Takı

Yüzüklerin Efendisi

  • #


Yazı:  Hatice ÜRÜN - Harun YILMAZ

Geleneksel motifleri çağdaş çizgilerle yeniden yorumlayarak oluşturduğu özgün mücevher tasarımları sayesinde Yüzüklerin Efendisi olarak nitelendirilen ve tasarımla ilgili uluslararası prestijli bir yarışmanın en iyi renkli taş bölümünde “en iyi tasarımcı” ödülünü üç sene üst üste alan Sevan Bıçakçı, adını tüm dünyaya duyurmayı hedefliyor.

Çemberlitaş’ta bir atölye... Öyle bir atölye ki daha içeri adımınızı atar atmaz buram buram sanat kokan havayı solumaya başlıyorsunuz. Altı katlı atölyenin her katında ayrı bir tat, ayrı bir lezzet gizli. Kâh bir heykeltıraşlık, kâh sadekarlık, kalıpçılık, kakma sanatı ve mücevher işlemeciliğiyle ilgili atölyelerden içeri başını uzatmadan geçebilene aşk olsun… Ve işte nihayet Yüzüklerin Efendisi ile karşı karşıyayız.

Geleneksel motifleri çağdaş çizgilerle yeniden yorumlayarak oluşturduğu özgün mücevher tasarımları sayesinde edindiği haklı başarılarıyla dış basının da övgüsüne mazhar olan Sevan Bıçakçı. Pırlanta, elmas, altın ve göz kamaştıran daha birçok değerli taş… Taşlar elbette değerli değerli olmasına ama onlara asıl değer katan dökülen alın teri, göz nuru ve el emeği… Dilerseniz taşa can veren isime biz de bir kulak verelim. Yüzüklerin Efendisi, sarraf vitrinlerinin önünden geçerken özellikle kadınların gözlerini kamaştıran mücevherlerin hikâyesini sizler için anlattı.

Bu İş Aşktır, Severek Yaparsan Başarı Gelir Seni Bulur

Sanatını hâlâ ilk günkü heyecan ve aşkla yaptığını belirten 36 yaşındaki Sevan Bıçakçı, “Bu meslek benim değil, babamın seçimiydi aslında” diyerek başlıyor sözlerine. İlkokulu bitirdikten sonra biraz da öğretmeninin yönlendirmesiyle nasıl bir sanatkâra dönüştüğünü şu sözlerle dile getiriyor Bıçakçı: “İlkokulu Samatya’da okudum. Okumaya pek hevesli olmayan bir çocuktum. Öğretmenim, sanata yatkınlığımın farkına varmış olacak ki bu alanda başarılı olacağımı söylemişti aileme. O yüzden ilkokuldan sora okulu bıraktım ve babam beni Kapalıçarşı’ya, rahmetli ustam Hovsep Çatak’ın yanına çırak olarak verdi.

Yıllarca Samatya’dan Kapalıçarşı’ya kadar kâh otobüsle kâh parasızlıktan yürüyerek; Sultan Ahmed, Topkapı Sarayı, Ayasofya, Yedikule, Kumkapı gibi tarihi mekanların havasını soluyarak gidip geldim. O zamanlar farkında olmasam da beynime kazımışım bu mekanlarda gizli tüm tarihi dokuyu ve kültürü. Kimi zaman evden işe, işten eve gidecek param dahi olmamasına rağmen mesleğe karşı büyük bir aşkım vardı. Şanslıydım, çünkü ustam çok doğru bir insandı ancak ben de çok doğru bir adamdım. Ustamın bana öğrettiği ilk şey insan olabilme sanatıydı. Nasıl oturup kalkmam gerektiğini, insanlarla nasıl diyalog kuracağımı, müşteriyle nasıl konuşacağımı anlattı bana yıllarca. Sanatkârlığı ondan sonra öğrendim.”

Çıraklık, kalfalık, ustabaşılık derken nihayet kendisine mütevazı bir dükkan açmayı başaran Sevan Bıçakçı, bu sanatın hakkını verebilmek için işe erken yaşta başlamak gerektiğinin özellikle altını çiziyor. “Bu işte çıraklık evresi çok önemli. Çünkü işin inceliklerini, okumakla kolay kolay öğrenemezsiniz. İşe 18 yaşında girdiğiniz zaman maça 5–0 mağlup başlamışsınız demektir. Başarının anahtarı bu sanata çocuk yaşlarda girebilmek ve tabii ki doğuştan gelen yetenek… ‘Mücevher işi yapacağım, sonunda zengin olacağım’ da çok yanlış bir yaklaşımdır. Bu iş aşktır. Seversen yaparsan zaten başarı seni gelir bulur. Öyle sabit durman yeter, aramaya gerek yok o seni buluyor; böyle mıknatıs haline geliyorsun o sana geliyor, başarı sana yapışıyor…”


El İşçiliğinin de Ötesinde Bir İşçilik Gerekiyor

Kendi işini kurduktan sonra piyasaya yönelik işler yaptığını söyleyen Bıçakçı, bir modeli ortaya koymak için önce onun kalıbını çıkartmak gerektiğini ve kendisinin de işe öyle koyulduğunu anlatıyor. “Bu işte kalıp çok önemlidir ve mükemmel olması gerekir. El işçiliği evet tamam ama el işçiliğinin de ötesinde bir işçilik olması gerekiyor. Yapılacak her şey önce kâğıda dökülür. Kâğıttaki perspektif olsun, anlatım olsun aklınızdakini oraya yansıtmanız gerekir. Daha önceleri sadekarlıkla da uğraştığım için resmi kafamda bitiriyordum. Projeyi zihninde oluşturup kâğıda dökebilen insanlar tam üretemedikleri zaman karşı taraf tam anlayamayabilir. Bunun ilacı da nedir? Tabii ki eğitim. Benim yanımda çalışan çocuklar her noktada eğitim alırlar. Sadekarlık, mıhlamacılık, heykeltıraşlık öbür türlü yaptığı her şey havada kalır. Şimdi sen bir araba resmi çiziyorsun. Diyorsun ki; ‘Benim arabam değişik olsun, altı tekerlekli olsun.’ Tamam olmaz diye bir şey yok, ama o işin içinde yıllarını geçirmiş ustalar var. Altı tekerlekli olursa ne olurunu daha iyi bilirler. Hayal kurmak kolaydır. Hayali kurarsın, kâğıda dökersin. İş bununla bitmiyor ki. Bir de bunun uygulaması var. Altı tekerlekli araba olur mu? Evet olur. Tasarımcıya hak veriyorum, ama bu arabayla çukura girersen arabanın arka koltuğunda oturan zıplar, hatta devrilebilir. İşte tasarımcı ‘devrilmesin, zıplamasın’ı düşünür. İkisinin net bağlantısı ile ortaya tasarım çıkar. İlla kâğıda dökülen her şey olacak diye bir kavram yoktur dünyada. Ama işlevselliği önemlidir. Bunu en çok düşünen firmalardan biriyiz. Bizim için tamamen estetik ve vermiş olduğu resim önemlidir. Çünkü dünyada olmayan bir karakterde ürün çıkartıyoruz.”

Yapmış Olmak Satabilmekten Daha Önemli

“Bana keyif veren, ortaya bir şeyler çıkarabilmek, onu satabilmek değil” diyen Bıçakçı, sırası gelmişken ekip arkadaşlarını da anmadan geçmiyor. “Benim için bu işin en güzel tarafı, bir yüzüğü ortaya çıkarabilmek. Bunun egosunu tadabilmek; bakmak, görmek, takmak, hayal edebilmek ve parmağında yaşatacak olan insana verebilmek. Bunu da benim ekip arkadaşlarım yapıyor. Onlar, benim yanımda tasarım konusundaki yeteneklerini nasıl birer Sevan Bıçakçı mücevherlerine dönüştürebileceklerinin eğitimini alıyorlar. Daha sonra kendi yorumlarını da işin içine katıyorlar. Şu an öğrenme aşamasındalar. Hızlı öğrenip birşeyler çıkartıyorlar. Tabii her çıkan modelin yapılması büyük bir finans gerektiriyor. Bu iş ucuz bir iş değil. Neticede mücevher işinden bahsediyoruz. O yüzden yetenekli arkadaşlarımıza burada hayallerini gerçekleştirme imkanı tanıyarak, onları kazanmaya çalışıyoruz..”


Hedefim Bu İşte Türkler de Varmış Dedirtebilmek

Bu işi zengin ya da başarılı olmak için yapmadığının altını çizen Sevan Bıçakçı, işin özünü tek kelimeyle özetliyor aslında; “Aşk”. “Bu işi yapmamdaki asıl sebep, en geniş taban aşk. Çok sevdiğim için bu işi yaptım. Ticari olarak yapılacak bir şey değil. Çünkü bir yüzüğe aylarca uğraşıyorsunuz. Ticari mantık bunu kaldırmaz. Hem bu kadar insan çalıştıracaksınız, hem de zor alıcı bulan yüzüğün ticaretini yapacaksınız. Parmaklar muhteliftir. Küpeyi alır, parasını öder gidersiniz. Kolyeyi alır, parasını öder gidersiniz. Bilezik keza aynı şekilde. Ama sıra yüzüğe geldi mi otuz ayrı parmak ölçüsü gerektirir. Gidilecek en zor yol ve düşünün ki yapmış olduğunuz ürün birçok kişinin parmağına olmuyor. Birinin bu işi yapması gerekiyordu ve işimi çok sevdiğim için bunu yapan ben oldum. O yüzden bu iş hala aşkla devam edip yükseliyor.

Dediğim gibi başarı gelip sizi buluyor. Başarılıyım şükür Allah’a. En azından ilk başladığım konumdan çok daha iyi bir yerdeyim. Hedefime ulaştım mı? Hayır, benim en büyük hayalim Osmanlı ve Bizans kaynaklı eserlerimizi dünyanın her yerinde Sevan Bıçakçı markasıyla tanıtmak ve göstermek. ‘Türkiye’den de böyle ustalar çıkıyormuş, böyle el sanatları çıkıyormuş. Böyle işler de yapılıyormuş’ dedirtebilmek. Adımız mızrak kıvamındayken tabanca kıvamına, tüfek kıvamına gelse. ‘Bu işi sadece İtalyanlar, İspanyollar, Amerikalılar yapmıyormuş Türkler de varmış’ dedirtebilsek. Hindistan’ın kendine özgü özel bir Hint takısı var. En azından Trabzon bileziğini, Adana burmasını da yurt dışına yayabilsek. Buna yorum katabilsek. Günümüzün çağdaş tasarımcılarıyla gelenekselleri birleştirebilsek.

Siz benden daha iyi biliyorsunuz ki İSMEK’in 218 kurs merkezinde, 123 dalda çok güzel öğrenciler yetişiyor. Çok doğru eğitimler veriliyor. Bu öğrenciler gece yatarken ve gündüz kalktıklarında bir eser oluşturup onun karşısına geçip gurur duymayı ve onu bir duvarda, bir rafta ya da bir parmakta yaşatabilmeyi hayal ediyorlar. Türkiye’de çok iyi ustalar var ve çok güzel çıraklar yetişiyor.”

Malzeme Önemli Ama Maharet Yorumlamada

Bu işe gönül verenlere küçük bir tavsiyesi var Bıçakçı’nın, “Kendinize sınır koymayın”. Malzeme ne olursa olsun iyi kullanıldığında mutlaka bir değer kazanacağını kaydeden Bıçakçı’ya göre hayal gücü ve yorumlama becerisi değere değer katan yegane unsurlar.

“Felsefeme göre neyi alırsanız alın buna alçıpen da dâhil sınır koymayın. İyi yorumlandığı sürece katma değerli ve kıymetlidir. Bizim kurumsalımızda sonunda sanat kazanır. Bizim için taşlar değerlidir; pırlantalar, elmaslar… Elbette kullanırım ama bunu insanların gözüne gözüne sokarak yapmam. Mesela ‘Büyülü Taşlar’ koleksiyonunu elinize aldığınızda kenarındaki mavi elmasların çok değerli olduğunu görürsünüz. Ama parmağa taktığınızda taşlar kenarda kalıyor. Ortaya çıkan büyük topazın içinde birbirini seven iki kuş ve üzerinde bir dua vardır. Bu teknik dünyada benim tekniğimdir. Bu yüzük için topaz kullandık ama hiç fark etmez. Her türlü taşı düşünün; topaz, kuarts, tuz grubu zümrüt, safir, yakut hiç fark etmez. Çünkü biz onu pırlantayla oyup heykelini kazıyoruz. İçine heykelini koyuyoruz ve bu heykel yapmanın en zor yoludur. Çok zor bir tekniktir ve kendi içinde buluşlarımız vardır. Sevan Bıçakçı karakterine baktığınız zaman 24 ayar altın ve gümüşe çok başvurulur. İkisi de arı madenlerdir, saf ve katkısızdır. 24 ayar altın ulaşılabilecek en saf altındır. Katkı maddesi yoktur. Gümüş de keza öyledir. Bizim eserlerimizde bu iki arı maden biraz eskiye yükümlenerek yapılır. Sanki tatlı otantik havasının yanı sıra toprak altında bulunmuş gibidir.

Benim yüzüklerimden takıp başka memleketlerde yürüdüğün zaman ‘Bu Sevan karakteri’ dedirttirebilecek karakterdedir. Bunu neden söylüyorum, çünkü başıma çok gelmiştir. Müşterilerim yolda yürürken, ‘Bu yüzük Sevan Bıçakçı mı’ diye sordukları için söylüyorum. Bunun için şöyle bir örnek vereyim; arabaları düşünün. Piyasadakilerin hepsinde bir karakter var. Sanki hepsi ona benziyor. Ama arada 67 model başka bir araba geçiyor. Kendine has, şahsına münhasır bir araba. İşte benim işim de böyle. Basitçe algılanabilecek kadar farklı bir stil. Bütün dünyada mücevher firmaları da böyledir. Kuyumcuları gezin bakın; beyaz altın ortaya bir taş, beyaz altın ortaya üç beş taş, sarı altın kenarlarında taş. Gözlerinizi kısın, hepsi bir ustanın elinden çıkmış gibi. Sanki çarşıda sekiz tane usta varmış da tonlarca bu işlerden yapıp vitrine koymuş gibi. Her şey çok birbirine benziyor.”


Çalışırken Kör, Sağır, Dilsiz Olmak…

“Gerçek bir tasarım mı, yoksa tasarım adı altında sağı solu taklit mi? İş gerçek tasarımsa mücevher yaparken hiçbir mücevher katalogunu karıştırmayız ki aklımız hiçbir şekilde başka markalarınkine kaymasın. Eğer Topkapı Sarayı ile ilgili bir yüzük yapacaksam, daha evvel Topkapı Sarayı ile ilgili yüzük yapmış bir tasarımcının işine bakmam. Hatta gösterseler bile gözlerimi kapatırım. O yüzük hariç her şeyine; musluğuna, mermerine, kapısına, camına, vitrayına her şeyine bakar incelerim. O zaman elime değişik bir silah geçmiş olur, o zaman yapacağım iş gerçek bir tasarım olur.

Bu iş hakikaten sadece kalem ve kâğıttan oluşan bir iş değildir. Kalem, kâğıt ve bir de yürek vardır. Eğer siz baktığınızda ‘Evet çok güzel olmuş. Kimseye benzemiyor, çok derin bir parça diyorsanız’ işte o zaman adı tasarımdır. Öbürü kopyadır.

Şöyle düşünün; birimiz ressam, birimiz heykeltıraş, ben de kuyumcuyum. Üçümüz bir yerde durup aynı noktaya baksak. Birimiz onu resimleştirir, birimiz heykelini çıkartır, ben de yüzükleştiririm. Senin aklına belki 50 tane eserden sonra bir yüzük gelir, benim aklıma 50 yüzükten sonra bir resim gelir. Aklım hep kendi işime çalışır. Kuyumcuyum ama kendimi en iyi yüzükte ifade ederim. Benim başka işlerim de vardır ama aklıma fikir ilk yüzük olarak düşer. Sonra süzülür bilezik olarak düşer. Sonra süzülür küpe olarak düşer. Ama ilk yüzük düşer. Yolda yürüdüğüm zaman, sohbet ettiğim zaman aklımın bir tarafında istemesem de o akıyor.”

Kişiye Özel Yapacağım Tek Şey Parmak Ölçüsüdür

“Büyülü Taşlar” adlı koleksiyon haricinde kişiye özel bir çalışması olmadığını anlatan Bıçakçı’nın bu konudaki çizgileri çok keskin. Öyle ki bırakın eşinin tek taşını, nişan yüzüklerini dahi satın almış. “Bizde kesinlikle her şeyi yüzde yüz müşteriye ait hiçbir şey yoktur. Hiçbir müşterim para verip de ‘Bana şöyle bir şey yap’ dememiştir. Seninle sohbet ederim ama senin hiçbir özelliğini düşünmem. Sana özel yapacağım tek şey parmak ölçündür. Aksi halde hayallerimden ve karakterimden ödün veririm. Yapanlara, başarabilenlere büyük saygım var. Ama benim yaptığım iş hayallerim. Ayrıca ‘Benim yaptığım iş çok güzeldir, herkes beğenir’ diye birşey de yok. Dünyada da böyle bir şey yok. Düşünebiliyor musunuz; çikolatayı bile sevmeyenler çıkıyor, kaldı ki ben çikolata değilim.

Şu enteresan örneği vereyim; bir kesim insan bir solist için kendini keserken, kimileri ise kasetini bile almaz. Uçta bir iş yapıyorsanız seveniniz de çıkacaktır sevmeyeniniz de. Allah’a şükür bana gelen çoğu insan mücevherlerime sahip olmuştur. Sahip olamayanlarsa beni tebrik etmiştir. Alamamıştır evet ama aklı kalmıştır. Tabii içlerinde ‘tarzım değil’ deyip gidenler de olmuştur. Çünkü kuyumculuğun sonu yoktur, sonu olmayan bir iştir eğer ki bunun sonu olduğunu düşünseydik benim gibi bir adam çıkmazdı ortaya. Çırak kalabilmek ise büyük bir meşakkattir. Her şey yapıldı edildi, bir Sevan çıktı ortaya, ileride başka Sevanlar da çıkar; kuyumculuğu kendi içinde çok parçalara bölebilirsiniz. Bir gün bir yüzük yaptıysanız bu da mücevherdir. İlla altından, gümüşten, pırlantadan olması gerekmiyor. Bana göre gerekmiyor.”


Dünya Onu “Yüzüklerin Efendisi” Olarak Tanıdı

Town&Country Couture Design adlı dergi tarafından tasarımla ilgili düzenlenen yarışmanın en iyi renkli taş bölümünde ‘en iyi tasarımcı’ ödülünü üç sene üst üste alan Sevan Bıçakçı, bu başarısıyla ‘Yüzüklerin Efendisi’ olarak adını dünya genelinde duyurdu. Söz başarılarına geldiğinde mütevazılığıyla dikkat çeken Bıçakçı ile biraz da bunlardan bahsettik. “Burada bir sürü dergiler var. Bunların içine girmek parayla dahi olmuyor. Editöre, seni ne etkiledi diye sorduğunuzda 5 tane şey sayıyor. Ama 500 kişinin işi var ortada. Demek ki editör şöyle diyor, “Hepsi var ama Sevan bir başka” ve ‘Yüzüklerin Efendisi’ olarak başlık atıyor. Seni dünyanın en iyi isimleri ile yan yana koyuyor. Tabii ki ödüller çok güzel şeyler. İnsanların yaptıkları işe daha iyi kanalize olmalarını sağlıyor. Biz bu ödülü yani Town&Country Couture Design en iyi renkli taş bölümünde en iyi tasarımcı ödülünü üç senedir arka arkaya alıyoruz. İlk ödül parçamız ‘Sultan Ahmed’te yağmur’. Geçen seneki ödül parçamız ‘Samatya Balıkçısı’. Bu seneki ise ‘Umut Dergâhı’.

Sanatçının bir de gelirini Topkapı Sarayı’na bağışladığı eseri bulunuyor. Bıçakçı, çıkartıldığı müzayede açık artırmayla Güler Sabancı tarafından satın alınan bu parçanın tüm gelirini bir minnet borcu olarak Topkapı Sarayı’na bağışlamış.

Bıçakçı’nın el yapımı ahşap okuma gözlüklerinden de bahsetmeden olmaz. “Bu gözlüklerimiz, üç sene evvel yapmış olduğumuz bir koleksiyona ait. Gözlükleri yapıp vitrine koyduk ama gözlük gözlükten ziyade yüzü tamamlayan bir aksesuardı. Diyeceksiniz ki işlevselliği var mı? Evet, sonuna kadar var. Ama ahşap, elmas, altın ve gümüşten hazırladığımız gözlükler çok rahat takılıp çıkartılacak gözlükler değil. O yüzden satışını yapmıyoruz. Çok merak eden olursa göstermekle yetiniyoruz.”

İSMEK El Sanatları Dergisi 7 İNDİR

Bu yazı 1159 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK