reçetesini verirdi. Tam bir polifarmasi idi.

Birbirini ta’kîben ve birbirinden muhteşem şeyhlerin ve bilhassa Şeyh Rızâ Efendi’nin önlerinden ta‘zîm ile geçtim veyahud kalbimin içindeki panteonu ziyâret ettim. Bugün avluyu bakımlı gördüm. Mukaddes servi kurusunun mahfazasını yeşile boyamalarına üzüldüm ve cehaletlerinden kendileri gibi çiğ yeşil budalası yobaz ruhlulara kırıldım. Güzel bir anatomi kitabı yazan Hâfız Mehmed tabibimizin kabir taşını ön ve arka sıralarında bugün bulamadım ve diğer tarafları arayamadım.

Büyük babam Hattat Mehmed Şevki Efendi [1829-1887], dayısı Hattat Hulûsî Efendi [ö. 1874] ve Hattat Sâmi Efendi [1838-1912] yazısıyla iki [? üç] mezar taşının önlerinde yazıcılarını tekrîmle andım. İyi de oyulmuş. Geçmiş günler dedim. Bu günkü gibi ama, tıpkı değil. Meğerse bu misafirhâneden kimler geçmiş ve geçirilmiş.

Âh eski büyüklerin panteonu bana ne ilhamlar verdi. Onların menkıbelerini toplama kolaylığını da duâlarım arasına sıkıştırdım.

Elli sene önceki Nakşî dostların Küçük Hüseyin Efendisi[’nin] [1828-1930] Mektebi önünde kemâl-i edeble oturarak bir çay içtim. Üç yudumluk. 25 kuruş. Temiz bir yer. Yerler sulanmış, süpürülmüş. Hava da bugün bu serinlikle uymuş. Kalabalık ama o kalblerin dışında, içimde bir tenhalık. Meğerse iç boşalınca ilham kaynağı bir yer hâlinde. Cenâb-ı Hakk’ın bu ilham merkezinde bu geçmiş büyüklerin yâdıyla şâdân olmamı dilerdim ve bunu kaleme almakla Sünbül Efendi tecellîgâhlarına hizmet edeyim dedim. Hele mubârek oğlu efsanesi, zamanı gelecek bu defterde çıkacak.

Bu arada seferber olan ve iyi görmeğe alışan gözlerim, sünnet olacak çocukların ziyâretlerden avdetlerini gördü. Anneleri ve büyük anneleri refakatinde, babaları yok. Ne yapsın bîçâreler ekmek parası peşinde.

Yâ Hazret-i Sünbül sen makamında dirisin, sen hâlâ açık bir psikoterapi muâyenehânende sana koşan mahzunları tedavi ediyorsun. Sanki ruh sağlığı -----≈-----

[3a] dispanserlerine örnek olmuşsun. Bir farkla. Sana teveccüh edenlerin içine girip oturuyor ve onları inşirah denizinde yıkıyorsun. Ferahlayıp derin bir iman hediyeni alarak dönüyorlar. Sana ilticâ edenler ne kadar bahtiyâr.

Hâlâ başı sıkılanların melcei Koca Mustafa Paşa Sünbül Efendi Hânkahı; vaktiyle bir Bizans manastırı. O zamanın ehl-i kitâb olan Hıristiyan Rumlarının da melcei. Hem de bu semtteki köyün fukarâ melcei. O zamanın Hıristiyan ruhâniyeti burada nasıl Müslüman olmuş görülüyor. Demek ki buranın ruhâniyeti 15 asırlık. Son beş asrı Ayasofya gibi Müslüman. Ama an’anelerinden bize geçenler az değil.

Ben bu havâ-yı ruhânî içinde iken tefli bir çingene, burnundan çengellediği ayısıyla geçti. Birisi, yanımdaki sandalyede arkadaşına: “Nedir bu ayının çektiği?” dedi. Ben de partilere girenleri düşündüm.

Derken muazzam bir gelin alayı geçti. Yeni taksilere binmişler. Sayısını kaçırdım. En önde bahtiyarlık içinde bir gelin. Canım pek debdebeli bir geçiş. Kızcağızın her halde gönlüne göre. Öyle korna çaldılar ki Koca Mustafa havası karmakarışık oldu. “Gelinin âilesi veyâhud damad tarafı her halde ya bir celeb veya bir gecekonducu veya havadan kazananın biri olmalı” dedim. Zira başka türlü böyle bir halt edilemezdi. Kibar ve İstanbul’a yakışır vakarlı bir geçit olmadı.

Kahvede boşuna kâğıt oynayanlar gurup gurup. Bakmaya meraklılar da etrafını almış. Yanıma da namazdan çıktıktan sonra Arnavudmuş, bir yaşlı oturdu. Serâpâ ibadet kesilmiş. Dili de her nefes alıp verdikçe dışarı ve içeriye “Allah, Allah” der gibi. Dilinin harekâtı bu sezişe müsâitti. Mubârekleşmiş. Fakirce biri. Her halde hararetten yanmış ki 25 kuruşa bir ufak bardak soğuk limonata getirtti.

Derken beni tanıyan karşıki dükkanın berberi ve bir yüzbaşı babası Mehmed Başargil yanıma geldi. Osmanlılık icabı ona da bir çay getirttim. Neler neler anlattı.

Ali Haydar Mithat Fazlı. Bu zât-ı muhterem Mithat Paşa[’nın] oğlu. 25 senedir bu berberin müdâvimi. Haftada iki gün gelir, tıraş olur. Sabahları kahvaltıyı bisküvi, bir paket çukulata ve bir kahve ile yapar. Hayatında asla soğanlı yemek yememiş. Babasından kalan tesbih [için] “Ben ölünce senin” demiş. Fakat [Mehmed Bey] alamamış. Zira [Ali Haydar Bey] hastahânede ölmüş. Tesbihin üzerinde yakutları varmış. Prostatından ameliyatını yapan çok inandığı doktor Ali Eşref [Gürsel]. Yirminci -----≈-----

[4a] gün şifâ yurdunda ölüyor. Hastahâneye hiç geleni gideni olmuyor. Mehmed Bey gidince ağlamış.

Mehmed Bey 40 senedir burada berber. Babası 1293 harbinde hicret ederek gelmiş. Tam Koca Mustafa Paşa Câmii avlusu ön kapısı yanında bir berber dükkanı açmış, 55 sene icrâ-yı sanâat eylemiş. “Ben hatırlarım” dedim.

Ali Haydar Mithat Bey Koca Mustafa Paşa’da ancak Mehmed Bey’de otururmuş. “Ama ne muhabbetler olurdu” diyor. Mehmed Bey adeta mahrem-i esrârı olmuş.

“Benim cenazem, öldükten 48 saat sonra gömülecek” demiş. Buna da sebep şu imiş: Kendisi Londra’da iken sarayda birisi ölmüş. 24 saat sonra gömmüşler; lâkin gömülünce dirilmiş. Bunu duyunca kararı: “Beni ölümümden 48 saat sonra gömün” [olmuş]. Ali Haydar Bey ömründe evlenmemiş. Londra’da Kral sarayına mensub bir kadınla tanışmış, sonra kimse ile görüşmemiş.

Yahyâ Kemal faslı:

Koca Mustafa Paşa semti[nin] kâşifi Yahyâ Kemal, oturduğum kahvenin en ön sırasında oturur. Zaten yer öyle sıraya müsaid. Şişman bir zât olan Yahyâ Kemal buraya gelince Ali Haydar Bey bende ise mutlaka yanına gider. Diğer müdavimler: Receb Peker gelirdi. Kayınbirâderi eczâcı İlhâmi Bey kezâ. Şimdiki Sünbül Efendi temsîlî şeyhi Râzî Efendi. Mâliye’nin Beşiktaş’ta[ki] anbarında memur. Geç vakit işinden döner. Kuşları, sülünleri var.

Baş İmam Osman Efendi: Ben 50 sene önce Dâvud Paşa medresesinde talebeliğini bilirim. Hâlâ baş imam. İkinci imamın vekili varmış. Yahyâ Kemal’in öksüz bıraktığı Koca Mustafa semtinden dönerken gördüklerim, yol boyu çirkin. Hekimoğlu Ali Paşa minaresi onarılıyor. Çınara açılan kapı yerinde. İlerisinde yola ilerlemiş ufak ve zarif çeşme yıkılmış. Haznesinin arka duvarı yıkılmış. Yanına bir adî terkos çeşmesi yapmışlar. Ne çirkin. Muhyiddin [Hattatoğlu] Bey[’in] oğlu İlhan annesiyle evlerini sıvatmışlar. Sevindim. Oradan otobüsle Sirkeci’ye, dolmuşla Karaköy’e, 6.30 vapuruyla Kadıköy’e. Oradan Göztepe. -----≈-----

[4b] 1961’de oturduğumuz kahvenin karşısında bu ev dururdu. Bir buçuk asırlık. İki sene önce yarısını yıktılar. Bunu kendi fotoğraf [makinemle] çektim. Öbür kısmı da berbad bir [şekilde] düzeltmişler. 1966’da tamamen yıkıldı. Bu ev her halde bir asır önce bir konaktı ve âlemdi. 1964 -----≈-----

[5a] Eskiden dış kapıdan avluya her yer evliyâ ile dolu, boş yer yok. “Yürümek ayıp olur, günâha gireriz” diye pek çok hürmetkârlar kemâl-i ta‘zîmle diz üstü yürüyerek girerlermiş. Mehmed Bey babasından naklen söylerdi. Ben de Mehmed Bey’e [anlattım ki,] bâlâ ricâlinden -şimdi ismini hatırlamadığım- bir zât da Cumâları eline süpürgeyi alarak avluyu süpürürdü. “Bâlâ ricâlinden” demek, eskiden müşir (şimdi mareşal) pâyesine varmaktı. Âh İstanbul! Sen ne[ler] gördün geçirdin. Milyonda birini bu defterde toplarsam ne mutlu bana.

28 Ağustos 1963 Çarşamba.

Bugün enstitü günüm değildi, gitmedim. Yalnız Haseki Hastahânesi’nde bizim Süreyyâ’yı [Özder] ziyârete gittim. Oradan beni İnci [Ayan (Birol)] ve zevci [Erdener Birol] ve Çiçek [Ayan (Derman)] Küçükçekmece yanındaki Atom Reaktörü’ne götürdüler.

Oradan dönüşte Haseki durağında inerek dolmuşla Koca Mustafa Paşa’ya dün arayamadığım teşrih muallimi Hâfız Mehmed Bey’in kabrine gittim. Mâdem ki bu makam-ı muallâya tekrar güzel tâliim sevkıyle, bugün Allah’ın lütfuyla tekrar geldim. Sünbül Efendimizi ziyâretle müşerref oldum. Fakîr gönlümü onun ganî kalbine rabtettim. Yine münşerih oldum. Cenâb-ı Hakk kullarına meded ü inâyet buyursun.

Bizim berber Mehmed Bey’e uğradım. Yine bu asîl ruhlu fakîr semtten konuştuk. Yahyâ Kemal kahvesine meğerse vaktiyle Von Papen de gelirmiş. Yahyâ Kemal’in şiirini yazma tasarısıyla buraya gelmesi 8-10 defadan fazla. Zamanı Pakistan sefirliğinden önce ve esnasında ve sonra.

Bizim Çifte Mehmed isimli azîz berberlerimiz çayını dahi içmişler. Sözlerinden hatırlamıyorlar. Ali Haydar Bey’in yanına gitmesi şöyle oluyor. Merhum tıraş olmakta. “Yahyâ Kemal geldi” diyorlar. Yahyâ’nın yanına gidiyor, öpüşüyor. Bir saatten fazla konuşuyorlar. Sonra doktor Hâfız Mehmed Bey’in taşını aramaya çıktım. Kapıyı açtılar. Mezarlıkta yarım saatten fazla dolaştım. Nihayet buldum. Şöyle birkaç taşta bulduklarımı ve okuduklarımı sıralayayım: Bakıp geçme ricâm budur ey Muhammed ümmeti Ölünün diriden hemân bir fâtihadır minneti Kabrimi ziyâret eden ey Resûl’ün ümmeti Bize bir fâtiha ihsân eder bulur Cenneti Sancı illetinden ölen Emine Hanım. 1262

[DERKENAR:] Bir bühtan. Yahyâ Kemal’i sevmeyenler Koca Mustafa Paşa şiirini bu semti görmeden yazdı derlermiş. Ne gaflet. -----≈-----

[5b] Sultan Mahmud bu mezarlıktan yeniçeri kavuklarını kaldırtmış. -----≈-----

[6a] Beni mağfiret kıl ey Rabb-i Yezdân Bi-hakk-ı arş-ı a‘zam-ı Nûr-i Yezdân Gelip kabrim ziyâret eden ihvân [DERKENAR:] Buraları da Hamûşân Edeler rûhuma bir fâtiha ihsân Şerife Hanım -------

Dikkatle nazar kıl bu mezârım taşına Kimse bilmez bu ahvâli gelmeyenin başına [DERKENAR:] Başda Yâ Hû el-Fırâk mine’l-mevt ---

Sâbık ser zağarî Kırk iki Mehmed Ağa 1217 [DERKENAR:] Kavuğu çıkarılmış. Kırılmamış. ---

Âh ile zâr kılarak tâzeliğime doymadım Çün ecel peymânesi dolmuş murâdım almadım Hasretâ fânî cihânda tûl-i ömr sürmedim Firkatâ takdîr bu imiş tâ ezelden bilmedim Mûsâ Efendi 1300 ---

Bu cihân bâğına geldim bir mürüvvet görmedim. Derdime dermân aradım bir ilâcın bulmadım Âh u zâr kılarak tâzeliğime doymadım Çün ecel peymânesi dolmuş murâdıma ermedim. ---

Bir civân-ı nâzenîn-i miskindir Bu mezâr eylemiş nâzik tenini Hâk ile yeksân Rûzigâr 1145 Ali Efendi În meyyit Sarây-ı Hümâyûn Ustası Koru Ağası Mustafa Ağa 1219 -----≈----- [6b] Akşam üzeri resmi çıkar.

-----≈-----

[7a] Nahilbendli Hattat Ömer Efendi 1171 Takma kavuğu kaldırılmış: Yeniçeriyân-ı Dergâh-ı Âlî ocağı yazıcılarından Kâtibzâde Ahmed Efendi 1158 ---

Hekim Hâfız Mehmed Bey:

Yanında mahdûmu: Hüve’l-Hallâku’l-Bâkî Mecâlis-i Mâliye Kalemi mümeyyizi ve merhum mîralay Hâfız Mehmed Bey’in mahdumu Hâfız İbrâhim Cevad Bey’in Rûhu için rızâen lillâh Fâtiha 2 Zilkâde 1316 / Ketebehû Nûri ----

3 Eylül 1963 Salı Akşam üzeri eczâcı Uğur Derman ile artık Üsküb ismini de verdiğim Koca Mustafa Paşa’ya gittik. Berber Mehmed Bey meşguldü, ona uğramadık. En geride kaldırıma oturarak birer kokakola getirttik.

Derken bizim Hattat Şevket Efendi [Pektaş, 1880-1969] geldi. Onunla birlikte çay içtik. Hazret-i Sünbül’ü ziyâret ettik. Ve biraz erkence döndük. Uğur’a şu suâli sordum: “İstanbul’da ruhnevâz yerler yalnız Koca Mustafa Paşa, -----≈-----

[8a] yalnız Atik Vâlide değil. Daha onlar gibi yerlerimiz pek çok. Meselâ Eyüb Sultan, Suriçi, Aksaray, Sahhaflar, Nişancalar ve mümâsili pitoresk yerlerimizi Yahyâ Kemal terennüm etmiyor da, Koca Mustafa Paşa ve Atik Vâlide’yi terennüm ediyor ve bu iki yeri meşhûr kılıyor, neden?” Böyle bir suâl karşısında kalacağını tahmin etmediğinden bir müddet düşündü. “Bulamayacağım” dedi.

Ben de, eğer hayatta olsaydı Yahyâ Kemal’in de hoşuna gidecek bir izahta bulundum. “Her ikisi de Üsküb’e benzediği için” dedim ve devam ettim: “Yahyâ Kemal bütün hayatı boyunca ve bilhassa son en olgun çağlarında bence Üsküb hasretiyle yandı, pişti, kavruldu. Her yerde bilhassa pek sevdiği İstanbul’da Üsküb’e benzer yerler aradı. İki tane buldu. Birisi bu Koca Mustafa Paşa semti. Mutlaka burasını Üsküb’de bir yere benzetti. Önünde beş metrelik bir cadde, ufak bir berber dükkânı, bir bakkal ve üstünde birer katlı eski evler. Karşısında kahve. Yazlığı meydanda. Kışlığı Sünbül Efendi Dergâhı kapısı yanında.

Kahvenin arkasında kiliseden dönme bir câmi, ufak. Üsküb’dekiler kadar. Hazîresinde Sünbül Efendi gibi mubârek bir velî. Zira orada da velîsiz ve etrafında mezaristansız câmi yok. Çarşısı, pazarı, kahvesi, evliyâsı, câmii hepsi bir arada, hepsi küçürek, cadde de öyle. Dükkânlar da tıpkı. Evler de bir buçuk kat. Bundan âlâ Üsküb mü olur? ‘Ne yazık ki artık doğmuyoruz o yerlerde’ diyor. İşte Koca Mustafa Paşa’da doğanlar eskisine nazaran fazla. Fakat Üsküb’de artık Yahyâ Kemaller doğmuyor. Atik Vâlide de öyle. Oradaki câmi Üsküb’deki büyüklükte. Evler, sokaklar, çeşme ve başında toplananlar, kârgir medreseler Üsküb’deki gibi. Orası da Koca Mustafa Paşa nasıl bir Üsküb’ün beğenilen ve pitoresk bir yeri ise, Atik Vâlide de bunun ikincisi. Fâtih’i ve Yavuz’u […]leriyle, kahramanlıkları ve eserleri ile metheden Abdülhak Hâmid. Zira o İstanbullu, Üsküblü değil.

Yahyâ Kemal niye Süleymaniye’yi diline dolamadı? Zira Üsküb’de Süleymaniye yok; Fâtih yok idi. Olanı aradı buldu. Üsküb yerine Koca Mustafa Paşa’yı ve Atik Vâlide’yi terennüm etti. Yoksa maksadı Üsküb idi. Bu muhabbet şiirlerinin başından şimdiki isimlerini silin yerine Üsküb deyin ihkak-ı hak etmiş olursunuz. Üstelik ‘artık Üsküb’de doğmuyoruz’ ma’nâsına gelen cümlede de bir üzülüş ifade ediyor.” İşte Koca Mustafa Paşa’nın bende bugünkü intibâı ve Uğur’a anlattığım yorumum bu merkezde. Merhum şair sağ olsaydı bu fikrime acaba ne derdi? -----≈-----

[9a] 25 Mart 1964

Bugün Yedikule’de eski tanıdıklarımızdan Ülfet Hanım’ın cenazesini Koca Mustafa Paşa’da karşıladım. Soğuk bir gündü. Kapıdan girince sağ taraf mezar taşlarını birer birer gözden geçirdim. Ve epey notlar aldım. Onları Koca Mustafa Paşa dosyasına koydum. Kışın sonunda bu semti perperişan görmekle üzgünüm.

Bundan 10 gün önce yine buraya geldim. [Hekimbaşı] Nuh Efendi türbesi ve medresesi yerini gördüm. Oradan Hekimoğlu Ali Paşa yoluyla Cerrahpaşa’ya kadar yürüdüm. Perişan bir durumda. Her sene biraz daha çirkinleşen bu semtten müteessir ayrıldım. İhtisâslarımı ayrıca yazdığım cihetle burada tekrar etmiyorum.

Nisan 1964. Bu gün Başvekâlet Arşivi’nde çok yoruldum. Akşam üzeri Koca Mustafa Paşa’ya giderek açık Yahyâ Kemal kahvesinde oturdum. Berber Mehmed Efendi yanıma geldi. Hoş beş. Bir saat kadar kaldım. Bir miktar evliyâ-yı kirâmı ziyâret ettim. Münşerih oldum ve dinlendim. Vaktinde döndüm.

7 Mayıs 1964 Perşembe

Soğukça bir gün. Yine Yahyâ Kemal kahvehânesine gittim. Hava serince idi. Hazret-i Sünbülümü ve civarındaki evliyâ-yı kirâmı ziyâret ile mağmum gönlüm sürûr ile doldu. Ta‘zîm duruşum bana inşirah verdi.

Zaman zaman “Elem neşrah leke” âyetini okuyacağım. Saâdet miftâhımı istediğim zaman çevireceğim. Cenâb-ı Hakk, Hazretimin tecellisiyle beni kâmyâb edecek, müjdelerimi aldım. Ünverler’in (?) ve memleketimizin selâmetine adeta saâdetler bahşolundu.

Koca Mustafa Paşa durağı meydanı eski darlığında. Eskilik havası lehülhamd kaybolmadı. Yanımda ilk mekteb çocukları paydos oldu. Fakîr çocuklar sâkince, bazıları kakışarak geçtiler. Bir adam yanıma geldi. “Ben sizi tanıyacağım” dedi. “Hepimiz Allah’ın kulları değil miyiz?” dedim. “Evet evet” dedi ve uzaklaştı.

Yanımda eski Koca Mustafa Paşa Askerî Rüşdiyesi[’nin] zarif kapısı. Yanımda Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri İlk Mektebi. Solda Sünbül Efendi hânkahı kapısı. Hayatın pek çabuk geçtiği nişâneleri. Mezartaşlı dehliz. Çayhâne[de] hafif hafif radyo havaları. Karşımda simitçi fırını ve bizim berber Mehmed Efendi. Şirin, lâkin boyasız, lâkin düzgün ev. Altında tütüncü ve herşeyci. Bir ufak tuhâfiye. Sağında leblebici, boyahâne, diğer berber, kolacı, büyük direkli saat.

Ben bu sahanın ortasında bir nokta gibiyim. Burası adeta Sünbül Efendi Hazretleri semti[nin] DERKENAR: Bu arada birkaç defa daha ziyâretim oldu. Koca Mustafa Paşa dosyasına bakın. -----≈-----

[10a] ağzı gibi. Acaba ben dili olabilir miyim? Fakat burasını en güzel terennüm eden Yahyâ Kemal. O, buranın bülbülü kesildi. Ben de yalnız düşünürü.

Fakat gözlerim buradan geçecek Hâfız Sa‘deddin Efendi’yi, Sünbül Efendi dergâhı mürîd ve muhibleri[ni], rütbe-i bâlâ sahibi mütevâzı‘ları, Zâkir başı İbrâhim Bey’i –ki Merkez şeyhi[nin] damadı ve arslan yapılı- [aradı]…

Daha önce buraya çok sık gelen büyük pederim [Hattat] Şevki Efendi’yi ve dayısı Hattat Hulûsi Efendi’yi, buranın yakını ve meftûnu yakınlarımızı ve annemi ve kimleri kimleri hatırlamadım, onlar da geçmiş zamanlarda buralardan geçmişlerdi. O mubârek ayaklarının bastığı yerleri ta‘zîmle andım.

Şunu düşündüm: Haseki’de artık oturamam. Orası benim hâtıralarımın hazîresi, türbedârlıklarını yapmaya tecessür kudretim yok. Çınarda oturamam. Zira orada Kuşadalı Hazretleri mubârek halîfesi Velî Efendi[’nin] mezarını Halk Partisi halkevi yapacağım diye kaldırdı. Lâkin prestijini ve mevkıini kaybetti. Cerrahpaşa’da oturamam. Tahsin Bey ve Nazmi Efendiler yok.

Koca Mustafa Paşa yol boyu için hayır. Zira eski âşinâlar kalmadı ki önden gitsin. Samatya’da rumikolar (?) kokar. Oradan ruh kaçmış, olmaz. Bayezid’de enîs-i rûhum, azizim [Abdülaziz] Mecdi Tolun [1865-1940] yok. Onun geçtiği yollar ağlama yerlerim olur ve oturamam.

Cağaloğlu geçmiş hatıralarımla dolu. Hiç biri kalmadı, gönlüm üzülür. Sâkin olamam. Beşiktaş’a gidemem. Hayri Bey yok. Üsküdar da olmaz. Ressam Rıza Bey Hocam [1858-1930] yok. Taşkasab’da bizim yerimiz vardı. Orayı ne kadar sevmiştim. Fakat felek onu da çok gördü. Ondan da olduk. Sağlık olsun ne diyeyim. Şehremini taraflarına çıkamam. Fındıkzâde çok sıkışık ve dolu. Âşinâ-yı kalbîlerim yok. […] bak arkalara ve katlara. Vaz geç.

Aksaray kalmadı. Lâleli Baba’sız olmaz. Divanyolu’nda dîvâne olamam. Çarşıkapısı’nda iş yok. Vezneciler de kalmadı. Vefâ olmaz. Zira orada [Türbedar] Amîş’im [1807-1920] ve [Ahmed] Naîm’im [1870-1934] yok. Bilmem ki diğer semtleri de sayayım mı? Çi fâide. Ben de şimdi orasını görür “Olmaz” derim, burada “Hayır” der dolaşırım. -----≈-----

[11a] Orası olmaz, burası olmaz. Neresi olacağını yazarım ama okuyanlar üzülür diye meskût geçeyim. Haydi bakalım hayırlısı.

Ağustos 1964

Bu yaz Koca Mustafa Paşa’da Sünbül Efendimize çok gitmek istediğim halde ağustos ayı ortalarında bir defa gidebildim. Bizim ora arkadaşı berber Mehmed Efendi’yle oturduk. Bir ayakkabıcı ile tanıştık. Bir boyacı da kedi meraklısı imiş, ayakkabılarımı boyadı. Hoş bir saat geçirdim. Yine Hazret-i Sünbülümü ziyâret ettim. Münşerih oldum. Hak erenlerin her zaman himmetleri hâzır olsun.

25.VIII.1964 Koca Mustafa Paşa’ya Âzâde, Çiçek ve Tülay hanımlarla gittik. Biraz oturduk. Çay içtik, yağlı baton simidi [krik kırak ] yedik. Sonra berber Mehmed Bey’i de alarak Seyyid Nizâm Hazretleri Tekkesi önünde resimler aldık. Midhat Paşa çiftliğine geldik. Bağçesinde oturduk.

Mahdûmu dostumuz Ali Haydar Midhat Bey’i andık. Bize üzüm ve ayçiçeği ikram ettiler. Evinin 40 senelik emektar bekçisini köşkü boşaltarak kiracı gibi koymuşlar. O da fahriyyen oraları muhafaza ediyor. Ekiyor biçiyor. Hayatını kazanıyor. Beni tanıdı. Bir müddet kaldık. Resimler aldık. Dönüşte Silivri Kapısı İbrâhim Paşa Câmii avlusunda meşgul olduk, resimler aldık ve Koca Mustafa Paşa’ya Mehmed Bey’i bırakarak döndük. 23.IX.1964 Çarşamba Bugün ruhen Cenâb-ı Hakk’a şükürler olsun incir çekirdeğini doldurmaz kendi tasnî‘ımiz olan üzüntülerden kurtulmak için, Sünbül Efendimizi Ramazan Efendimizin huzurundan geçerek bilhassa ziyârete gittim. Geçen sefer gönlümden ziyâret etmiştim. Zira “Böyle büyük zevât sık sık tasdî‘ edilmez” diyordum. Bu sefer ziyâretimden içime gelen tebşîrâttan pek mütehassis oldum. Rûhen çocukluğumdan beri bağlı olduğum bu Pîr-i muhteremin huzurunda cidden münşerih oldum. Cenâb-ı Hakk cümleyi ferâha kavuştursun. Hava pek soğuk. Yağışlı ve rüzgârlı idi. Kahvede oturamadım. Berber Mehmed Efendime girdim. Orada bir çay içtim. Otobüse yetişip 5.45’de Sirkeci’den vapurla Kadıköyü’ne geçtim. Koca Mustafa Paşa’ya gittiğimde, bu semti, tanımadığım ve babacığımın doğduğu [yer olan] Tırnova’ya çok benzetirim. Acaba, beni on yaşımda yetim bırakan bu asîl ruhlu ve çalışkan babacığım sanki benden önce Tırnova’ya gider gibi gelir ve rûhen münşerih olduğunu hissederim, ki rahmetli hayatı boyunca Tırnova’nın hasretini çekmişti. Yâ Rabbi güzel ve Türk Rumelimizi bozan ve bozduranlar Senden cezâlarını bulsunlar. Bir şeyler demem başka. Burası Yahyâ Kemal’in de Üskübü idi. -----≈----- [12a] lehülhamd bu semt uhrevîliğini bozmadı.

1965 yılı, XI.

Bu yıl zarfında pek çok defalar Hazret-i Sünbülüm’ü ve aynı zamanda Ramazan Efendi Hazretlerini ziyâret ile müşerref ve gönlüm inşirahla doldu. Gönlüme gelen iyi tebşîrâtın cümlesi lehülhamd tahakkuk etti. Bu cihetle şâdımıza hadd ü pâyân olmadı. Bu ziyâretlerimi ayrıca defterlerime ve kâğıtlara ve senelik takvime de derc ettim. Bu sene hazretlerimi ve muhitlerini diğer senelerden az olmamak üzere ziyâret etmek ve harîm-i ismetlerinde dest be dest ta‘zîmde bulunmakla bahtiyarlık hissettim. Bu senenin sondan ikisi 28 Ekim’de oldu. Bir buçuk saat Yahyâ Kemal kahvesinde oturdum. Hep kendimle huzur içinde idim. Yanıma gelenler de olmadı. Oradan 5.30’da kalkarak 6.35 Yalova sürat posta vapuruyla Yalova’ya ve oradan oldukça geç vakitte yani İstanbul’dan hareketimden 3 saat sonra Bursa’ya vardım. Orada da iki gece kalıp döndüm. Bursa’da evliyamdan uzaktakileri kalben, yakınlardakini kalıben ziyâret ile münbasıt oldum.

3.VIII.1966. Bu sene de Koca Mustafa Paşa semtine ancak dört-beş defa gittim. Her seferinde pek tekrîm ettiğim Ramazan Efendi Hazretlerine uğramak şartıyla; neş’eli olayım, gussalıca olayım hep Sünbül Efendimi ve Ramazan Efendimi mutlaka ziyâret ederim.

Bu sene de mu’tâd ziyâretlerimi yaptım. Yahyâ Kemal kahvesinde oturdum çay içtim. Hele bugün bilhassa Yahyâ Kemal’in mürîdi Âsım Sönmez Bey’le [1902-1977] Hattat Şevket [Pektaş] Efendi’yi ziyârete gittik. Ba‘de’z-ziyâre Hazret-i Sünbül’ü yakından bu sefer Hazret-i Ramazan’ı zâhiren uzaktan ziyâret ettik. Oturup çay içerken Doktor Sırrı Ayçelik Bey de geldi. Güzel sohbetler ettik. Küçük Hüseyin Efendi Hazretleri’nden bahsettik. Buranın panteonunun baş misafiri Hattat Hâfız Osman’ı (1642-1698) yâd eyledik. Akşam da çabuklaşmaya başladı. Vaktinde döndük. Gönlüm gülzâr-ı sürûr oldu ve neş’e ile doldu.

[12b] (Koca Mustafa Paşa Dosyası)

Yazılacak:

-Miralay Recep Ferdi Bey

-Koca Mustafa Paşa’yı 3 IX 68’de ziyâretim

Koca Mustafa Paşa mezarlığı içinde bir kuyu (belki kapalı sarnıç) varmış. Eskiden mâlum, kapatmışlar. Suyu bir türlü bitmiyor.

Buraya Îsâ kuyusu derlermiş. İçinden bir haçlı taş çıkmış. Müzeden gelip alıp götürmüşler. Yine bu kuyudan bakraçlar ve kaplar da çıkıyormuş.

[13a] 1967 yılı zarfında birkaç defa Koca Mustafa – Sünbül Efendi semtine gitmem müyesser oldu. Çok kalamadım. Bir seferinde vaktiyle sahn hocalarından olup medârisin lağvıyla ayrılan Hoca Efendi’yi 90 yaşını geçmiş bir pîr-i fâni olarak gördüm. Fakat görüşmek mukadder değilmiş. Görüşüp elini öpemedim. Sonra rahmet-i Rahmân’a kavuştuğunu duydum. Makamı gülzâr olsun. Mubârek bir medrese hocası idi. 1924’te Dârü’l-Hilâfeti’l-Aliyye Medreseleri tabîbi iken ders verdiği Tâbhâne Medresesi’nde görüşürdük. Aksaray’da Sinekli Bakkal’da oturan ulemâdan Ali Rıza Efendi de orada müdür idi. Ellerini öperdim.

Bu zât-ı şerîfin bana çok teveccühü vardı. Bir görüşmemizi istemişti. Yine Koca Mustafa Paşa’da ufak, temiz, kullanışlı lâne-i fakîrânesine eczâcı Uğur Derman ve marangoz Mehmed [Emin Mahyacılar] beylerle gitmiştik. Kulakları ağır işitiyordu. Hayır duasını aldık.

Her seferinde Yahyâ Kemal’in kahvehânesinde otururdum. Bir çay içerdim. Bir defasında ayakkabımı boyattım. Tabii Sünbül Efendimizi, Rızâ Efendimizi ve bilhassa Ramazan Efendimizi ziyâretten haz duydum.

1968. Bu senenin yazında iki buçuk ay kış hüküm süren Hollanda, Londra ve Münih’te bulunduğumdan hareketimden önce semtimi ziyâret etmiştim. Avdette giderken Efendimiz gibi Ramazan Efendimiz, Sünbül Efendimiz gibi büyüklerimi ziyâret ettim. Fakat Cerrah Paşa’ya kadar olan asfaltı Koca Mustafa Paşa’ya kadar uzatma çabasından kanalizasyon vesilesiyle yol berbattı. Gittiğim gün yağışlı olduğundan arka yollardan geçerek çok zahmet çektim. Bu cihetle tekrar gidemedim. Ama aklım fikrim hep o semtte. Cep defterimde tarihi yazılı. Ama 1968 yılı içinde bizim grupla ve eczâcı Uğur Bey’in arabasıyla Koca Mustafa Paşa’ya gittik. Fakat Cerrah Paşa yolundan geçemedik. Zira kanalizasyon ancak açılmıştı.

Annemin babası Hattat Mehmed Şevki Efendi’nin pederi Kastamonu’da Seyyidler köyünden el-Hâc Ahmed Ağa’nın Haseki Bekir Paşa Camii avlusunda [ki] kabir taşını ziyâret ettik. Arka yollardaki eski eserlerimizi göre göre Koca Mustafa Paşa’ya geldik ve orada ziyâretimizden sonra döndük. Hollanda’ya gitmemizden önce idi.









Dipnotlar:

1-Bu metni baştan sona gözden geçirerek eksiklerimi gideren ve hatalarımı tashih eden Prof. Dr. İsmail KARA Bey Hocam’a, yine okunamayan bazı kelimeler konusunda yardımcı olan Mustafa OĞUZ Bey’e teşekkürlerimi takdim ederim. Metnin tamamını tetkik ederek kelime ve cümleleri tâmir, tashih ve ikmâl eden, bazı şahısların soy isimlerinin ve doğum-vefat tarihlerinin ilâvesiyle, bazı yer isimlerinin tesbiti konusunda mühim katkılarda bulunan Prof. h.c. M. Uğur DERMAN Bey Hocam’a ise husûsen şükranlarımı arz ederim. Metin içerisinde köşeli parantezle verilen ilâvelerin bütünü ve dipnotta U.D. kısaltması ile gösterilen notlar M. Uğur DERMAN Beyefendi’ye aittir. 2-Franz von Papen (1879-1969), Alman devlet adamı ve diplomat [haz.] 3-Prof. Dr. Çiçek Derman Hanımefendi’nin, bu ziyâretle ilgili olarak aynı tarihte defterine kaydettiği bilgiye göre, o gün çayla birlikte krik krak yemişlerdir. [haz.] 4-Bu zât-ı şerif diye bahsedilen Gümülcineli Hafız Mustafa Efendi’dir. [U.D.]

İSMEK El Sanatları Dergisi 7 İNDİR

Bu yazı 942 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK