Makale

Geleneğin Sanatkârı ve Değişen Zaman Üzerine Notlar

  • #


Yazı: Prof. Dr. Saadettin ÖKTEN

Gelenekli sanatlar bizim eski toplumumuzda doğmuş, inkişaf etmiş ve kemal noktasına erişmiştir. Bu eski topluma baktığımız zaman onun kendisine has bir medeniyet tasavvuru olduğunu ve bu tasavvurun bütün unsurları ile eski toplumumuzun hayatına renk ve istikamet verdiğini görüyoruz. Bu açıdan söylersek “Bu tasavvur eski toplumumuzun yaşadığı hayatın annesidir” diyebiliriz.

Her sanatkâr kendi devrinden konuşur, yaşadığı devrin şartları, huzuru, gerilimleri, tasavvurları, mutlulukları ve hüzünleri sanatkârın eserinde görülür ve algılanır hale gelir. Cemiyetin hali sanatkârın yetişmesinde ve biçimlenmesinde çok önemli bir âmildir. Sanatkâr yaradılış ya da varoluş itibarı ile derin bir sezgi, engin bir ruh, renkli bir duygusal dünya ve üstün yetenek sahibi bir kimsedir. Bu dünyaya bu donanım ile gelmiştir. Sonra içinde yetiştiği cemiyetin şartları ona bir biçim verir. Adeta dünyaya geliş itibarı ile sahip olduğu özellikler ya da vasıflar, içinde yaşadığı dönemin ve toplumun şartlarına, haline uygun bir biçimde bir kalıba dökülür. Ve belli bir yaşa geldiğinde sanatkâr hem varoluş ya da yaradılış vasıflarından kaynaklanan hem de yaşadığı hayat sonucu bunların aldığı biçimden doğan bir tutkuyla içinden yetiştiği cemiyete ayna tutar. Ve bu aynaya aksedenleri sanatının diliyle ifadelendirir. Bu ifade bir şiir, bir resim, bir beste veya bir hat olabilir. Zahir planda birbirlerinden çok farklı görünen bu ürünler temele inildiğinde hep aynı köklerden beslenmektedirler. Sanatkârın üstün vasıfları ve cemiyetin ahvali olarak adlandırılabilir bu kökler.

Sanatkârların büyük bir kısmı mensup oldukları medeniyet tasavvurunun, ki bu tasavvur cemiyetin o dönemdeki ahvalini tanımlar, yükselen değerlerini eserleri ile hayata geçirirler. Medeniyet tasavvurunun zihinlerde ve gönüllerde yer alan yükselen değerleri sanat eserleri ile mücessem objeler halinde temsil edilir. O eserlerle ilişki kuran bir zihin ve ruh bunlardan yola çıkarak bunların ardındaki medeniyet tasavvurunun yükselen değerlerine erişebilir. Sayıları daha az olmakla birlikte diğer bir kısım sanatkârlar ise cemiyetin yükselen değerlerine karşı çıkan ve bunları eleştiren bir istikamete yönelmişlerdir fakat eleştirdikleri yine o dönemlerde toplumu tanımlayan medeniyet değerleridir. Ve belki bir süre sonra bu eleştirel sanat uygulamaları toplumda yeni bir medeniyet tasavvurunun öncü adımları ya da ilk açılımı olabilecektir.
Yukarıda sözü edilen hususlar gelenekli sanatlar ve geleneğin sanatkârı için dahi doğru ve geçerlidir. Gelenekli sanatlar bizim eski toplumumuzda doğmuş, inkişaf etmiş ve kemal noktasına erişmiştir. Bu eski topluma baktığımız zaman onun kendisine has bir medeniyet tasavvuru olduğunu ve bu tasavvurun bütün unsurları ile eski toplumumuzun hayatına renk ve istikamet verdiğini görüyoruz. Bu açıdan söylersek “Bu tasavvur eski toplumumuzun yaşadığı hayatın annesidir” diyebiliriz. Böylece doğan eski kültürümüz tamamen bize ait olan özgün ve benzersiz bir hayat tarzının örneğini ortaya koymuştur. Bu hayat tarzı içinde yetişen sanatkârlarımız da geleneğin sanatkârı olmuşlar ve o dönemlerde eski cemiyetimizde hükümferma olan medeniyet değerlerini sanatlarıyla maddi âleme intikal ettirmişlerdir. Başta eski şiirimiz ve eski musikimiz olmak üzere bütün eski sanatlarımız medeniyet değerlerimiz ile yaşadığımız hayat arasındaki emsalsiz ve kusursuz bütünlüğün ürünleridir.

Eski sanatkârın eserine baktığımız zaman ilk nazarda orada bir biçim ve üslup görürüz. Eserle duygusal irtibatı sürdürüp geliştirirsek bu biçim ve üslubun ardında eski sanatkârın ruh dünyasının zengin ve renkli iklimine geçeriz. Bu iklim aynı zamanda çok seçkin bir sezginin eleğinden geçen ve üstün bir kabiliyetin iktidarı ile hayat bulan bir medeniyet değerinin temsil edildiği yerdir. Eski medeniyet tasavvuru ve hayat tarzı arasında asırlar boyu süren uyum bizim geleneğimizi ortaya çıkarmıştır. Eski sanatkârımız da bu geleneğin içinden gelen bir sanatkârdır. Bu sanatkârın ürünü olan gelenekli sanatlarımızda yukarıda söz konusu edilen muhteşem ahengi hissetmemek, o derin ve engin huzuru duymamak mümkün değildir.
Toplumda hâkim olan medeniyet tasavvuru ile toplumun yaşadığı hayat ahenkli bir bütünlüğe kavuştuğu zaman hayatın bütün safhalarında kendini gösteren birtakım kıstaslar ortaya çıkar. Bunlara örnek vermek gerekirse, cemiyet hayatında eskilerin “edeb” adı altında topladığı muaşeret kuralları, iktisadi hayatta “insaf ve merhamet” umdeleri, eğitim ve öğretimde “hasbilik ve rıza gayreti”, sanatlarda da bize ait “bediîyat” (estetik ölçüler) vücud bulmuştur. Geleneğin sanatkârı bu estetik ölçülerin içinden yola çıkarak geleneğin sesini ve manzarasını sanatıyla ifadelendirir. Gelenekli sanatlar yukarıda sözünü ettiğimiz medeniyet tasavvuru ile hayat tarzının ahenkli bütünlüğünün estetik alana yansıtılması ile zuhura gelmiştir. Bu zuhurun asil ve mütevazı vasıtası ise geleneğin sanatkârıdır.
Sonra zamanlar değişti, eski dönemler tarihe intikal etti. Batı uygarlığından gelen etkilerle önce toplumun seçkin kesimlerinde hayat tarzı değişmeye başladı. Dolayısıyla medeniyet tasavvurumuz ile hayat tarzı arasındaki ahenkli bütünlük başlangıçta pek fark edilemeyen bir biçimde etkilenmeye ya da çözülmeye yüz tuttu. Özellikle 19. asrın ortalarından itibaren batı uygarlığının hayat tarzı büyük şehirlerdeki elitler tarafından giderek artan bir nispette benimsendi ve tatbik edildi. Batıya ait her biçimin benimsenmesi ve tatbik edilmesi eski medeniyet tasavvurumuz ile aramıza yeni bir engel koymaktaydı. Bu olgu 20. asrın akıp giden seneleri boyunca da devam etti. Değişen hayat tarzımız yani hayata ait yeni biçimlerimiz veya diğer bir deyişle yabancı kültürümüz toplumumuzu kendi özgün medeniyet tasavvurundan da ister istemez uzaklaştırmıştır. Batının hayata ait her biçimi bizim hayatımıza girdikçe kendimize ait medeniyet tasavvuru zihinlerimizden ve gönüllerimizden yavaş yavaş uzaklaşmış, tard edilmiş belki hayal halinde seçilebilen yalnız ve mahzun bir siluete dönüşmüştür.

Değişen hayat tarzımız hakkında çok fazla teferruata girmeksizin sadece bir hususu hatırlatarak bir misal vermek gerekirse eski şehirlerimiz ile yenileri arasındaki farkı görmek kâfidir. Eski şehirlerimiz, sokaklarımız, evlerimiz bizim kendi medeniyet tasavvurumuz ile hayat tarzımızın ahenkli bütünlüğünün mekâna yansımasıdır. Yeni şehirlerimiz, sokaklarımız ve apartmanlarımız batının kendi içinde tutarlı olan uygarlık anlayışı ve hayat tarzının sadece şehir kültürü olarak bize sunduğu mekân biçimlenmesidir. Bu şehirlerde yaşayan insanlar, bu sokaklarda dolaşan fertler ve bu apartmanlarda ömür tüketen kimseler ne denli eski ve özgün medeniyet tasavvurunun temsilcisi olduklarını iddia ederlerse etsinler büyük bir kırılmanın, eski medeniyet değerleri ile yeni hayat tarzı arasındaki amansız çatışmanın zebunu ve kurbanıdırlar. Çoğumuz içten içe bu derin çatışmayı hissetsek de bunu itiraf edecek cesaret ve güçte olmadığımızı fark ederiz. Belki bu biçimleri kanıksamışızdır, belki bu biçimler ile dost ve onlara esir yaşayarak bize ait özgün medeniyet tasavvuru ile hala barışık olduğumuzu zannediyoruzdur ve belki de bu tasavvur ile bu apartmanların asla barışamayacağını hissederek derin bir esef ve hüzün hali içindeyizdir. Bu örneği eski hayatımıza ait farklı biçimler üzerinden tekrarlayabiliriz; giyimimiz, muaşeretimiz, ev eşyamız istesek de istemesek de batı uygarlığının biçimlerine teslim olmuştur. Ve biz hala eski medeniyet tasavvurumuzun değerlerini bütün safiyeti ve ulviyeti ile muhafaza ettiğimizi farz ve iddia etmekteyiz.
Eski zamanlarda yaşadığımız hayatın içinden beslenen sanatımız kendine özgü biçimiyle geleneği oluşturmuştur. Yukarıda da işaret edildiği gibi artık biçimler itibariyle eski hayatımızı yaşamıyoruz. Bu sebeple eski toplumumuza ait özgün sanatımız ile onun beslendiği hayat arasında ciddi bir uçurum, vahim bir irtibat eksikliği mevcuttur. Sanat geleneğimiz artık yaşadığımız hayattan beslenmemektedir. Bu sanatımız şu dönemlerde toplumun yaşadığı hayatın estetik alana yansıması ile oluşan bir sanat değildir. Gelenekli sanatlarımız şu anda maziden beslenmektedir. Mazide yaşadığımız eski hayatımız bugünden bakıldığında fark edilen muhtelif veçheleri ile bugün bizlere sanat sahasında yeni yorumlar ve yansımalar ortaya koyma imkânı vermektedir. Eski hayatımız ve buna bağlı olarak estetik alanda ortaya çıkan sanatlarımız böyle velud bir muhit ve bereketli bir kaynaktır.

Ancak eski hayatımız bütün maziler gibi yaşanmış ve bitmiştir. Yaşanmış ve bitmiş olduğu için de sabit ve belirli bir halde hatıralara intikal etmek mecburiyetinde kalmıştır. Toplum ise her an ve her gün değişen, zaman zaman zenginleşen, zaman zaman savrulup yalpalayan ama her defasında yeni tecellilere sahne olan bir hayat yaşamaktadır. Bu yaşanan hayatın sanatı ise henüz daha ufuklarda görünmemektedir. Toplumumuzun yaşadığı güncel hayat, mazimizin zaman itibariyle devamıdır fakat medeniyet değerleri itibarı ile aynı temadiyetin var olduğunu söylemek çok zordur. Bu noktadan bakıldığında eski hayatımızın içinde var olan ve ondan beslenen sanat geleneğimizin yeni hayatımızda çok mühim bir eksikliği telafi ettiğini söylemek mümkündür. Bununla birlikte mazinin bugünden bakılarak yapılan yorumları yeni hayatımızda sanat alanındaki boşluğu doldurmakta herhalde kifayetsiz kalacaktır. Kısacası şimdi yapılan sanat sabit ve yaşanmış bir mazinin sanatıdır. Buna karşılık bugün yaşayan insanımız bu sanata büyük hayranlık duymakla birlikte yine mazinin derinliklerinden beslenen fakat bugünkü hayatını yansıtan kendi öz sanatına muhtaç olduğunu da derinden derine sezmektedir.
Genel bir ifadeyle söylersek eski hayatımızdan bugüne hiçbir biçim intikal etmemiştir. Evlerimiz, şehirlerimiz, meşguliyetlerimiz, giyim kuşamımız ve gündelik hayatımız eskisinden tamamen farklıdır. Bu yeni ve farklı biçimler Batı uygarlığının ürünüdür. Bu uygarlığın kendine has bir medeniyet tasavvuru vardır ki bizim eski ve özgün medeniyet tasavvurundan tümüyle farklıdır. Yine yukarıda değinildiği gibi Batı'ya ait biçimler hayatımıza girdikçe ne kadar istemesek ve reddetsek de bunların ardındaki medeniyet tasavvuru ve dünya görüşü gündemimizde bir yer tutmakta, zihinlerimizde ve gönüllerimizde gölgeler oluşturmaktadır. Çağımızda yaşayan sanatkâr da ister geleneğe mensup olduğunu iddia etsin ister gelenekle ilgisi bulunmadığını söylesin batıya ait kavramların etkisinde ve gölgesinde kalmaya mahkûmdur. Geleneğin içinden geldiğini söyleyen ve günümüzde yaşayan sanatkâr artık sanatta ecdadı olan nesillerle aynı duruluğu, huzuru ve manevi iklimi paylaşmamaktadır. Onun ruh dünyasında ve gönül ikliminde gölgeler, karaltılar ve savrulmalar söz konusudur. Bu olgu yaşadığı ve yaşadığımız ortak toplumsal hayatın bir neticesidir. Geleneğin içinden gelmeyen ve bu noktada özgür olduğunu iddia eden sanatkâr ise batı uygarlığının yüzyıllar süren serüvenini yaşamadığı için sanatında ve bu sanatı besleyen medeniyet tasavvurunda temelsiz ve köksüz bir boşluğun zebunu olmaktadır.

Bugün topluma baktığımız zaman eski ve özgün medeniyetimizin değerleri ile olan ülfetimizin halen bir şekilde devam ettiğini görüyoruz ancak bu şekil ecdadın yaşadığı şekil asla değildir. O şekil kadar saf, berrak ve duru olamamaktadır. Eski medeniyetimiz ile ilişkimiz şimdi yer yer sisli, yer yer dumanlı ve bulanık, bazı kereler de kesif ve ağır gölgelidir. Medeniyet değerlerimizi şu anda bugünden baktığımız zaman çok net ve vazıh görememekteyiz. Bu konuda bir misal vererek hadiseyi biraz daha anlaşılır hale getirelim. Yeni insanımız ecdadı kadar mütevekkil değildir. Hayata karşı tedirgin ve endişelidir. Ataları kadar sakin ve huzurlu olamamaktadır. Bir türlü anlayamadığı ve neden olduğunu kestiremediği bir acelecilik içerisindedir. Hayatını her an bir şeyleri elden kaçırıyormuşçasına telaşlı yaşamaktadır. Kader ile arasında ise eskilerden çok çok farklı, uzun ve uzak bir mesafe vardır. Kaderle dost eski insanımızın yerini bugün kadere bir türlü teslim olamayan, mütereddid, aklın tedbirleri peşinde koşan ve onunla da tatmin olmayan yeni insanımız almıştır. Bu yeni insan batılı insan tipi gibi kadere tümüyle de karşı çıkamamakta ve kaderin hükmüne karşı isyan bayrağını açamamaktadır. Kısacası mütevekkil, huzurlu, sakin ve kazaya rıza gösteren eski insanımızın karşısında şu anda onun devamı olduğunu iddia eden huzursuz, telaşlı, tedirgin ve endişeli yeni insanımız yer almaktadır.

Bu yazı kapsamında sormak istediğimiz soru ve aradığımız şey bu yeni insanımızın sanatının nerede olduğu ve ne olması gerektiğidir. Burada bir kez daha tekrarlayalım, yeni insanımız eski değerlerimizden tümüyle kopmamıştır ve kopmak istememektedir. Geçen yıllar içinde daha kuvvetle hissetmektedir ki eski değerlerimizden kopmak kendisi için yok olmak demektir. Bu sebeple eski değerler ile olan ilişkisi onun için bir varoluş problemidir. Diğer yandan adeta tümüyle değişen hayat biçimi yeni insanımızın zihin ve gönül dünyasında batıya ait kavram ve değerlerin hayat bulmasına yol açmıştır. Bize ait özgün medeniyet tasavvuru ile batıya ait bu değerlerin birlikte yaşaması ise asla mümkün görülmemektedir. Yeni insanımız gelecekte kendine ait ve maziden beslenen özgün bir medeniyet tasavvuru ortaya koyabilecek midir? Düşüncemize göre meselenin özü ve esası budur. İslam medeniyetinin 21. yüzyıldaki yorumu olacak olan böyle bir tasavvur ortaya konabilirse toplumumuz kendi olarak ve kendi kalarak zamana yeni ve özgün bir şeyler söyleyebilir, insanlığa çok önemli ve hayati katkılarda bulunabilir. Eğer böyle bir tasavvur ortaya konup toplum tarafından benimsenmezse biz sadece fizyolojik olarak var oluruz, medeniyet bakımından ise batı uygarlığının kötü bir taklitçisi ve bunun sonucu kişilik ve kimlik bakımından da batılıların basit ve sıradan bir kopyası haline geliriz. Eski hayatımızda gerçekleştirilen medeniyet tasavvuru İslam medeniyetinin Osmanlı yorumudur. Bu büyük ve kudretli bir ses idi. Önümüzdeki yüzyılda bu sesin yeni ve umut verici yankılarını duymayı ve duyurmayı ümit ve niyaz ediyoruz.
Önümüzdeki uzun yüzyılda yeni bir medeniyet yorumunun ortaya çıkabilmesi için bunun ön hazırlıklarının şimdiden yapılması gereklidir. Estetik alan da bu hazırlıklar için çok önemli bir unsurdur. Toplumda yeni bir meydana gelişin ilk evrelerini yaşadığımızı hissettiğimiz şu günlerde estetik alanın hiç olmazsa bir bölümünde günümüz insanının iç dünyasını yansıtan ve aynı zamanda geleneğe edeb ve hürmetle yaklaşan bir sanat akımının ortaya çıkması icap eder diye düşünüyoruz. Maziden beslenen ve maziye gönderilen yeni yorumlarla renklenen gelenekli sanatlarımız asil ve velud bir nehir gibi ağır ağır yoluna devam ederken bir yandan da estetik hayatımıza yeni bir dinamizm getirecek ve belki önümüzdeki yüzyılı yepyeni bir duygusallıkla renklendirecek günümüzün sanatına da ihtiyacımız vardır. Bu sanat eski medeniyet tasavvurumuzun değerleri ile aramızdaki bulutlu, sisli ve gölgeli ilişkiyi ifade eden gerçekçi bir sanat olmalıdır. Bu sanatın özü olan ilişki bizim kopmadığımız, kopamadığımız ve kopmayı asla istemediğimiz fakat bir türlü de tam anlamıyla bağlanamadığımız eski değerlerimizle olan ilişkimizdir. Bu ilişki tereddüdün, kaygının, endişenin ve savrulmanın hâkim olduğu bir ilişkidir.

Tevekkülün, huzurun, sükûnun ve en önemlisi kazaya rızanın belirleyici ana unsurlar olduğu eski ilişkimizden epeyce farklı, epeyce uzaktır. Lakin ondan ayrılığın hicranını çekmekte ve ona özlem duymaktadır. Şu noktayı sarahatle belirtmek icap eder ki medeniyet değerlerimizle bu yeni hayat şartları altında her şeye rağmen saf ve berrak bir ilişki kuramadığımız sürece bu illetli ve savrulmuş ilişkimiz ve karamsar ve kararsız ruh halimiz sürüp gidecektir. Şu anda ve bu dönemde bu illetli ve savrulmuş ilişkinin sanatını hiç olmazsa bir yan kol olarak beklemekte ve ummaktayız. Takdir önümüzdeki yüzyılda özgün medeniyet tasavvurumuzla yeniden saf ve berrak bir ruhsal bütünlüğe kavuşmamızı mukadder kılmışsa o zamanların sanatı da yine dengeli, huzurlu ve mütevekkil olacaktır. Biz bugün o evreye erişinceye kadar geçirdiğimiz tedirgin ve karamsar günlerin mütereddid sanatını beklemekteyiz. Bu sanat eski medeniyet değerlerimizden cüda kalan bir ruhun ve o medeniyet değerlerinin dünyasında var olmak isteyen bir gönlün buna muktedir olamayışının hasret, hicran, esef ve tereddüt dolu olan sanatı olacaktır. Ve bu sebeplerle bugünün yani toplumun halen yaşadığı hayatın sanatıdır.

İSMEK El Sanatları Dergisi 7 İNDİR

Bu yazı 434 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK