Makale

İslam Sanatı

  • #


Yazı: Prof. J. M. ROGERS**

İslam sanatında nadiren dini ve dünyevi ayrımı vardır. Dualar, sureler ve testiler, bunun gibi eşyaların üzerlerine faydaları ön plana çıkarılarak işlenmişler ve tasvir edilmişlerdir. Yaldızlanmış, tezhibi yapılmış Kur’an-ı Kerim yazıları dünyevi mücevheratlar üzerine uygulanmışlardır. Buna rağmen dini kuruluşlardaki süslemelerle, resmi kurumlar ve saraylardaki süslemeler arasında ayrımlar bulunmaktadır.

İslami Çağ 622 yılında Hz. Peygamberimizin (S.A.V.) Mekke’den Medine’ye hicretiyle başladı. Peygamberimizin 632 yılında ölümünden bir asrı aşkın zaman dilimi içerisinde İslam dini bir yanda Çin sınırlarından, doğuda Hindistan’ın kuzeyine, batıda İspanya’dan Afganistan’a kadar olan bölgeleri kucaklamak için yayılma göstermişti. Birkaç asır sonra hatta eski dünyada Afrika’dan Hint Okyanusu'na oradan Güney Doğu Asya’ya, oradan da Çin’in kuzeylerini kapsayan alanlara güçlü İslami topluluklar kuruldu. Çok farklı dinlerden oluşan medeniyetler, kültürel, tarihi ve sanatsal geçmişleriyle tek bir İslam çatısı altında birleştiler.

Tarihi boyunca İslam sanatı ve mimarisi, dini ve psikolojik fikirlere cevap verebilmek, onları memnun edebilmek için yeniden şekillenen, yeni inançlarla uyum sağlamış, imparatorluğun sanatsal ve yöresel geleneklerinden etkilenmiştir. Bu etkileşim sadece İslam dünyasının ticaret ve zenginleşmesi yoluyla değil aynı zamanda kaynağından yararlandığı önceki kültürlerle de bağlantılıdır. Başlangıç evrelerinde İslam dünyası, İslam öncesi doğuda İranlılar ve Sasaniler, batıda ise Bizans sanatından etkilenmiştir. 8. yüzyılın ortalarına kadar Abbasiler iktidarı ele geçirdiklerinde İslam sanatı bağımsız, kendi olgunluğuna kavuşmuştur.


İslam Sanatı

Burada ‘İslam’ kelimesi içerik olarak dini bir hususu yansıtmaz. Tabi kullanım noktasından baktığımızda dünyevi kullanımı ortaya koyar. Buradaki kullanımı kısmen İslami literatürdeki kullanımından kaynaklandığından bu şekilde kullanılmaktadır. Burada değişik İslami kişiliklerin, sanatçıların harikulade ifadeleri bir dereceye kadar İslam inancının ruh ve doktrinlerini yansıtmaktadır. İslam sanatının ayrıca bariz bir özelliği, bilhassa mimari dekorasyon, cam işleri, tahta işleri, mozaik tarzı, sıva ve taş yontma işleri ve görkemli tablolar konusunda ortaya koyduğu başarılardır. Bu İslam kültüründe dini mimarinin kayda değer rolünü yansıtır, fakat dekorasyon gerçekte kraliyeti onurlandırmak amacına yönelik kullanılmıştır. Bütün bu sanat eserlerinde hat yazısı görünür, belirli şekilde yazılmıştır. Kur’an Arapça indirilmiş ve kaydedilmiştir. şurası bilhassa önem arz etmektedir ki; Kur’an ayetleri ve Arap el yazısı üzerlerinde işlendikleri nesnelere manevi birlik ve emsalsiz vakar, itibar vermek zorundadır. İslam sanatının diğer önemli karakteristiği ve onun en bildik özelliği, belirgin ilkeleri olması, birleşik desenler kullanması, Arap tarzı geometrik motifleri kullanıyor olmasıdır. Bildik varsayımın zıttına, figürsel tasarımlar da İslam sanatında önemli bir rol oynar.

Her ne kadar hadis (yani Hz. Peygamber’in (S.A.V.) sözleri ve yaşantısı) insanoğlunun ve hayvanların tasvirini, görüntüsünü dini motiflerde yasaklamışsa da, bu dünyevi sanat konusunda genişletilmemiştir. Bu nedenle, her ne kadar evrensel manada, cami süslemelerinde ve Kur’an’da bu tarzdan kaçınılmışsa da, dünyevi ve mimari görünümlerde, hayvan ve kuş süslemeleri geniş şekilde kullanılmıştır. İslam sanatının genişlemesinin daha yakın zamana kadar, Avrupa ile İslam dünyası arasındaki diplomatik ve ticari yakınlaşmanın başlamasına kadar, yani 18. yüzyıl ve 19. yüzyılın başlarında sona erdiği tarzında yanlış bir yaklaşım bulunmaktadır. Süsleme (Dini ve Dünyevi) İslam sanatında nadiren dini ve dünyevi ayırımı vardır. Dualar, sureler ve testiler, bunun gibi eşyaların üzerlerine faydaları ön plana çıkarılarak işlenmişler ve tasvir edilmişlerdir. Yaldızlanmış, tezhibi yapılmış Kur’an-ı Kerim yazıları dünyevi mücevheratlar üzerine uygulanmıştır. Buna rağmen dini kuruluşlardaki süslemelerle, resmi kurumlar ve saraylardaki süslemeler arasında ayırımlar bulunmaktadır. Her ikisinde de sığ rölyef içinde, oyulmuş, boyanmış değişik şekillerde yüzeysel dekorasyonlar açık bir rol oynamaktadır. Halkalardaki gerdanlıklarda, bilhassa açısal halkalarda 19. yüzyıl Batı yazarlarınca bu hususun İslam dekorasyonunun neredeyse belirleyici bir unsuru olduğuna inanılıyordu. Bunlar tipik İspanya ve Mağrip çeşidi olarak kullanılırken, birçok diğer kültür ve zamanlarda bunların neredeyse hiçbiri yoktu. Bunların yanında yaprak süslemeleri, palmiye yapraklı arabesk süslemeler ya da yarı kesitli palmiye yaprağı süslemeler, iki üç boyutlu şekillerde kullanılmaktaydı. Farklı bir yaprak süslemesi de ‘açmış lotus çiçeği’ ve ‘bulut yığını’ tarzında olanıydı. Bu süslemeler geniş çapta tekstil dizayn çeşitlerinde 14. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren kullanılmaktaydı. Batı Asya menşeili kahramanlık gelenekli İslam sanatına Babil ve Sümer sanatından önemli bir miras da; kartalların yabani tavşanlar üzerine çullandığı, ejderhalara saldıran Zümrüd-ü Ankalar, avlarına saldıran aslanlar, bu tür ifadeler; canavarlar, sfenkslerin Babil ve Sümerlerden İslam sanat uygulamalarına girdiği sanılmaktadır. Bunlar aynı zamanda Yunan mitolojisinden Doğu Asya sanatlarından esinlenmişlerdir. Daha sonraları Çin canavarlarından ve mistik hayvanlardan da esinlenmişlerdir. Buradan adapte edilen orijinal anlamlardan ziyade şekiller ön plandadır. Kur’an süsleme ve tezhiblerinde çarpıcı karakterlerdeki halkalandırmalar, belirgin şekilde yapılan yaprak ve çiçek motifleri doğal ve gerçekçi bir uygulamayla ortaya konulmuştur.


Süsleme

Soyut çalışmalar bazen bu sanat eserleri içinde Arap sanatını da ön plana çıkarmaksüsleme için kullanılmaktadır. Bu durum bazen, gerek bir soyutlamadan, bazen de çeşitli zorunlu durumlardan kaynaklanan baskılarla daha ileri noktalara gidebilmektedir. 10. ve 11. yüzyıl Nişabur’unda, örneğin harf şekilleri bazen anlaşılamayan motifler halinde tekrarlanmış bazen de paradoksal bir şekilde tamamen soyut bir anlam ortaya koyan şekillere dönüşmüştür. Bir motifi orijinal konumundan uzaklaştırma eğilimi Chioiserie dekorasyonunun bir karakteristik uygulamasıdır, daha sonraları bu Doğu İslam kültüründe, Moğollarda, Timur ve Safavi imparatorluklarında, Osmanlılarda ve Babürlerde de görülmüştür. Öncelikle tüm Çin dekoratif motiflerini, canlı cansız ilkanların bir imzası olarak kendilerini Kuzey Çin’de Yuan Hanedanı olarak kabul eden büyük hanlara ithafen ortaya koymuşlardır. Bu motifler her hâlükârda birleşik veya yeni kalıplarla tekrar birleştirilmiş tarzda orijinalleriyle bağlantısı kalmaksızın ortaya konulmuştur.

Bu gelişim evresi sürecinde orijinallerin ifade ettikleri anlam özellikle sadece çağrışım yapmaya indirgenmiştir, ya anlaşılabilmiş ya da tamamen bu anlam kaybolmuştur. Soyutluk karşıtı bu işler 12. ve 13. yüzyıl Kuzey Mezopotamyası ve Horasan metal çalışmalarından esinlenmişlerdir. Bu uygulamalar insan kafası şeklindeki süslemelerden harflerin üst kısımlarını çıkarma esasına dayanmaktadır. Her ne kadar kuş ve dragon başları olsa da 13. yüzyılın sonlarında Kuzey Irak’ta Musul metal işleri okulunun bozulmasına kadar bir moda tarzında hayatiyetini devam ttirmiştir. Harfler bir diyalogda birbirlerinin anlamını taşıyabilirler. Çoğunlukla dua ve temennilerle ilgili, iyi dileklerle ilgili bu okunaklı yazıtlar bir düello tarzında da kullanılabilmiştir. Animasyon tarzındaki bu ifadeler sadece İslam dinine mahsus değildir. Latince'de, Yahudilerde ve Ermeni müsvedde el yazmalarında da animasyon tarzına rastlanmaktadır.

İslami yazıtların orijinalleri belirsiz durumdadır. Bu eserlerin asıl orijinal kopyalarından bahseden hiçbir Müslüman yazar bilinmemektedir. Bu çağda nakış tarzında arabesk hayvan kompozisyonları, kuş başları "wag wag" nakışları olarak bilinmektedir. Buradan Aleksandır’ın ömrünün sonuna doğru ziyaret ettiği ve ölümünü müteakip ardından anlatılan, The Alexander Romance, geniş çapta hayal ürünü olan klasik; yürüyen ağaç çalışmasından, yukarıda bahsedilen eserler esinlenmişlerdir.


Kur’ani Yazıtlar

Ortadoks inancına göre Kur’an’ın metninin mecazen değil, tam olarak anlaşılması gerektiği fikri hakimdir. Aralarında şiilerin de bulunduğu kişiler bu olaya sapıklık kuşkusu ile bakmışlardır. Kur’an-ı Kerim’de Nur Sûresi'nden alınan ayette, ışığa, ‘Cami süsleyen lamba’ ya da Enbiya Sûresi’ndeki; ‘Biz her şeyi sudan yarattık!’ ayetleri örnek olarak gösterilmektedir.

Kur’an ayetleri daha istisnai durumdadır. Bunun nedeni faydalı durumundan kaynaklanıyor olabilir. Sürekli olarak kutsal metnin her an bozulma tehlikesi ile karşı karşıya olması sorunu vardı. Halı desenli Kur’an süslemeleri namaz seccadesi olarak kullanılmaktan ziyade, taşınabilir mihrap olarak kullanılıyor olmalıydı. Bilhassa 13. yüzyıldan başlayarak Kur’an ayetleri aynı zamanda tılsımlı özelliklerinden dolayı kapalı gümüş kaplar içerisine konulan muskalara yazılmış, taşıyanı korumak için kuşaklara ve türbanlara tutturulmuştur. Osmanlı sancaktarları da koruyucu Kur’an ayetlerinin yazıldığı kağıt tomarlar (muskalar) taşıyorlardı, bunlar giysilerin alt kenar ve kıvrımlarına iliştiriliyordu. Bunların dekoratif şekilde yazılıyor olması şart değildi. Onların işlerliği koruyucu gücünden çok daha az önem taşıyordu.

İslam’ın Saray Sanatları

Yüzyıllar boyunca vuku bulan savaşlar, insanların göçleri, doğal afetler ortaya koyuyor ki; bizim bugünkü anlamda bildiğimiz İslam Sanatları, geniş çapta Orta Çağ başlarında Avrupa saraylarına ve kilisesine ulaşan, sadece saray sanatlarından ibaret değildi. Ülkeler fetheden kişiler –fatihler- kendi çalışma sahaları olarak işe koyuldukları yeni başşehirlerinden sanatkarları uzaklaştırırken mahkeme, adalet kurumları sanatkarları kendi yanlarına çekmeye başladı. Kitaplar kapsamları –konteksleri- açısından olduğu kadar, bilhassa görünüşleri bakımından da değerlendirilmeye başlandılar.

Şarlman’dan Harun Reşid’e Babürlerden Medicilere, idareyi elinde bulunduran elit kesim, ihtişamlarını ortaya koymak, güçlerini ve prestijlerini pekiştirmek, aynı zamanda ellerinde bulunan imkanlarla diğer insanların övgülerini almak için, hazineleri savurganlık derecesinde harcamışlar, akla hayale gelmeyen ihtişamlar ortaya koymuşlardır. Egzotik, son derece harika kuşlardan oluşan, hayvanat bahçeleri kurmuşlardı. Bu bahçelerde doğanlar, şahinler, safkan soylu hayvanlar ve alabildiğine diğer muhteşem hayvanlar beslemişlerdir. Aynı zamanda son derece pahalı, yaldızlı şekilde süslenmiş, harika tıka basa doldurulmuş kitaplar ihtiva eden kütüphaneler kurmuşlardır. Hem giyinmek hem de şan şeref gösterisi sunmak için muhteşem kostümler ve tekstil ürünlerinden oluşan gardroplar kurmuşlardır. En son yenilikleri ihtiva eden astronomi dalında gözlem aletleriyle bir gözlem evi kurmuşlardır. şimdi bu büyük, muhteşem İslam imparatorluklarından arta kalabilen bu eşyalar ve malzemelerden çok azı bizlere ulaşabilmiştir. Ya da bu tür antik özelliklere sahip eser ve eşyaları toplayan, bu inanılmaz eserleri koruyan, bunların kayıtlarını tutan, prenslere layık bu eserleri biriktiren kişilerden her şeye rağmen bu eserlerin çoğu hakkında bilgi alabiliyoruz.

Her ne kadar daha sonraları Müslüman tarihçiler oy birliğiyle İslami hükümdarlığın geleneklerinin Kur’an’dan geldiğini iddia etseler de, bu tür geleneklerin birçoğu farkında olarak, bilerek eski Mezepotamya, Doğu Helenistik ve Sasani geleneklerinden ya da Sasanilerin etkisi altında bulunan doğu eyaletlerin halifesinin bilhassa Perslerin kültürlerinin etkisi altında kalarak ortaya çıktığına inanılmaktadır. Samanoğulları, Sasaniler ve Soghdian atalarının altın ve gümüş kaplardan yemek yeme geleneklerini bir soyluluk modeli olarak İran tarih ve geleneği tarzına dönüştürdüler. Gerçekten aslen İranlı olmayan bu atalarını İran geleneğine adapte etmeleri çarpıcı bir olaydır.

Sarayın kahramanlık iddiaları tipik kahramanlık yaşantısı ortaya koyan teolojistler, şairler ve tarihçiler tarafından dalkavukluk derecesinde desteklenmiştir. Lüks, kraliyetin gerekli şahsi mülkiyeti haline gelmiştir. Krallığın kaçınılmaz metaı haline gelen lüks, güzel sanat eserlerinin ortaya çıkması ve son derece lüks eşyaların kullanımı ile sanat ifadesinin baskın metaı haline geldi. Bunların tümü boş masraflar olabilir. Fakat, eğer bu daha büyük hükümdarın ihtişamına verilse, bu çoğunlukla yaratıcının şerefi olur. Kötü bir tarzda yazılmış ya da uygunsuz tezyin edilmiş, süslenmiş Kur’an-ı Kerim sanki Allah (c.c.) için yapılan ibadete zıt gibi olur.

Adeta bu kendisine zırh sipariş eden bir hükümdara berbat bir şekilde takdim edilen kötü hazırlanmış bir tören zırhını andırabilir. Böyle hazineler geçmişin Kisralarının yadigar ve mirasçılarınca çoğaltılmışlardır. 9. yüzyıl Abbasi halifelerinin kral tacı ve süsü, içlerinde Hz. Osman (R.A.) tarafından yazılmasıyla meşhur bir Kur’an-ı Kerim’in bulunduğu, bunun yanında Kardavade Büyük Cami’de bulunan iki kişi tarafından taşınan, halifenin de bulunduğu ibadet eden kişilere, bilhassa oruç günlerinde okunan, bahşedilen bir camide özel bir bölmede dikkatlice sarılmış diğer bir Kur’an-ı Kerim daha vardı. Avrupa şarlman’ına, onun şaşaalı çevresine ve Bağdat’taki seçkin sarayına, onun ardından tüm İslam dünyasında yankı bulan 15. yüzyılın sonlarına doğru Müslüman saraylarla ilişki kuran, Doğu'nun seçkin şahsiyetleri içinde anlatılan mecaz bir olay vardı.

Bağdat’daki Abbasi sarayında ziyaret edilen en önemli yerlerden biri de, bir gümüşten yapılmış ağaçtı. Bizans Hükümdarı İmparator Konstantin Perpyhyrogentius tarafından anlatılan şu husus kayda değerdir. Safkan bir atın eğerinin yan tarafına kabartma bir kumaş üzerine monte edilen bir süvari figürü, havuz içinde parıldayan bir civa görüntüsü içinde durmaktadır. Ağacın altın ve gümüş dalları sayısız incecik dalları ve yapraklarıyla esintide haraket ediyor ve parlak renklere boyanmış, altın ve gümüş üzerine monte edilmiş büyük küçük şarkı söyleyen kuşlar vardı.

Saray atölyelerinde bulunan esnafın çoğu Müslüman olmayan, kendilerine tolerans gösterilen içlerinde Hristiyan ve Yahudilerin de bulunduğu altın ve gümüş tüccarlarıydı. Her ne kadar saray ilk defa da onların servislerini arıyorlarsa da onlar (sanatkarlar) kendilerini çalıştırmaya gücü yetecek kadar zenginlerle çalışıyordu. Bazıları, örneğin Ermeniler ve Gürcüler gibi kuvvetli ulusal geleneklerden geliyorlardı, onların saray için yaptıkları işler kendi kilise ve katedrallerine yaptıkları işlerden farklıydı. Ermeniler, üstelik Moğol İmparatorluğu'nda önemliydiler ve daha İran ve Anadolu gibi daha uzak doğu ülkelerinde de önemliydiler. Orta Çağ ve çağdaş Rönesans Avrupası'ndaki gibi kuyumcu ve mücevheratçılar gezgin sanatkarlardandı. Ve onların saray hazineleri için olan çalışmaları sıklıkla kozmopolit yapıdaydı. Seçicilik hiçbir sınır tanımıyordu. Moğol İmparatoru Cihangir, Habsbug İmparatoru Ruddolf II’ye çok benziyordu. Onlar aynı çeşit kıymetli nesneleri topluyorlardı.


Üretim ve Yenilik

İslam tarihi boyunca saray sanatları, çanak, çömlek, testi ve cam işleri gibi seri üretimle el ele gelişti. Bir dereceye kadar pazar ekonomisi, atölyeleri bir model olarak alıp, seri üretime ve geniş halk taleplerine adapte ederek onların yerini aldı. Fakat endüstriyel yeniliklerde hükümdarların zevklerine hitap eden, modeller geliştiren sanatçıları ortaya çıkardı, buna örnek olarak Çin porselenlerinin yerini tutan, fiyat olarak da uygun Osmanlı-İznik beyaz-mavi çinileri gösterebiliriz. Bu endüstriyel çoğunlukla daima başarılı şekilde olmasa da açık pazarlardaki ham maddeleri yüzünden ve yöresel pazarlarda çok kullanıldıklarından tamamlanmak zorundaydı.

Şaşırtacak derecede uzun periyodlar için, örneğin, cam, İslam dünyasının geniş kesimlerinde üretileceğe benzemiyordu. Akdeniz Avrupası'ndan bilhassa Venice’den ithal edilmesi gerekiyordu, buna mukabil Çin porselenlerinin asla tamamiyle tatminkar eş değerlerinin bulunduğu söylenemezdi ve bu porselenler İslam dünyasına artan oranlarda ithal edilmekteydi. Sırlı çömlekteki gelişmeler, önemli neticeler doğuran sosyal bir yeniliğe, inkilaba neden oldu. Çömleği görünüş olarak daha cazip yapmanın yanında, çömleğin sırlanması onun gözeneklilik ve geçirgenliğini azalttı ve bu da onun kullanım alanını oldukça genişletti. Çömlekler yüksek ısıya tabi tutulduğunda onun kayda değer derecede dayanıklılığını artırdı. Bu tür gelişmeler, İslam dünyasında kervan yolları sayesinde tesis edilen alış-veriş, ticaret bağlantıları yansıtmaya başladı. Mekke'deki Müslüman hacıların devam ettikleri fuar, panayırlarda da bu tür eserler önem kazandı ve İslam dünyasının her yanına yayıldı. Fırın teknolojisinde artan uzmanlaşma yöresel tekelleşmeye yol açtı. Örneğin 9 ve 10. yüzyıl Mezopotamya'daki ihtişam ve görkemlilik Çin sınırlarına dayandı. Ve müteakip asırlar içerisinde bütün İspanya’dan doğuda İran’a ve buradan da İtalyan rönesansına güzel bir örnek teşkil etti. Saray hamiliği ve açık pazarın oluşması arasındaki kontrastın artırılması kolaydı.

Buda Quanvini’nin Javahir al Ahbar’ın da şiraz’da 16 ve 17. yüzyılda tasvir edildiği gibi grafik el yazması eserlerin ticari üretim şemasını ortaya koymaktadır. şiraz da yaptıkları işleri birbirlerinden zor ayrılan birçok katip vardır. Kadınlar katiptir ve hatta cahil bile olsalar, sanki çiziyor gibi davranırlar, kopyalama yaparlar, şehrin her evinde hanım yazıcıdır, kopya eder, kocası ressamdır ya da tezyinatçı süslemecidir, çocukları da ciltcidir. Böylece herhangi bir kitap aile içinde üretilebilir. Herhangi bir kimse binlerce ciltli, yaldızlı, tezhipli kitap üretmek istese bunu bir yıl içinde yapabilir. Babadan oğula geçen böylesine çok stüdyolar ufak aile işi olurdu, onların ürettiği ürünlerin satılık ve fazla sayıda pahalı materyaller tedarik etmenin güçlüğünden dolayı oldukça mütevazi oranda olmaları gerekirdi.

Kur’an-ı Kerim gibi saraylara layık kalitede kitapları tezyin edebilmek için daha geniş stüdyolar gerekmektedir. Muhtemelen şah Tahmas’a ait olduğu sanılan hiçbir imza ya da kitap kabı taşımayan Kur’an-ı Kerim mevcuttur, bu da Babur İmparatoru şah Shan’ın kütüphanesinde bulunmaktadır. Tezhipçi ve katip Ruzibihan tarafından yapılan imzalı, kaliteli eserler en azından 1514 ile 1547 yılları arasındaki bir zaman diliminde ortaya konulabilmiştir. Her ne kadar böyle orijinal eserlerden serbest kopya yapan sanatçıların kapasitelerini küçümsemememiz gerekiyorsa da, şurası muhakkak ki bu kişiler bir ustanın meydana getirdiği eserden esinlenmektedirler. Bu kişi kendisine ait modelleri uygulayarak tezhip yapan sayısız acemileri çalıştıran bir atölyenin müthiş ustası olabilirdi. Fakat onların işlerini imzalamazdı. 16. yüzyılın ilk yarısından itibaren ticari şiraz tablosu büyük şehir modalarından resimleme ve tezhiplerinden esinlenerek değişik bir çalışma ve yorumla ortaya konulmuştur.

Saray ve atölyeleri bilhassa lüks eserler üretmeye uygun hale getirildi, bu eserler değerli maden ve materyallerden çok yüksek vasıflı ustaların hiçbir özel güçlük ve masraftan kaçınmadan taşları yontarak yaptıkları eserlerdi. Mesela, halı dokuma gibi daha az değerli materyale daha az teknik kullanılarak yapılan işlerde daha iyi bir iş dağılımı vardı. Osmanlı döneminde Batı Anadolu’daki göçebe yörükler arasında Uşak halılarının esas üreticileri olan kişiler mevcuttu, o dönemde yün üretmek, boyamak, eğirmek ve mamül hale getirmek aynı aile içinde yapılabilirdi. Tüccarlar ise bu üretilen halıları belli sayıda bölgeden bölgeye dolaşarak satarlardı. Aynı dönemdeki İtalyan halı sanatını göz önüne aldığımızda onun açık şekilde standardize edildiği görülür, fakat bu hususta standart desen ya da merkezi üretim konusunda hiçbir kayıt bulunmamaktadır. Tabiî ki 16. yüzyıl Osmanlı Türkiyesi' nde artan oranda halı imalatı, kara kalem çizimi ve diğer halı desen çizimleri İstanbul’da sarayda yapılır, üretim için Uşak'a gönderilirdi. Aynı halı dokuma işi ipek ve madeni kıymetli iplikler kullanılarak daha kaliteli şekilde, saraydan özel çizim ve resimlendirme teşvikleri alınarak, onların beğenileri ön plana çıkarılarak yapılırdı...




*Prof. J. M. Rogers, The Arts Of İslam, Treausures From The Nasser D Khalili Collection **Nasser D Khalili Koleksiyonu Fahri Kuratörü *** Tercüme: Gençağa Güner

İSMEK El Sanatları Dergisi 8 İNDİR

Bu yazı 998 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK