Tezhip

Çok Yönlü Müzehhibe Dr. Hatice AKSU: "Sanat Ruhlara Dinginlik Verir"

  • #


Yazı: Ayşe ÇAL

Küçük bir kız çocuğu iken babasının yönlendirmesiyle tezhiple tanışan Hatice Aksu, bugün genç yaşına rağmen 600’ü aşkın öğrenci yetiştirmiş ve hâlâ yetiştirmeye devam eden başarılı bir müzehhibe. Tezhip sanatının yanı sıra kalem işi ve çini sanatlarını da başarıyla icra eden Aksu, sanatı, “Alah’ın insanın ruhuna verdiği hususi bir incelik” olarak tanımlıyor. Hatice Aksu sanatçıyı ise, “Gerçek sanatçı yüce yaratıcı Allah’tır. Bizler Allah’ın yarattığı güzellikleri, incelikleri görüp aksettiren birer elçiyiz. Bence sanatkârlar Allah tarafından verilmiş bir ilhamla sanatlarını icra ederler” sözleriyle tanımlıyor. Hatice Aksu… Henüz 13 yaşında küçük bir kız çocuğuyken babasının elinden tutup Kubbealtı Tezhip Kursu’na getirmesiyle tüm yaşamına yön verecek sanat yolculuğuna ilk adımını atan başarılı tezhip sanatçımız. İlk olarak Çiçek Derman ve İnci Ayan Birol’dan 3 yıl boyunca dersler alan ardından Cerrahpaşa Tıp Tarihi Kürsüsü"nde Ord. Prof. A. Süheyl Ünver"in derslerine devam eden Aksu, Topkapı Sarayı Türk Süsleme Kursları’nda ise Cahide Keskiner, Melak Antel, Birsen Gökçe ve Semih İrteş ile çalışma imkânı bulur. 1985 yılında bir zamanlar birlikte tezhip çalıştıkları, şu anda ise iktisat profesörü olan bir arkadaşının önerisiyle sınavlara katılır ve birincilikle Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel Türk El Sanatları Bölümü’ne girer. Tezhip Ana Sanat Dalı’nda Dündar Tahsin Aykutalp ile tezhip dersleri ve yardımcı sanat dalında İslam Seçen ile cilt sanatı çalışarak 1989 yılında mezun olur. Aynı yıl yüksek lisans çalışmalarına devam ederek, "Anadolu Selçuklu ve Osmanlı (Klasik Dönem) Tezhip Sanatının Mukayesesi" konulu tezini tamamlar. 1993 yılında Mimar Sinan Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü’nde doktora çalışmalarına başlayan ve "Rumi Motifinin Orta Asya ve Ön Asya’daki Kökeni" üzerine araştırma yapan Hatice Aksu, 1998 yılında doktora çalışmasını Prof. Dr. Selçuk Mülayim ile birlikte tamamlar. Kişisel sergilerinin yanı sıra çok sayıda karma sergiye de katılan Hatice Aksu’nun, yurt içinde ve yurt dışında özel koleksiyonlarda da eserleri bulunuyor. Bu arada Aksu’nun, çini ve kalem işi sanatlarını da uygulayarak oluşturduğu başarılı tasarım çalışmaları da mevcut.
Farklı hocalarla çalışma imkânı bularak hepsinden bir şeyler aldığını söyleyen Hatice Aksu, sanatındaki başarısını, bu çok yönlülüğüne bağlıyor. Aksu, "Gerek üniversite eğitimim sırasında gerekse onun öncesinde ve sonrasında birbirinden değerli hocalarla çalıştım. Her birinden farklı şeyler öğrendim. Tüm hocalarımla ilgili ayrı ayrı hatıralarım var” diyor. Hatice Aksu, hem bir alaylı hem de bir saraylı sanatçı olarak, böyle bir ayrım yapılmasının çok da doğru olmayacağını söylüyor. “Akademik eğitim ve bilimsel çalışmalar elbette ki sanatçıya farklı bir boyut kazandırıyor” diyen Aksu, “Ben de alaylı olarak çıktığım yolculuğumu bir yandan da akademik platformda sürdürdüm. Fakat bir sanatı sadece okuyarak, görerek ya da inceleyerek öğrenemezsiniz. Atölye size akademik platformda alamadıklarınızı fazlasıyla veriyor. Bir deyim vardır ‘piyasada pişmek’. İşte atölye ortamı sanatçının pişmesine olanak tanıyan en güzel ortamı sağlıyor” şeklinde konuşuyor.


Hayatımı Ben Değil Sanatım Yönlendiriyor

Tezhibin yanı sıra çok özel çini ve kalem işi çalışmalarına da imza atan, tezhip alanında hem kendi atölyesinde hem de İSMEK’te talebeler yetiştiren Hatice Aksu’ya tüm bunlara nasıl yetişebildiğini soruyoruz. Bizlere ünlü Türk filozofu İbni Sina’yı örnek gösteren Aksu, “Eserleri hâlâ birçok ülkede ders kitabı olarak okutulan İbni Sina’nın kitaplarını inceleme imkânı bulduğumda çok şaşırmıştım. Henüz yirmili yaşlarda olmasına rağmen o kadar ilim ve bilgiye erişip bir de kitaplar yazarak bizlere kadar ulaşması beni hayrete düşürdü. Anladım ki belli bir plan ve program dahilinde hareket edilirse başarılamayacak iş yok. Ben de öyle yapıyorum ve mümkün mertebe işlerimi önceden planlıyorum ve özel hayatımı planlarken de önceliği sanatım alıyor. Biraz sanatıma endeksli yaşıyorum” diyor. Sanatı “Alah’ın insanın ruhuna verdiği hususi bir incelik” olarak tanımlayan başarılı tezhip sanatçısı Hatice Aksu, sanatçıyı ise, “Gerçek sanatçı yüce yaratıcı Allah’tır. Bizler Allah’ın yarattığı güzellikleri, incelikleri görüp aksettiren birer elçiyiz. Bir eser, paylaşılmadıkça sanat olmaz. Örneğin ünlü ressam Leonardo Da Vinci’nin 1500’lü yıllarda resmettiği ve sanat tarihinin bir parçası haline gelen Mona Lisa tablosu, hâlâ gizemini korumaktadır ve sanatçının hangi ruh haliyle yaptığını anlamak için sanatçıyla aramızda bir bağ oluşmasını sağlar.”


İnsan Ruhu Güzelliklere İhtiyaç Duyar

Her insanın muhakkak bir sanat dalıyla ilgilenmesi gerektiğine inandığını belirten Aksu, “İnsan ruhu çok hassastır ve her daim güzelliklere ihtiyaç duyar. Günümüzde modern çağın getirdiği birtakım zorluklar var. Kapitalist dünyada maddi bir çarkın içinde dönüp dururken ruhumuzda bazı kırılmalar meydana geliyor. İnsan ruhunun manevi ihtiyaçları vardır. İlhamla birlikte insan kendini bulur. Bu nedenle herkese bir sanat dalıyla meşgul olmasını öneriyorum. Ben fırçayı elime alıp bir tabloyu çalışmaya başladığım zaman maddesel dünyayı unutup birebir eserle olurum. Dünyevi tüm kaygılardan sıyrılır ve bu şekilde aldığım manevi hazzın yanı sıra ruhumun da dinginliğe kavuştuğunu düşünüyorum” diyor. Bu bağlamda tüm sanat dallarının ortaya çıkış sürecinde, yaşanılan coğrafyadan inanışlara kadar pek çok unsurun etkili olduğunu dile getiren Hatice Aksu. Kur’an’da geçen ‘Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık ve birbirinizle tanışasınız diye sizi milletlere, kabilelere ayırdık…’ (Hucurât Suresi, 13) ayetini hatırlatarak, “Her toplumun kendine has duygu ve düşünceleri olduğu için sanatları da ona göre şekillenir. Sanat, din ve kültür gibi iki farklı kaynaktan beslenir ve bu eksende her toplumun ürettiği sanat; şekil, biçim ve his olarak birbirinden farklıdır. Geleneksel sanatlarımız stilize ince detaylar, içsellik, bilinmeyene ulaşma temayülünden doğarken, batı sanatları daha çok tabiatta gördüğünü yansıtma şeklinde zuhur bulur. Batılı sanatçılar bu alanda daha başarılıdır. İslam dininden beslenen sanatların ise ruhlara verdiği dinginlik adına batı sanatlarına göre çok daha önde olduğunu düşünüyorum. Hollandalı ünlü ressam Vincent Van Gogh, ruhundaki karmaşayla kendi kulağını kesebilmiştir. Geleneksel sanatlarımızla uğraşan bir sanatçıda bunu göremeyiz” şeklinde görüşlerini bizlerle paylaşıyor.


Bizler Üçüncü Kuşak Sanatçılarıyız

Birinci Dünya Savaşı’nın etkisiyle tüm sanatlarda olduğu gibi tezhipte de bir duraklama evresi yaşandıktan sonra Cumhuriyet’in ilanıyla yeniden bir toparlanma sürecine girildiğini anlatan Aksu, o yıllardan itibaren günümüz tezhip sanatçılarının üçüncü kuşağı temsil ettiklerini belirtiyor. Aksu, Cumhuriyet’in ilanından sonra geleneksel sanatlarımızdan tezhibin yeniden hayat buluş hikâyesini ise şöyle aktarıyor bizlere: “17. yüzyılda tezhip sanatında pek yenilik görülmez. 16. yüzyıl sanatının devamı niteliğindedir. Motif, renk ve kompozisyonlarda bir değişiklik olmamakla birlikte altının kullanımı artmıştır. Osmanlı tezhip sanatı bu dönemden sonra Osmanlı kültür ve sanatında başlayan batılılaşma akımları etkisinde, gerek renk, motif ve desen gerekse kompozisyon düzeni açısından çok farklı özellikler göstermeye başlamıştır.
18. yüzyılda batı sanatı etkisi daha bariz şekilde hissedilmeye başlamıştır. Fransız Rokoko sanatı 1700'lü yıllardan itibaren Osmanlı sanatlarını etkisi altına almıştır. Bu etki altında gerek tezhip sanatında gerekse Türk sanatının diğer dallarında bu tarz tasarımlarla eserler verilmiştir. III. Ahmed döneminde başlayan değişim yaygınlaşıp 19. yüzyılın başlarına kadar devam etmiştir. Klasik form tamamen terk edilerek, iri çiçekler, buketler, vazo, saksı veya sepet içinde buketler, kurdele ile bağlanmış çiçekler bolca kullanılmıştır. 19. yüzyıl sonuna kadar aynı üslup devam etmiştir. 1914 yılında "Medresetül Hattatin" adı ile bir okul açılır. Mektebin yeri İran Konsolosluğu’nun arkasındaki dar yokuşun başındaki Sübyan Mektebi binasıdır. İlk müdürü hattat Arif Bey olup, mektebin amacı yazı, tezhip, halı, cilt, ebru ve ahar gibi eski sanatlarımızın devamını sağlamaktı. Mektep, Cumhuriyet’in ilanı hatta harf inkılabına kadar önce Medresetül Hattatin sonra da şark Tezyini Sanatlar Mektebi adı altında faaliyetini sürdürmüş ve nihayet 1936’da Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağlanmıştır. şark Tezyini Sanatlar Mektebi doğrudan doğruya Atatürk'ün direktifleriyle oluşmuştur. şöyle ki; şark Tezyini Sanatlar Mektebi hocaları 1933 yılında Ankara'da bir sergi açarlar. Sümerbank Sanayi Dairesi başkanlarından olan Reşat Eğriboz'un teşvikiyle açılan bu sergiyi gezen Atatürk, geleneksel sanatlarımıza hayran kalır ve mektebin Güzel Sanatlar Akademisi’ne bağlanmasını ister orada iltifatlarda bulunduğu Türk sanatçılardan bugün geleneksel sanatlar olarak adlandırdığımız bu sanatların devamını sağlamalarını ister. şark Tezyini Sanatlar Mektebi’nin Akademi bünyesine alındığında son tuğrakeş olarak tanınan İİsmail Hakkı Altunbezer, yazı hocası olarak görev yapmaktadır ve Muhsin Demironat ile Rikkat Kunt, onun talebesi olurlar. Barok ve Rokoko tarzında çalışmalar yaparlar. Topkapı Sarayı’ndaki yazma eserler üzerinde çalışarak kendi tarzlarını oluşturmaya çalışırlar ve Barok ve Rokoko’dan sonra yeniden 16. yüzyıl tezhibine dönüş yapılmasını sağlarlar. İşte İsmail Hakkı Altunbezer, Muhsin Demironat, Rikkat Kunt gibi isimler klasik anlamdaki tezhip sanatının yeniden canlanmasını sağlayan sanatçılar olarak öne çıkmışlardır.”


İSMEK, Geleneksel Sanatlarımızın Devamına Katkı Sağlıyor

Kendi atölyeleri dışında İSMEK’te tezhip dersleri veriyor olmaktan büyük keyif aldığını da belirten Hatice Aksu, İSMEK’lerin geleneksel sanatlarımızın gelişimi adına çok başarılı bir proje olduğunu söylüyor. Aksu, “Kendi alanım olduğu için tezhipten örnek vermek istiyorum. İstanbul genelinde bir dönem tezhip dersleri alınabilecek yalnızca 3 atölye mevcuttu ve bu nedenle çoğu insan bu sanata ilgi duyduğu halde bir şey yapamıyordu. şimdiyse İstanbul’un hemen her semtinde açılan İSMEK’ler sayesinde insanlar ilgi duydukları alan hakkında eğitim alabiliyorlar. Kimi çevreler İSMEK’i eleştiriyor; bu kadar sanatçı ne olacak diye. Ben bu görüşe asla katılmıyorum. Bu kurslara katılan herkesin sanatkâr olduğunu elbette ki hiç kimse iddia edemez. Ama ne var ki çoğu insan savunup sahip çıktığı halde aslında sanatlarımızı tanımıyor. Minyatür, hat, tezhip diyoruz ama çoğu insan bu sanatların ne olduğunu bile bilmiyor. Kimi yabancılar sanatlarımız hakkında bizden çok daha fazla bilgiye sahip. İşte İSMEK’in sanatlarımız açısından asıl önemi de bu noktada ortaya çıkıyor. İSMEK’e gelen herkes sanatçı olmasa da kültürümüzü ve geleneksel sanatlarımızı daha yakından tanıma, bilinç kazanma imkânı buluyorlar. Hanımlarımız evlerinde hatla, tezhiple ya da minyatürle uğraşırken onları gören yeni nesil çocuklarımız da bu sanatlara aşinalık kazanmış oluyor. Bence bu çok önemli bir kazanım” şeklinde konuşuyor.
 

İSMEK El Sanatları Dergisi 8 İNDİR

Bu yazı 1391 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK