Mimari

“Geçti Bu Demde Cihandan, Pîri Mimâran Sinan...”

  • #


Yazı: Dilek CAN

Koca Sinan hatıratının son cümlesinde, “Umut ederim ki, zamanın sonuna ve kıyamete kadar yaptıklarıma göz gezdirecek temiz yürekli insanlar, çabamdaki ciddiyet ve gayreti öğrendiklerinde, insaflı bir gözle bakıp beni hayır ve dua ile anarlar, inşallah!” der ünlü belgeselcimiz Mustafa Aksay da hazırladığı Mimar Sinan The Architect belgeseli ile mimari dehanın Osmanlı coğrafyasında ayakta kalmış yüzlerce eserlerine göz gezdirmemize, hayır ve dua ile anmamıza olanak tanıyor.

Osmanlı Türk mimarisinin zirve ismi Mimar Sinan diğer bir deyişle Koca Sinan... İmparatorluk topraklarında şaşılacak bir süratle, sanat ve mühendislik açısından aşılamayan 500’e yakın eser ortaya koydu. Sinan’ın bunca eseri bizzat başında durarak yapması imkansızdı elbette. Ancak onu dönemin bayındırlık bakanı olarak düşünürsek projeleri çok önemliydi. Büyük kubbe üstadı, ışık ve mekan yaratıcısı Sinan, merkezi kubbeli yapı problemini aşarak, mimari bir devrim gerçekleştirdi. Sadece dini mimari alanında eserler vermedi. İnsan hayatını kuşatan hemen her alanda dev yapılar meydana getirdi. Camilerinin yanında köprüleri, medreselerinin yanında hamamları, şifahanelerinin yanında su kemerleri, onun bir insan ömrüne zor sığacak eserlerinden bazıları… Peki bu eserlerden, bu olağanüstü zenginlikten kaçı ayakta kalabilmiş? Ünlü belgeselcimiz Mustafa Aksay, bunlardan sadece 203’ünün kaldığını söylüyor. Ve bunlar da kaybolmadan hepsini kayıt altına almak için Sinan’ın izinde bir yolculuğa çıkmış Aksay… 2 yıl boyunca süren çekimlerde 8 ülke gezmiş ekibiyle, binlerce kilometre yol kat etmiş, ortaya çıkan sonuç ise 4,5 saat uzunluğunda, 6 bölümden oluşan muhteşem bir Koca Sinan belgeseli olmuş…
Mustafa Aksay’ın Hicaz Demiryolu’ndan sonra imza atığı ikinci büyük projesi olan Mimar Sinan Belgeseli’nin galası “Mimar Sinan’ı Anma Etkinlikleri” çerçevesinde Haziran ayı içinde Çankaya Köşkü’nde yapıldı. Yapım, Mimar Sinan hakkında çekilen 2. belgesel niteliği taşıyor. İlki 30 yıl önce rahmetli Süha Arın tarafından hazırlanmıştı. Aksay, “O zamandan bu yana yeni bir çalışma yapılmadı. Beni bu belgeseli çekmeye iten de bu oldu.” diyor. Belgeselin yanı sıra Mimar Sinan ve eserlerinin yer aldığı 230 sayfadan oluşan Türkçe-İngilizce bir kitap da çıkarıldı. Ve büyüleyici güzellikteki fotoğraflardan oluşan ve dünyayı gezecek olan bir resim sergisi açıldı. Sinan belgeselini yapmaktaki amacını şöyle aktarıyor Aksay: “Biz bu belgeseli bilimsel bir gözle ele almadık. Mimar Sinan mitosunun ayaklarını yere bastırmak, efsanelerden arındırmak, temiz bir Mimar Sinan imajı çıkarmak istedik…” Ancak bir Sinan imajı çıkarmanın kolay olmadığını, onu da şöyle başardıklarını söylüyor: “Tek bir minyatür vardı Sinan’ı anlatan. O da Kanuni’nin cenaze töreninde. Sinan, sakallı, temiz yüzlü, çekik gözlü bir adam, son derece de yakışıklı. Sanırım bir taş ustası olmasından kaynaklansa gerek onunla ilgili tüm heykel ve çalışmalarda pazulu bir adam, yani bir Herkül imajı var ancak öyle biri değil. Elimizdeki tek minyatürden yola çıkarak Faruk Saraç’a gittim. Güzel bir çalışma gerçekleştirdik ve Sinan kostümleri çıkarttık. İçinde kim olsa yakışır dedik, Kenan Işık çok yakıştı. Fahri Atakoğlu da müziklerine imza attı.”

Aslında projesinin üç aşamalı olduğundan bahsediyor ünlü belgeselci: “Birinci aşama, Sinan kimdir? Kimliğini çıkarmak ve genel bir imaj oluşturmak. İkinci aşama, şu anda projesi hazır olan Sinan’ı yurtdışında anlatacak bir çalışma; Sinan’ı Rönesans mimarları ile karşılaştırmak… Bunun için çok geniş bir arşivimiz var. Tüm çekimlerimizi HD kalitesinde, özel makinelerle 6 bin fotoğrafımız var. Kitaplarda dahi olmayan çok sayıda eseri kayıt altına aldık. Bu arşivi yapmaktaki amacım ise, olur ya bu eserlerin başına bir iş gelirse, orijinalini yeniden yapabilmek için dokuların bile rahatlıkla görülebilmesi… Üçüncü yani son aşama ise Sinan’ı anlatan bir film çekmek. En büyük hayalim bu diyebilirim. Abidin Dino’nun son yazdığı ancak bitiremediği ‘Sinan’ adlı kitabı vardı, sonradan basıldı. Senaryosuna da başlamıştı, o tamamlanabilir diye düşünüyorum.”
Mimar Sinan ile ilgili anlatılan o kadar çok hikâye var ki… Peki bunları nasıl ayıkladınız diye soruyoruz. “Kolay olmadı, çok araştırdık. Bu çalışmamızda bizlere yol gösteren değerli bilim insanı Prof. Dr. Gülru Necipoğlu'na sorduk.

Kendisi Harvard Üniversitesi’nde İslam Sanatı öğretim üyesi. 12 yıllık bir çalışmasının ürünü olan 600 sayfalık İngilizce dev bir eseri var ‘The Age of Sinan’ adında… ‘Ben olsam Sinan’ın kendi hatıratından yola çıkardım’ dedi. Öyle yaptık. Hatıratını da Sinan’a okuttuk.”

Belgesele Kayseri Ağırnas’tan başladıklarını anlatıyor Aksay ve Sinan’ın doğduğu yer ile ilgili bilgiler aktarıyor: “Dünya çapında bir dahi sanatkâr olan, Osmanlı İmparatorluğu'nun büyük mimarı Sinan, Kayseri’de doğmuş. Ağırnas'ta Sinan'ın doğduğu evin, odaları kaplayan taş kemerlerin ve çevresindeki ilginç mimari yapının, ondaki mimarlık tasavvurunun şekillenmesinde etkili olduğu söyleniyor. 21 yıl boyunca evinin avlusunda, taş yontarken seyrettiği Erciyes ise, onun ufkunu genişleten ve yükselten bir faktör...” Sinan’ın Sinan olma hikayesini ise biz kısaca özetleyelim: “Osmanlı ordusuna elit asker yetiştirmek amacı ile seçilen devşirmeler yalnız Rumeli’den toplanırken, 1512 yılında, Yavuz Sultan Selim Han'ın emri ile Anadolu’dan da seçilmeye başlandı. Kayseri’nin hemen yanı başındaki Ağırnas’ta sabırla taş yontan bir delikanlının yetenek ve zekasını daha ilk bakışta fark eden Yayabaşı Ağa, kayıt defterinin ilk sırasına onun adını yazdırmıştı: Abdülmennan oğlu Sinan. Ve kaderin bir cilvesi olarak, Anadolu’dan ilk devşirilen 21 yaşındaki bu delikanlı, aynı yaşlarda Konstantinapolis’i fetheden Fatih Sultan Mehmet gibi, bu defa da İstanbul'un siluetini çizmek ve kültürel fethini tamamlamak üzere Kayseri'den uzun bir yürüyüşe çıkacaktı… Müslüman olan ve zaten Türkçe'yi çok iyi konuşan Sinan'ın, İstanbul'da kendisini kabul ettirmesi uzun sürmedi.

Yavuz Sultan Selim’in saltanatına rastlayan bu dönemde başta İran ve Mısır seferleri olmak üzere, Çaldıran, Mercidabık, Han Yunus ve Ridaniye meydan savaşlarında yer aldı. Bu seferlerde sadece bir asker olarak değil aynı zamanda taşa ve ahşaba hakim bir usta olarak da yararlılıklar göstererek, ordunun ileri gelenlerinin dikkatini çekti. 1521 yılında Sinan Kapı’ya çıkarak, Kanuni Sultan Süleyman'ın Belgrad Seferi Hümayunu'na Yeniçeri ünvanı ile katıldı. Seferlerde ordunun geçmesini kolaylaştıracak yol ve köprülerin inşaat ekipleri ile beraber çalıştı. Dönüşte Atlısekban rütbesine yükseldi. 1526 yılında ise Mohaç Seferi’ne katıldı. Bu kez Acemoğlanlar Yayabaşısı ve ardından Zemberekçibaşı oldu. Bir mühendis ve mimar olarak yetişmesini tamamlayıp, 1538 yılında mimarbaşı seçildiği zaman 50 yaşına gelmişti. Sinan’ın mimari dehası bundan böyle kendini gösterme imkanı bulacak ve nesiller boyu Osmanlı mimarisini etkileyecek dev eserler vermesine zemin hazırlayacaktı. Mimar Sinan, bir imparatorluğun en muhteşem döneminde, muhteşem eserler vermiş bir baş mimardı...1588 yılında öldüğünde yüz yaşında idi... Kendi türbesini de farklı olarak planlamış, çevre duvarlarının teşkil ettiği dar açı bir pergeli andırmaktadır. Mezar taşındaki kitabesi, tüm haşmeti ve sadeliği özetlemektedir: Geçti bu demde cihandan, Pîri Mimâran Sinan...”


Yanıbaşımızdaki Ölümsüz Eserlerinden

Sinan’ın mimarisi denilince ilk akla gelen ve onu ölümsüz kılan üç büyük eseridir. Çıraklık eserim dediği şehzade Camii'ni 56 yaşında, kalfalık eserim dediği Süleymaniye Camii'ni 68 yaşında ve ustalık eserim dediği Selimiye Camii'ni 85 yaşında tamamladı Sinan.

şehzade Camii, Sinan’ın mimari dehasındaki ana devirler olan bu üç abide eserin ilk basamağıdır. Mimar Sinan, yarım kubbe problemini ilk defa ele aldığı bu camide, dört yarım kubbeli ideal bir merkezi yapı meydana getirip, Rönesans mimarlarının rüyasını gerçekleştirmiştir. Camiinin cümle kapısı duvarının iki yanındaki ikişer şerefeli çift minaresi yapının en dikkat çeken bölümlerindendir. Diğer cami ve minarelerdeki sadelik burada yoktur. Bu süslenmiş minareler Kanuni Sultan Süleyman’ın şehzadesi Mehmet’in hatırasını günümüze kadar yaşatmış ve yaşatmaya devam edecektir. Mimar Sinan daha sonradan inşa ettiği Süleymaniye ve Selimiye camilerinde şehzade Camii’nden daha ileri mimari çözümlemelere ulaşmışsa da, bu caminin plan şeması Sultanahmet Camisi, Yeni Cami gibi 17. yüzyıl camilerinde beğenilerek kullanılmıştır.

Sinan’ın “kalfalık” eserim dediği Süleymaniye Camii ve külliyesi, sadece Sinan’ın sanat ve mimaride zirveye çıktığı bir büyük eserinin adı değildir; Osmanlı devletinin siyasi ve askeri anlamdaki ihtişamını taçlandıran bir sanat şaheseri ve bu topraklarda yükselen bir medeniyetin simgesidir. Süleymaniye, Mimar Sinan’ın İstanbul’a hediye ettiği bir semboldür. “Erciyes’i, Kayseri’den getirip, İstanbul’a dikmiştir!” sanki... Haliç’e hakim bir tepede, topografik yapıya mükemmel uyumuyla İstanbul peyzajındaki eşsiz yerini almıştır; Süleymaniye’nin olmadığı bir İstanbul görüntülemek mümkün değildir… Camii'nin dört minaresi Kanuni Sultan Süleyman’ın İstanbul’un fethinden itibaren dördüncü padişah, minarelerin on şerefesi de kuruluştan bu yana onuncu padişah olduğuna işaret eder. Süleymaniye’nin çevresinde 37 dönüm bir arazi üzerine inşa edilen yapılardan büyük bir bölümünü medreseler oluşturmaktadır. Bugün bu medreselerin bir kısmı Süleymaniye Kütüphanesi olarak hizmet vermektedir. Kütüphane, yazma eserler bakımından dünyanın en önemli kütüphaneleri arasındadır. 106 koleksiyonda toplam 70.000 cilt kadar yazma eser bulunmaktadır. Mimar Sinan’ın anlatıp, Sai Mustafa Çelebi’nin kaleme aldığı Tezkiretül Bünyan’ın müellif nüshası da yine bu kütüphanede bulunmaktadır.
Klasik dönem Osmanlı mimarisinin baş eseri kabul edilen Selimiye, Mimar Sinan’ın sanatını, dehasını ve teknik birikimini tümüyle sergilediği bir doruk noktasıdır. Selimiye, bütünlük algısına sahip bir mekan tasavvurunu ve Sinan’ın aydınlık iç dünyasını sergiler. Sinan’ın "ustalık eserim" dediği Selimiye Camii'nin, dış görünüş ve iç mekanında vurgulanan temel düşünce; merkezilik kavramıdır. Selimiye'de daha önceki hiçbir camide görülmemiş bir teknik kullanılmıştır. Kubbeli yapılarda, asıl kubbe kademeli yarım kubbelerin üzerinde yükselmesine rağmen, Selimiye Camii 43,25 metre yüksekliğinde, 31,25 metre çapında, tek bir kubbe ile örtülmüştür. Kubbe sekiz sütuna dayanan bir kasnak üzerine oturtulmuştur. Kasnak, fil ayaklarına altı metre genişliğinde kemerlerle bağlıdır. Sinan, bu şekilde örttüğü iç mekana verdiği genişlik ve ferahlıkla birlikte mekanın kolayca anlaşılmasını sağlar. Camide sağlanan iç mekan bütünlüğü, Osmanlı mimarisinin ulaştığı en uç noktayı oluşturur. Mekanı kuşatan tek büyük kubbe, bu bütünlük duygusunu büsbütün vurgulamakta ve "eşi ve benzeri olmayan bir cami" ortaya çıkmaktadır.

Selimiye'yi anlamak için, Sinan’ın sanat ve güzellik anlayışının değişik boyutlarını yansıttığı eserlerinin tümüne bakmak gerekir. Sinan, Selimiye’den sonra vücuda getirdiği eserleriyle, artık tamamlandı denilen “muhteşem geleneğin” ötesinde yeni ufuklar bulunduğunu ortaya koyarak, mimarînin en uç noktasına ulaşmıştır. 1571 ve 1586 yılları arasında gerçekleştirdiği eserlerinin bir kısmı, Sinan’ın mimarlık hayatına hâkim olan çözümlemelerinin devamı niteliğinde iken, diğer bir kısmı, onun bütün insanlığa ve mensubu bulunduğu Osmanlı kültür ve sanatının son besteleridir adeta. Mimar Sinan, bu son besteleri tekrar tekrar dinlendiğinde, dünyayı güzelleştirmek için eserler vücuda getiren, olağanüstü bir muhayyileye sahip, eserlerini mensup olduğu medeniyetin inanç temellerinden ayrılmaksızın tasarlayan, onları, ulaştığı her merhalede yeni güzelliklerin farkına vararak şekillendiren bilge bir savaşçıdır. Edirne Selimiye Camii'nin muhteşem görünümünde zirveye çıkan bu sanat ve ruh zenginliği; bir asır süren ömrünün üç kıtadaki yansımalarında gizlidir...

Osmanlı İmparatorluğu'nun baş mimarı Sinan, sadece Süleymaniye ve Selimiye’nin mimarı değildir. O aynı zamanda toplumsal hayatı ilgilendiren her alanda eser vermiş, çok yönlü bir sanatçıdır. Bunlardan birkaçına daha değinelim. Mesela Kırkçeşme Suyolları Projesi… Süleymaniye Külliyesi'nden çok daha yüksek bir maliyetle tamamlanmış ve günümüze kadar da işler bir halde varlığını sürdürmüştür. Gerek mimarlık ve gerek mühendislik yönleriyle Mağlova Kemeri, su yolları içerisinde, bir Süleymaniye ve bir Selimiye ile aynı değerdedir.

Ayasofya’nın hemen karşısında inşa ettiği Haseki Hürrem Sultan Hamamı gibi, Mimar Sinan’ın tüm eserleri bir şekilde su ile temas halindedir. Haseki Hürrem Sultan Hamamı, Sinan’ın yaptığı toplam 56 hamamın en başarılı örneklerinden biridir. Kadınlar ve erkekler için ayrı iki bölümden oluşan yapı, 75 metre uzunluğundaki kitlesi ve iki uçta muhteşem iki kubbenin örttüğü soyunma ve giriş hacimlerini takip eden soğuklukların ve onların ötesinde de erkek ve kadın hamamlarının sırt sırta yer aldığı müstesna güzellikte bir eserdir. Karmaşık Ayasofya’nın gölgesindeki Haseki Hürrem Sultan Hamamı’nın, saf biçimlerden oluşan çarpıcı mimarisi, Sinan’ın sivil mimari alanında attığı önemli bir imzadır. Aksay, buranın kalıcı bir Mimar Sinan Müzesi’ne dönüştürülmesi konusunda ısrarcı… Dileriz Koca Sinan bu faydalı çaba sayesinde bir kez daha ölümsüzleşir.
Ayasofya denildiğinde önemli bir nokta daha geliyor hatırımıza. O da Ayasofya’ya Osmanlılar'ın yaptığı katkıların en önemlisi yani Sinan’ın ilave ettiği iki minare... Ayasofya’ya birinci minare Fatih döneminde, ikincisi Yavuz döneminde inşa edilmişti. Sinan’ın tasarımı olan ve önceki iki minare ile kıyaslanmayacak kadar kalın gövdeli iki minare, yapıyı batı yönünde adeta zemine bağlayan iki güçlü odaktır ve daha önce yapılmış narin iki minarenin Ayasofya'ya kazandırdığı doğuya yönelme ifadesini, doğu ile batı arasında bir sentez ifadesine dönüştürerek, yapıyı İstanbul'un taşıdığı misyon ile bütünleştirmek istemiştir. Sinan’ın çok yönlü mimarlığının bir örneği de Tophane Mahzeni'dir. Kanuni Sultan Süleyman zamanında yaptırılan bu eser, bir top dökümhanesi olarak inşa edilmiştir. İstanbul’un Tophane semtinde bulunan yapı, şimdi Mimar Sinan Üniversitesi’nin bir parçası olarak görev yapmaktadır.

İmparatorluğun, her alanda olduğu gibi bilim ve eğitim alanında da zirvede olduğu dönem göz önüne alındığında, Mimar Sinan’ın medrese yapımına verdiği önem daha iyi anlaşılır. Yaptığı onlarca medrese içerisinde özellikle Rüstem Paşa Medresesi ve Cafer Ağa Medresesi, bir külliyenin içinde yer almayan bağımsız eğitim kurumlarıdır. Bugün de tarihi odalarında eğitim ve öğretim sürdürülmektedir. Mimar Sinan’ın sosyal dayanışma türüne verilecek en güzel örnekleme hiç kuşkusuz inşa ettiği imaretlerdir. Yapımını gerçekleştirdiği toplam 22 imaret ve aşevinin büyük bir kısmı, bugün de aynı amaçla varlığını sürdürmektedir. Bu belgesel projesi ile Mimar Sinan’a ait eserlerin envanterinin de çıkarıldığını söyleyen ünlü belgeselci, bunları şöyle sıralıyor: “İstanbul’daki 336 eserden 151’i yok olmuş (çoğu yangından), 142’si ayakta, 36’sı onarım görmüş ve 8’i yıkık vaziyette. Ayakta olanların 103’ü Vakıflar’a, 11’i özel mülkiyete, 9’u Kültür Bakanlığı’na, 7’si İSKİ’ye, 4’ü Karayolları’na, 3’ü Sağlık Bakanlığı’na ve 1’i Çatalca Belediyesi’ne ait. Diğerlerinin 69’u Anadolu’da, 21’i ise Türkiye sınırları dışında. 60 eseri orijinal formunu kaybetmiş, buna üzerinde tek imzası olan Kanlıca’daki İskender Paşa Camii de dâhil.”


Uzak Diyarlarda Selam Duranlardan…

Belgeselin çekim sürecinde Sinan’ın eserleri bulunan Bulgaristan, İsrail, Suudi Arabistan, Ukrayna, Yunanistan gibi ülkelerde binlerce km yol kat eden Mustafa Aksay, yurt dışı çekimlerinde büyük zorluklarla karşılaştıklarını anlatıyor: “Bazı ülkelerdeki mekanlar için izin almak aylar sürdü. Gümrük sorunlarından malzemeleri taşıma zorluklarına kadar pek çok sorun yaşadık. Kimi yerlerde taciz edildik, kimi yerlerde takip edildik. Başımızdan şimdi bakıldığında ilginç ancak o zaman dilimi içerisinde ürkütücü olaylar da geldi. Mesela Drina Köprüsü’nün çekimleri esnasında farklı açıdan bir kare yakalamak için bir tepeye tırmanmıştık, başardık da. Çekimi tamamlayıp aşağıya indikten sonra bir köylüden, savaştan sonra mayınların temizlenmediği tek yerin o tepe olduğunu öğrendik, yaşadığımız şoku tahmin edersiniz.”

Yurt dışında Sinan’ın atıl duran eseri olmadığını söyleyen Aksay sözlerine şöyle devam ediyor: “Belki yapıldığı şekliyle kullanılmıyor ancak Sinan’ın eserleri hâlâ yaşıyor. Örneğin Yunanistan’da bulunan bir cami, şu anda bir sanat merkezi olmuş. Bunun gibi pek çok örnek sayabiliriz.” şimdi Sinan’ın bu eserlerinden bazılarına göz atalım. Osmanlı İmparatorluğu'nun Baş mimarı Sinan, ortaya koyduğu eserlerle Konstantiniyye'yi İstanbul yaparken, bugün Suriye'nin başkenti şam’da bulunan "Süleymaniye Külliyesi" gibi Osmanlı İmparatorluğu’nun dört bir yanında da eserler vermiştir. Suriye’deki bu en büyük Osmanlı eseri, şam'ın merkezinde Gök Meydanı olarak bilinen yerdedir. Yavuz’un Orta Doğu seferlerinde ve zaferlerinde bir asker olarak bulunan Sinan’ın, Suriye'nin fethinden sonra, yeniçerilerin karargâh kurduğu bu yeri, yapılacak büyük cami için seçmesi bir tesadüf değildir. Siyah-beyaz taştan iki renkli duvar örgüsü ve bazı yerel bezeme unsurları dışında, şam Süleymaniye Camii, üslûp açısından Osmanlı klasik mimarisini iyi yansıtan, çift revaklı kuruluşuyla da tartışmasız Sinan’a ait olan bir eserdir. Sinan, İstanbul dışında gerçekleştirdiği tüm eserlerinde iddialı tasarımlardan uzak durmuş, denetleyemeyeceği yapılarda hep sadeliği tercih etmiştir.
Suriye’de Sinan eserlerini barındıran bir diğer şehir de Halep'tir. Tarihi Halep Kalesi'nin hemen giriş kapısının bulunduğu meydanda, Hüsreviye Külliyesi bulunmaktadır. Caminin büyük ve geniş tek kubbesi, külliyenin en önemli özelliğidir. Bir diğer özelliği de, basık sivri külahlı kalın minaresidir. Halep’in dar sokakları arasında, Hüsreviye Külliyesi'nden yürüme mesafesinde Sinan’ın bir eseri daha vardır: Mısır Beylerbeyi Dükaginzâde Mehmed Paşa Camii ya da kısaca Adliye Camii. Kanuni Sultan Süleyman’ın karısı Hürrem Sultan, ölmeden önceki yıllarında Kudüs’te, bugün surlarla çevrili eski şehrin merkezinde Haseki Sultan İmareti adlı bir vakıf kurar.

Bugün, İmaret ya da et-Takiye diye bilinen görkemli binalar bütünü hâlâ ayaktadır. Ve vakfın amaçları doğrultusunda işlevini sürdürmektedir. En uzaktaki mescid “Mescid-ül Aksa” ve Mîrac’ın gerçekleştiği yer olan “Kubbet-üs Sahra”, Kanuni Sultan Süleyman döneminde elden geçirilerek yenilenmiş ve günümüze kadar da özellikle Kütahya çinileri ile ulaşmıştır. Bu kutsal şehrin en kutsal mekanını muhteşem surları ile emniyete alan ise, Mimar Sinan’ın eserinde “zamanın Süleyman’ı” olarak tanımladığı Sultan Süleyman’dır. Kâbe’nin etrafındaki revaklar, o dönemden geriye kalan Mekke'deki “Sinan eli değmiş” yegâne eserdir. Kutsal topraklarda gerçekleştirilen bir diğer Sinan projesi ise, Mekke’den Arafat’a 20 kilometre uzunluğunda bir su kanalı tesisidir. Mihrimah Sultan adına Sinan’ın projelendirdiği bu su kanalının izleri hâlâ mevcuttur.

Osmanlı topraklarının en güneyindeki Mekke’den, en kuzeyindeki Kırım’a kadar bir medeniyetin izlerini sürerken karşımıza yine Mimar Sinan çıkar. Devlet Giray Han, Mimar Sinan’dan kendisi için bir büyük cami yapmasını ister. Cami için, hanlığın liman şehri olan Gözleve uygun bulunur ve Sinan, Gözleve’nin en büyük yapısını planlar. Bu iki minareli cami, Evliya Çelebi’nin ifadesine göre “Gözleve’nin en uzun, en büyük ve en muhteşem eseri” idi. Yunanistan’ın Trikkala şehrindeki Osmanlı eserlerinin ise saymakla bitmeyeceğini ifade ediyor Evliya Çelebi. Buradaki son Osmanlı ise yine bir Sinan eseri olan Osman şah Camii ve türbesidir. Duvardaki panoda verilen bilgiye göre, müslümanların ibadet yeri olan bu yapı, babası Yunanlı, annesi Türk olan Mimar Sinan tarafından yapılmış! Edirne’nin komşu şehri Svilengrad’daki Çoban Mustafa Paşa Köprüsü, bugün hâlâ üzerinden geçen yoğun trafiğe rağmen ayaktadır ve tüm güzelliği ile Meriç’in iki yakasını bir araya getirir.
Sofya’ya geldiğinizde ise Sofu Mehmed Paşa’nın Camii’ni boşuna arar durursunuz. Çünkü Sinan’ın Edirne dışında gerçekleştirdiği bu en geniş tek kubbeli camii, şimdi bir kilisedir. Ancak kiliseye girer girmez duvarda karşılaştığınız bir yazı, Yunanlılarla çelişir: “Bu bina, Sultan Süleyman tarafından, bir Bulgar evladı olan Mimar Sinan’a yaptırılmıştır.” Bugün Sofya’daki tek ibadete açık cami, antik bir Roma hamamı kalıntılarının hemen yanı başında, şehrin merkezinde bulunan ve Mimar Sinan’ın eseri olarak kabul edilen Banya Başı Camii'dir. 1566 yılında, Sinan’ın öğrencisi Hayreddin tarafından inşa edilen Mostar Köprüsü, Bosna’yı bize ve tüm dünyaya bağlayan bir dünya mirası olarak kabul edilmiştir. Mostar Köprüsü, Sinan’ın öğretisinin ve onun öğrencilerinin de ne kadar güçlü ve becerikli birer usta olduklarını 450 yıldır anlatan bir gökkuşağı gibidir, Neretva Nehri'nin üzerinde asılı duran. Buradaki kayıtlı Sinan yapılarından birisi de Karagöz Mehmed Paşa Camii'dir. Osmanlılar’ın, uygarlık tarihine armağan ettikleri en görkemli su yapılarından birisi de, Mimar Sinan tarafından inşa edilen Drina Köprüsü'dür. Sinan’la birlikte her biri Osmanlı tarihini şadırvanlarında, revaklarında, tarih düşülen kitabelerinde gizleyen bu abideler, bugün adını değiştirmiş coğrafyaların sınırları içinde de olsa, bir kültür ve medeniyetin güçlü halkalarını oluşturan, yaşayan tanıklarıdırlar. 100 ömrü içerisinde inşa ettiği bütün bu eserler, Sinan’ın mimarlık birikiminin ve sanat gücünün, toplum hayatı ile nasıl buluştuğunun ve kaynaştığının örnekleridir. Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan hatıratı, onun sanatını anlamamız için bir dua niteliğindeki şu sözlerle son buluyor: “Umut ederim ki, zamanın sonuna ve kıyamete kadar yaptıklarıma göz gezdirecek temiz yürekli insanlar, çabamdaki ciddiyet ve gayreti öğrendiklerinde, insaflı bir gözle bakıp beni hayır ve dua ile anarlar, inşallah!”

İSMEK El Sanatları Dergisi 8 İNDİR

Bu yazı 831 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK