Hayatı Ebru Bir İnsan: Hikmet Barutçugil

  • #


Yazı: Mustafa ÖZDAMAR

Harem’in serin yamaçlarından İslâmbol’a ‘Yâ Selam’ çeken Ebristan’da, ‘akşamın dönülmez ufkunda’ güneş, sıcak Marmara’da ‘barut ebruları’ çizerken, Fenâ fi-l ebrû Ebrûzen Hikmet Barutçugil Hoca’yla Hikmet-i Hüdâ’yı konuştuk. Harem’in yamaçlarında İhsâniye mahallesinde yer alan, içi dışı her tarafı ebrû olan Ebristan, Hikmet Hoca’nın bahçeli ahşap konağı. Benzerleri azalan bu hoş yapı, hem ev hem okul işlevi gören bir ebru dergâhıdır. Her yerde her şeyde bir ebru vardır, Ebrûnun vecdi yaşanır burada! Hikmet-i Hüdâ, Hikmet Hoca’nın ebrûlarında kullandığı çok hoş ve sırlı bir imzadır. Her şey Allah’ın hikmetidir, her şey, her özellik, her güzellik, görüntüsünün sonsuzluğunda görünmezliğe bürünen yüce Allah’dan gelir, anlamını içerir. Barut Ebrusu, fenâ fi-l ebrû (ebruda yoğ olan, kendini ebruya adayan, ebru yoğun) bir Ebrûzen olan Hikmet Barutçugil Hoca’nın teknesine taşıdığı bir buluştur. Çok ilginçtir, bütün hayatı ebrû olan Hikmet Hoca, Üveysi bir Ebruzen’dir. Ebru konusunda kendisinden ders ve icâzet aldığı bir hocası yoktur. Kaderin kavranmaz akışı içinde gerçekleşen bu durum, Hikmet Hoca’nın ebru seyri serüveni, Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri’nin Hocası İsmâil Fakîrullah Hazretleri’nin tasavvuf seyrindeki üveysiliğine benziyor. Üveysî – Kadirî bir mürşid olan İsmâil Fakîrullah Hazretleri, kendi yolundan yönteminden bahsederken: Tarikatımız (yolumuz, yöntemimiz) üveysidir; telkinât (telkinleri) Allah’dandır! diyor. İsmâil Fakîrullah Hazretleri’nin bu yaklaşımı, Hikmeti Hüdâ Hikmet Barutçugil Hoca’nın ebruzenliğindeki üveysiliği de açıklıyor. İsmini bile örten, gizleyen tasavvuf güzellerinden birisinin söylediği şu söz de, bu işin özüne çok güzel bir açılım getiriyor: Sânî, (her şeyi yapan çatan Yaradan) koymuş adımızı “şey” diye; yoksa biz, kendiliğimizden bir şey değiliz!... Hayat Allah’ın seyridir, Bütün telkinler Allah’dan! Mahlûkat hep izâfidir, Kuvvet kudret hep Allah’dan! Böylesi sırlı durumlar karşısında şaşırarak -hayrete düşerek-, kaderin kavranmaz akışına akıl erdiremeyince: Bizim yaptığımız ettiğimiz şeyler ne peki Yâ Resûlallah? ‘Kendiliğimizden ettiğimizi sandığımız şeyleri bırakalım mı?’ gibilerinden bir şey sorunca, Habib-i Hûdâ Hâtem ül Enbiyâ, evrenin erdemi Efendimiz Aleyhisselâm: Hayır, buyurmuş, yaptığınız ettiğiniz şeylere devam edin! Kim ne için yaratılmışsa, o ona kolaylaştırılır! diye devam ederek, çok sırlı bir gerçeği duyurmuş. Her an her zaman, Habib-i Hüdâ Hazretleri’nin izinden hiç ayrılmayan insanlığın pirî Hazreti Mevlânâ, bu çok sırlı konuda şu açılımı getirmiş: Takdir-î ezelî (ezelî takdir) gayrete âşıktır! Her şeyleri yapıp çatan yüce Allahın âlemlerinde sergilediği harika tablolar karşısında, hayretini gayretine, gayretini hayretine katık eden insan hedefine yaklaşır. Bu fâni, bu izâfi dünyada mükemmele ulaşmak değil, mükemmele koşmak, yaklaşmak vardır. Sadece sanatında değil, yüce Allah’ın sıfatı olan hayatın her alanında bu kutsal koşuyu soluklayan Hikmet Hoca, sözünü ettiğimiz koşma ve yaklaşma hâlini şu deyimle dile getiriyor: Fırın tava gelir, hamur biter! İşler yoluna girer, ömür biter! Kim olursa olsun, insanın bu fâni, bu izâfi –geçici, göçücü ve değişken- dünyada mükemmeli yakalayamayacağını vurgulayan bir söz bu! İnsanı putlaşmaktan ve putlaştırmaktan koruyan kollayan canlı ve uyanık bilincin sesi bu söz!
Bu uyanık bilincin bilgeliğine koşan Hikmet Hoca, taaa çocukluk yıllarında başlamış ebruya. İç ve dış ilişkiler ağının odağındaki kendine tomurma körpeliğinde, Malatya’daki evlerinin bahçesindeki havuz, afacan Hikmet’e doğal ebru teknesi olmuş. Sıcak yaz mevsimlerinde, soğuması için havuza dökülen renk renk, benek benek meyveler, su üzerinde yüzerken, afacan Hikmet elindeki bir çubukla onlarla oynar, onlara kendince şekiller verirmiş. Hikmet-i Hüdâ, kader onu taaa çocukluk yıllarında oyun ve oynaş içinde ebruya yönlendirmiş. Farkında olmadan adını bile duymadığı ebrular çizmiş, meyve ebrusu yapmış afacan Hikmet! Hiç farkında olmadan o havuzun başında ebru ile tanışmış. Çok afacan bir çocuk olan Hikmet, 5 yaşında ilkokula başlamış ve hiç teklemeden, daha doğrusu çiftlemeden 10 yaşında ilkokul diploması almış. Afacan Hikmet’in ilkokulu bitirdiği sene Barut Ailesi İslâmbol’a taşınmış. Soyadındaki “Barut”u ebruya dönüştüreceğini bilmeden orta öğrenimini bitirirken, kader Onu Güzel Sanatlar Akademisi’ne çekmiş. Bütün ömrünce sanatın hastalığından ustalığına, deliliğinden veliliğine koşan Hikmet Hoca, şimdilerde bütün dünyaya ebru anlatıyor, ebru öğretiyor. Doğuştan ve önceleri farkında olmadan sevdalandığı ebru onun hayatını öylesine sarmış sarmalamış ki, ebrusuz bir ânı yok desek yeridir. Bu ebru aşk ve meşki Hikmet-i Hüdâ, Hikmet Hoca’yı öylesine sarmış ki, kendisi de Tezhip Sanatçısı olan füsunkâr eşi Füsun Hanım, Hoca’nın ebru yoğun hâlinden azıcık bîzar olunca; Ne yapayım Hatun! Ebru benim ilk gözağrım! Ebru’dan vazgeçemiyorum! diye espri yapıyor. Ebru ile evli barklı bir insan Hikmet Hoca. Hem evi, hem atölyesi, hem okulu, hem galerisi olan Ebristan’ın içi dışı, helâlarındaki fayanslardan tavanlardaki tahtalara değin her tarafı ebru… Hikmet Hoca’nın kaderinde var olan, kaderinde, genlerinde dürülü duran bu ebru seyri serüveninin açılımını arkadaşımız Mehmet Nuri Yardım ve Uğur İlyas Canbolat konuştular. Battal’dan Barut’a uzanan bu çok renkli serüveni Yardım ve Canbolat gündeme taşıdılar.

EBRU’NUN BÜYÜK SANATKÁRI HİKMET BARUTÇUGİL



Yazı: Mehmet Nuri YARDIM

Hikmet Barutçugil, gelenekli sanatlarımızda ebrunun yaşayan büyük ve değerli sanatkârı. Ebruyu geniş kesimlere tanıtmada, duyurmada ve sevdirmede büyük hizmetleri olan Hikmet Hoca’yı, Üsküdar’daki “Ebru Evi Ebristan”da ziyaret ettik. Hoca bize ebruyla tanışmasının ve sanatla buluşmasının ilgi çekici hikâyesini anlattı: “Çocukluğumdan beri el sanatlarına karşı bir yakınlığım hep vardı. El işleri dersi hoşuma giderdi, evde de tek başıma bir şeyler yapardım. 11 yaşında iken ortaokula başladığım zaman rahmetli babamın bir matbaası vardı. Nuruosmaniye Caddesi 1 numaradaydı. Onun mücellithanesinde yaz tatillerinde çalışırdım. Cilt sevdası hâlâ devam ediyor. Tezhipli çalışmalar yapmaktayım. Fakat bir sanat eğitimi almak, o zamanlar hedefimde yoktu. İdealimde hukukçu olmak vardı. Zaten rahmetli babam noterlik yaptı. Ben de onun yanında bulundum, senelerce beraber çalıştık. Tesadüf eseri Güzel Sanatlar Akademisi’ne girdim. O da şöyle oldu. Bir teyze kızım vardı. Benimle aynı yaşta. O zaman ön kayıt yapılıyordu. İstanbul’a geldiğinde iç mimariyi istiyordu. Güzel Sanatlar Akademisi’ne götürdüm onu ön kayıt yaptırmak üzere. Benim de çok hoşuma gitti. Sonra baktım benim puan da yetiyor. Onunla geleceğim daha sonra, imtihan süresi boyunca bekleyeceğim, oldu olacak ben de kaydımı yaptırayım dedim. İmtihana girdik. Resim eğitimi de almamışım. O zaman resim ve müzik tercihleri vardı. Ben de malzemesi az diye müziği tercih ettim. Hiçbir beklentim olmadığı için imtihanda dalga geçmeye, ona buna sataşmaya başladım. Bir hoca geldi (daha sonra öğrencisi olduğum Devrim Erbil), resmime baktı, ‘Senin resim hocan kim?’ diye sordu. Ben, ‘Efendim resim dersi görmedim’ dedim. Bana ‘Devam et, biraz sessiz ol’ dedi. Sonra sonuçlar açıklandı, beşinci olarak kazanmışım. Yani Takdiri ilahî. Bu durum beni motive etti, galeyana geldim ve tekstil bölümüne kaydoldum. Bölümü seçerken ailemi de düşündüm. Resim, heykeli seçseydim belki de kabul edilmeyecekti. O zaman Türkiye’de tekstil patlaması oluyordu. O yıl 1973’te rahmetli hocam Emin Barın’la tanıştım. Barın, biliyorsunuz Latin ve Arap alfabesi hattatıydı da. Emin hoca, bizleri geleneksel sanatlara özendirmek için eski ustalardan menkıbeler anlatırdı. Ayrıca ciltçi olduğunu da öğrenince ona muhabbetim daha da arttı. O zamanlar İstanbul Üniversitesi’nin cümle kapısı tamir ettirilecekmiş. Uzman bulamamışlar. Ta İspanya’dan bir uzman getirtmişler. Emin Hoca buna çok kırılmıştı. ‘Bu kadar kültür mirasımız var, sizler sahip çıkmazsanız, sizler ilgilenmezseniz yabancılara mı muhtaç kalacağız?’ diyerek sitemle karışık bizi adeta eski sanatlara teşvik ediyordu. Onun üzerine ben hat sanatına başlamak istedim. Bir gün hocama, ‘Efendim ben hat sanatını nasıl öğrenebilirim?’ diye sordum. Bana, ‘Süleymaniye Kütüphanesi’ne git, oranın müdürü Muammer Ülker Bey’dir. Kütüphanenin salonlarında çok güzel hat örnekleri var. Onlara doya doya bak’ dedi. İlk dersi buydu. Ben de Süleymaniye’ye gittim. Hat eserlerini seyrederken, zemindeki ebrular dikkatimi çekti. Daha önce hiç bu kadar dikkatimi çekmemişti. Veya farkına varmamışım. Tabii insan eğitim almaya başlayınca daha bir aşkla şevkle, daha şuurla sanat eserlerine yaklaşıyor, ciddiye alıyor. Renk bilgisi, boya bilgisi alıyorum akademide. Baktım işin içinden çıkamadım. Boya izi yok, fırça izi yok. Geldim, hocama anlattım. Derken bir aşktı, doğdu. Öylece ebruya başladım.”
Hikmet Hoca, o dönemde ebruya bu kadar fazla rağbet bulunmadığını anlatıyor. “O zaman ebru sanatı bugün olduğu gibi çok fazla ilgi gören, rağbet gören bir sanat dalı değildi” diyen Barutçugil’e kulak verelim: “Allah rahmet eylesin Mustafa Düzgünman Hoca vardı. 1990’da kaybettik. O, evinde ebru yapan Üsküdar’daki aktar dükkanında bunları satan, profesyonelce bu sanatla ilgilenen tek ebru üstadı olarak biliniyordu. Daha eski zamanlarda, bizim okul Sanayi-i Nefise Mektebi iken ‘tezyini sanatlar’ diye bir bölüm varmış. O bölümde de Necmeddin Okyay, daha sonra Sacid Okyay (baba oğul) bir gösteri mahiyetinde, temaşa şeklinde ebruyu göstermişler. 1972’de bitmiş. Yani benim başladığım yıl bitmişti. Necmeddin Okyay Hoca’yı ve bu çalışmalarını göremedim. Sacid Okyay’la daha sonra tanıştık, dost olduk. Allah rahmet eylesin, ondan feyz de aldık. İşte öyle bir başlangıç oldu.” “Bendeki ilk ilgi, daha sonra aşka dönüştü” diyen Hikmet Barutçugil’in ebruya nasıl bağlandığını dinlemeye devam edelim: “Gözüm başka şeyi görmez oldu. Sonra okul bitti. İhtisas için yurt dışına gittim, geldim. Fakat hep ebru yaptım. Ebru hakkında ilk olarak sadece su ve boyayı biliyordum, başka bir şey bilmiyordum. 1977 yılında Uğur Derman’ın ‘Türk Sanatında Ebru’ diye bir kitabı çıktı Akbank Yayınlarından. Ebru bilgilerini orada gördüm. Oradaki bilgilerden deneme yanılma metoduyla yapmaya başladım. Tabii akademik eğitim almanın da çok yararını gördüm. Bir sürü renk bilgisi, boya bilgisi, temel estetik bilgileri, kağıt bilgisine sahibiz. Bu eğitimle birlikte başlamak büyük bir avantaj oldu. Bu ilk çalışmalarımın sonucunda bazı görüntüler çıktı. Bunlar klasik ebruya benzemeyen görüntülerdi. Daha sonra 1975 yılında Bilim ve Teknik Dergisi’nin mayıs sayısının kapağında bir fotoğraf gördüm. Denizler kirleniyor diye bir fotoğraf. Mikroskobik bir görüntü. Baktım, bu fotoğraf benim yaptığım ebrularla büyük bir benzerlik arz ediyor. O zaman bir şimşek çaktı bende. ‘Demek ki doğru yoldaymışım’ dedim. Tabiatta var olan bir şeyi başka bir şekilde görünür hale getirmişiz. Onun üzerine yoğun çalışmalar hep devam etti. Ailem bana işler buldu. Fakat hiç gidip de oralarda çalışasım gelmedi, sanat aşkı ve ebru hep ağır bastı. Bu çalışmalar 1984 yılına kadar devam etti.” Peki ebrunun ünü bütün dünyaya bu kadar kısa zamanda nasıl yayıldı? Bunun da ayrı ve kayda değer bir hikayesi var. Bir Almanya macerası yaşayan ve mağdur edilen Hikmet Hoca, daha sonra bu gelişmeden mutlu olduğunu kaydediyor: “1984 yılında Almanya’da bir fuara katıldım. O fuarda bir firma ile anlaştık. Yılda 30 bin adet ebru üretecektik. Onlar, paket kağıdı olarak değerlendireceklerdi. Ama 6 bin ebrudan sonra, aradaki kişilerin beceriksizliğinden bu işin devamı gelmedi. Onlar kendi üretimlerine ofset baskı devam ettiler. Biz telif hakkı alamadık. Fakat bunda da bir hikmet var. O şekilde ebruyu bütün dünyaya tanıtmış olduk. Ingrafik diye bir firma. Amerika’dan Avustralya’ya kadar ebruyu paket kağıdı olarak dünyanın her tarafına gönderdi ve tanıttı. Bu işin ne kadar faydalı olduğunu yıllar sonra daha iyi anladık.”
Ebrunun bir sanat olarak kabul edilmesi kolay olmamış. Bugün el üstünde, baş üstünde tutulan Hikmet Hoca’nın bir ara sergi açmasına bile izin vermemişler. Bu da ayrı bir dram… Ancak kahırdan lütuf doğar ve sanatkârımız hocası Emin Barın’la müşterek eser hazırlarlar: “1984 yılında Taksim Sanat Galerisi’nde bir ebru sergisi açmak istemiştim. Jüri benim eserlerimi sergilenmeye değer bulmamıştı. Reddettiler. Ben de gelip Emin Barın hocama anlattım. Bana, ‘Sen eserlerinden beş on tanesini getir, ben onlara yazı yazayım, beraber sergi açalım’ dedi. Götürdüm epeyce. Güzel yazılar yazdı. Fakat biz o sergiyi açamadık, hocamın ömrü vefa etmedi, Hakk’a yürüdü. Vefatından sonra biz onun ve benim öğrencilerimle birlikte o sergiyi gerçekleştirdik. Hoca benim içimdeki aşkı keşfetti adeta ve yönlendirdi.” Ebrunun son yıllarda büyük bir gelişme göstermesi, insanların artık ebruyu tanıması, sevmesi ve yapmak istemesi hocayı sevindiriyor. Sanatkârımız, ebrunun kısa zamanda bu kadar yaygınlaşması ve merhale katetmesini mutlulukla karşılıyor. “Allah’a hamdediyorum. Sanat çok büyük bir gelişme gösterdi, ilerledi.” diyor ve ekliyor: Eskiden 25 kuruşa sattığımız ebruları ancak hocalar alırdı. Nurullah Berk ve Edip Hakkı Köseoğlu ben hep desteklemiştir. O zamanlar bir simit 25 kuruştu. Şimdi bakıyorum fiyatlar da yükseldi. Bu büyük bir gelişme. O dönemlerde sanatı öğreten hemen hiç kimse yok iken, bugün bakıyoruz çeşitli dernekler, belediyeler, vakıflar, kurum ve kuruluşlar ebru kursları düzenliyor. Sonra üniversiteye girdi. 1989 yılından beri ben Mimar Sinan Üniversitesi’nde hocayım. 2000 yılından beri de Marmara Üniversitesi GSF’inde de ders vermeye başladım.” Hocadan öğrendiğimize göre, ebru Anadolu’daki üniversitelerde de öğretilmeye başlanmış. Güzel Sanatlar Bölümleri’nde tezhip, hat, ebru gibi sanatlara öğrenciler büyük ilgi gösteriyormuş. Ebru üstadı, bütün dünyada geleneğe dayalı sanatlara karşı büyük bir yöneliş bulunduğuna dikkat çektikten sonra sebebini de izah ediyor: “Modern sanatın büyük bir kısmının aldatmaca olduğu artık yavaş yavaş ortaya çıkıyor. İnsanları doyurmuyor, insanlara hiç bir şey ifade etmiyor. Sonra birçok modern sanat da ruh sağlığı düzgün olmayan insanların ürünleri. İnsanlarda, ‘Biz o sanatçının stresini, bunalımını yaptığı çalışmalarda niye görelim’ diye bir düşünce var. Boyaları şarıl şarıl döküyor, sanat yaptım zannediyor. Her şeyden önce sorgulamak lazım, o kişi ne derece sanatçı sayılabilir? Sanatın çilesini çekti mi? Buraya gelene kadar neler çekti, neler yaptı? Bugüne kadar Picasso’yu modern sanatın babası, öncüsü olarak gösterirler. Ömrünün sonlarında İslam sanatlarıyla ilgilenen Picasso’nun unutulamayan sözü, “Ömrüm boyunca İslam yazı sanatının ulaştığı zirveye ulaşmaya çalıştım, ama ulaşamadım.” şeklindedir. “Türk kağıdı” olarak da bilinen ebruyu öğrenmenin çok zor olmadığını hatırlatan Barutçugil, bu konuda gelen taleplere cevap vermeye çalıştığını, internetteki web sitesi ve hazırladığı kaynak eser “Ebru Sanatı” ile sanatın meraklılarına yardımcı olduğunu söylüyor. “Sanatı günlük hayatımızda da yaşarsak, yaşatabiliriz” diyen Hikmet Barutçugil Hoca ayrıca şunu ekliyor: “Ebru denilince hatıra boyalı bir kağıt geliyor. Ancak ‘ebru’ aynı zamanda resim, heykel gibi bir sanat dalının da adı. Ebruyu camda, giyimde, ahşapta, iç mimaride mutlaka kullanmak zorundayız. Günlük kullanım içine sokmamız lazım. Televizyonlar bu sanatı tanıtmalı. Yazılı basın daha fazla tanıtmalı. Yayın dünyasında kullanılmalı. Kitapların kapaklarında ve iç kapaklarında (yan kağıdı) bulunmalı. Kısacası ebruyu hayatımızın her merhalesinde kullanmak durumundayız. Hatta ilkokuldan itibaren seçmeli ders olarak konulabilir ve bu ders verilebilir. Bizim bu sanatlarımızda insanın terbiye edilmesi de söz konusudur. Sanatlarla uğraşanlar daha olgun insan olur. Huylarda ve duygularda yumuşaklık oluşur. Allah güzeldir, güzeli sever."

GELENEKTEN YENİLİĞE HİKMET BARUTÇUGİL USTA

Röportaj: Uğur İlyas CANBOLAT Siz çalışmalarınızda sürekli yenilik arayışında olan bir sanatçısınız. Ebru çalışmalarınız hangi boyutlarda seyrediyor? Ebrunun hikmetlerini içeren, gözle görülmeyen taraflarıyla ilgili yeni bir eser peşindeyim. Tıp doktorlarının kullandığı çeşitli organların, dokuların, hücrelerin mikroskopla büyütülmüş fotoğraflarını içeren ‘Histoloji’ atlası var. Bunların hemen hepsi ebru… Geçenlerde bir ebru bozuk diye kenara ayırmıştım. Bunlar atılmıyor, küçük parçalara bölünüyor ve bir şekilde değerlendiriliyor. Kenara ayırdığım ebrunun görüntüsü hiç hayalimden gitmemişti. Matbaada, basılan bir tıp kitabına rastladım. Bir küçük resmin altında çöyle yazıyordu: “Alkolik bir akciğer dokusunun görüntüsüdür.” Bahsettiğim ebruya o kadar çok benziyor ki… Bunun gibi çok örnekler var. İnsan ebruda kendinden bir şey mi buluyor Hikmet Bey? Bravo… Mikro alemde kendinden bir parça görüyor ama onun farkında değil. Bir böbrek dokusu olabilir, bir kirpik dokusu olabilir, bir deri dokusu olabilir, bir akciğer bir hastalık dokusu olabilir ama onu cezbediyor. Acaba Bezm-i Ezel’de onu gördük mü, görmedik mi, der gibi bir şey hatırlıyor. İrkilerek bir bakıyor önce… Herkeste var bu. Dikkat edin ebru sergisine ilk giren önce eserdeki renk cümbüşüne dikkatlice ve heyecanla bir bakar. Sonra başka şeylere bakar, beğenir beğenmez o ayrı dava ama önce bir irkilir. Bu elektriklenme herkeste oluyor. Hocam bu irkilmenin, ebru ile karşılıklı etkileşimin, çekimin renkle de bir ilgisi var mıdır sizce? Çok ilgisi var Uğur Bey. Her insanın bir rengi, bir dokusu var. Derslerde öğrencilere takılarak anlattığım bir şeyi aktarayım size. Özellikle hanımların ebrularda seçtikleri renklere bakıyorum, o renkleri giyinmiş olduklarını görüyorum. Başörtüsünde sarı, yeşil, mavi var bakıyorum, sarılı, yeşilli, mavili bir ebru yapmış. O farkında değil. Bu durum sadece biz de böyle değil, dünyanın her yerinde aynı şeye rastladım. Sanatın bir tarifi de bu değil mi zaten? Sanatçının iç dünyası açığa çıkıyor teknenin başında. O gün ki renkleri oydu kişinin. Başka eşarpları, elbiseleri, kıyafetleri olduğu halde, o günkü ruh haliyle onları giymeyi tercih etti. Bu da yaptığı ebrulara yansıdı. Ruh halinin güzelliği, coşkusu esere yansıyor diyorsunuz. Kasvetli olunduğu zaman nasıl yansıyor? Başımdan geçen bir olayı anlatarak cevap vereyim bu sorunuza. Yirmi sene evvel bekârken yaşadım bu hali. Eşantiyon işiyle uğraşıyordum. Yılbaşı olduğu için işler çok sıkışık, vakit daralmış durumda. Herkes yılbaşı öncesi işini istiyor. Benim de birilerine yüzlerce ebru yapmam lazım. Oturuyorum, çalışıyorum akşama kadar ama, koyu, kasvetli renkler, biçimsiz şekiller çıkıyor. Kendim de beğenmiyorum. Beğenmedikçe daha kötü işler çıkıyor. Bütün gün uğraşıyorum, sonuçta 70-80 tane ya çıkıyor ya çıkmıyor. Böyle bir ruh hali içindeyken bir arkadaşım çıkageldi. “Aman usta, bu ne hal? Bu ne rezalet, bunlar senin işlerin mi? Hiç sana yakışmıyor” gibi bir şeyler söyledi. “Ben de sorma, işler yetişmiyor, çok sıkıştı sözüm de var” diye cevap verirken, “Kalk gidiyoruz” diye diretti. Ne dedimse dinletemedim, kalktık Mevlana’ya gittik. Şeb’i Aruz’a da denk geldi. İki gün kalıp döndük. Ondan sonra ebru yapmaya oturdum. Hiç unutmuyorum o gün hayatımın rekorunu kırdım. 475 tane ebru yaptım. Hepsi de birbirinden güzel. Bu manidar bir örnektir. Ruh halinin yansıdığını kendi hayatımda gördüm. Ebrunun görünen yanının ötesinde bir başka yanı daha var. Ruh hali ebruya yansıyor diyorsunuz ama insan ebru malzemelerini hazırlarken, yapıp kotarırken, insan da eğitiliyor, ruhu inceliyor. Bu ilişkiyi nasıl görüyorsunuz? Bu dediğiniz çok doğru. Çok güzel bir konuya temas ettiniz. Ebru sanatı para, pul, şan, şöhret gibi şeyler için yapılırsa amacına ulaşmıyor. Bu sanat Türk İslam Sanatları içerisinde yer alıyor. Amacı ilahi güzellik arayışıdır. Ebru yapmadan evvel boyalar eziliyor. Mermerden bir taşımız ya da kalın bir camımız var. Üstünde oval yuvarlak görünümlü desti seng denilen el taşı var. Onunla bu boyalar saatlerce eziliyor. Yani ritmik bir hareket, zikir yapıyoruz. Saatlerce göz göze bakıp, boyalarla bir muhabbet kuruyorsunuz. Ne kadar güzel ezerseniz boyaları o kadar güzel netice alıyorsunuz sonunda. İşte bu ebrunun sabır imtihanıdır. Bu imtihandan geçen, paçayı kurtarıyor, sonuna kadar götürüyor. Bu ritmik hareket son derece önemlidir. Bu bir zikirdir ya da Uzak Doğu dinlerinde olduğu gibi mantra. Belli şeyleri tekrar ede ede kalbi cilalamış oluyoruz. Üstündeki, kiri, pası, bir parça temizlemiş oluyoruz, esas cevherin ortaya çıkması için. Hazır boya var, herkes alır getirir, oturur yapar, ben ne büyük bir ustayım der işi biter. Ama işin gerçeği öyle değildir. O çileyi çekmek, o halvete girmek lazım. Biz ebru boyaları ezerken önce bir ses gelir, zımpara sürer gibi, kumlu bir şeye sürer gibi. O sesler zamanla kesilir. O sesi dikkatle dinlerseniz size bir şeyler söylüyor. Size vahdaniyetten bahsediyor. Ve o sırada sürekli bir renge de bakıyorsunuz, sizinle o renk arasında bir gönül bağı kuruluyor.
Aldığınız iki yüz gram boyanız dökülüp zayi olsa hiç üzülmezsiniz, kaza oldu dersiniz. Ama o ezdiğiniz, saatlarce emek verdiğiniz boya döküldüğü zaman içiniz sızlıyor. Çünkü onunla siz bir zaman geçirdiniz, alışkanlığınız oldu. Aranızda bir ünsiyet peydah oldu. Onun için zaman harcadınız, enerji harcadınız, başında bulundunuz, devamlı göz göze baktınız. Bunlar çok önemli. Sabrı ve hoşgörüyü kazandırıyor ebru. Bunun örneklerini çok yaşadık. Bu insanların çevreleriyle olan ilişkileri, kendileriyle olan ilişkileri değişikliğe uğruyor. Daha hoşgörülü olmaya başlıyorlar. Hiç alakası olmayan bir sürü maddenin bir araya getirilip bazı güzellikler ortaya konması bir şeyler veriyor, öğretiyor insanlara. O insan bir şeyler başarmış olmanın mutluluğunu yaşıyor. Biz bu tekniği merhum Prof. Dr. Ayhan Songar zamanında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde Psikiyatri Kliniği’nde Doç. Dr. Rahmi Oruç Güvenç’le beraber müzik ve sanat terapi eğitimleri şeklinde başlatmıştık. Dünyanın birçok yerinde ebru ve müziği paylaştık. Burada da çok önemli neticelere ulaştık. İnsan üzerinde büyük tesirleri var. Bu husus başlı başına bir tebliğ konusu sanırım ama ebrunun müzik ile ilgisini sormak istiyorum? Çok geniş bir konu gerçekten. Müzik ile şöyle bir ilgisi var: Biliyorsunuz Oruç Hoca’nın makamların insanlar üzerindeki tesirlerini içeren bir çalışması var. Bizim de onunla bir çalışmamız var. Bitireceğiz inşallah. Değişik Türk Müziği makamları ile ebru yapacağız. Bu iki yıl sürecek bir proje. Ebrunun teknik kısmını boyasını, kitresini, her şeyini hazırlamış, ebru üretmeye hazır haldeki gönüllü öğrencilerden seçeceğiz. Her gün üç, dört saat, bir makamla ebru yapacak, herkes kendini zorlamadan, içinden geldiği gibi. Arkalarına nihavent, hicaz, reh Hazır aldığınız iki yüz gram boyanız dökülse, emin olun üzülmezsiniz. Ama saatlerce emek sarfederek ezdiğiniz boyanın başına aynı durum gelse, içiniz sızlar. Çünkü onunla bir zaman geçirdiniz. Alışkanlığınız oldu, devamlı ona baktınız. Bunlar çok önemli. Avi, kürdili hicazkar, yazarak kaldırılacak. Bunları bir grup halinde yapıp, tasnif edeceğiz. Bunların ortak özelliklerini, ortak renklerini tespit edeceğiz. Uluslararası bir sempozyuma bildiri olabilecek nitelikte bir şey bu düşündüğümüz. Hakikaten farklı şeyler çıkıyor. Uşşak makamıyla şen şakrak şarkılarla yapılan ebrular rengarenk, canlı cıvıl cıvıl oluyor. Diğerlerinde farklı… Mana bilimleriyle ilgili bir yanınız var. Üstelik zanaatkârsınız. Ebru’da kesretten vahdete nasıl geçiliyor, vahdet nasıl yakalanıyor? Ebruda çıkan her eser zaten vahdet, tektir. Tekrar hiçbir zaman mümkün olmayan bir yöntem. Birebir mümkün değil, aynı olmuyor hiçbiri. Eğer çok çok benzer iki şey yakalarsa, ebru ustası onu yan yana teşhir eder. Marifettir çünkü ayrı teknelerden çıkması. Bu da yaradılışta ki vahdaniyetin, tekliğin simgesidir. Parmak izi gibi. Hepsi birbirine benziyor ama hiçbir birbirinin aynı değil. Farklı zamanlarda meydana gelen, ayrı bahçelerden getirilen boyalar bir araya geliyor. Kullanılan malzemelerin hepsi aynı yerden çıkmıyor. Bunlar aynı teknede bir araya gelince bir vahdette öyle oluşmuyor mu? Öyle oluşuyor, dediğiniz çok doğru. Örnekleyelim: Nevşehir’den, Kastamonu’dan, Kayseri’den topraklar geliyor. Onların her biri boyalar haline geliyor. Kazakistan’dan atın kuyruğu geliyor, bir başka yerden gülün dalı geliyor. Kurban Bayramı’nda sığırların ödü toplanıyor. Bunların hepsi birleşiyor. O çokluktan o tekliğe ulaşıyoruz. Hikmet Bey, ebru sonsuzluk soluklanması gibi bir şey… Kendinizi ona verdiğiniz zaman Cenab-ı Hakk sanki size başka bir perdeyi açıyor ve orada yürüyüşünüz başlıyor. Dış dünyadan ilginiz kesiliyor, kendi yürek gündeminizi, zevkinizi suya aktarıyor, kağıta birleştiriyorsunuz. Ruhunuzun resmini çiziyorsunuz aslında. Buradaki zaman sırrını merak ediyorum aslında ben… Parite teorisi burada. Malum zaman değişken bir kavram. Bunu isterseniz rahmetli Necmeddin Okyay’ın başından geçmiş bir olayla özetleyeyim. Üstadın çok büyük hizmetleri oldu bu sanata. Günümüzde “Necmeddin ebruları” diye andığımız çiçekli ebrunun atasıdır. Rahmetli, bir kış günü ebru yapmaya oturmuş. Bir müddet sonra sokaktan bir ses duymuş. Bozacı geçiyor zannetmiş. Meğerse sabah ezanı okunuyormuş. Uzun kış gecesi geçmiş, hoca farkında değil. “Hemen abdest tazeledim namaza koştum” diyor. Bir caminin de imamlığını yapıyordu. Bu da sık sık başımıza gelen bir durum. Her şeyin hazır olduğunu kabul edersek, ebrunun son anı çok kısa. Birkaç dakika içinde kavanozdaki boyalar bitmiş bir eser haline gelebiliyor. O anda ikincinin planını yapmaya başlıyorsunuz. Bir tane çıkartıyorsunuz, aa fena olmadı sarısı, biraz daha çok olsa ne olur diyorsunuz, hemen bir tane daha yapıyorsunuz. Bu lale güzel oldu, haydi ikili lale yapayım derken, zaman akıp gidiyor. Biri bitmeden ikincinin planlaması yapılıyor ve dolayısıyla zaman, mekan her şey unutuluyor. Dünya ile irtibat kesiliyor. Ebruda gelenek kavramı neyi ifade ediyor? Bu, geleneksel tabiri doğru bir tanımlama mıdır? Geleneksel tabiri de zannımca çok doğru kullanılmıyor. Geleneksel dediğimiz zaman sanki eskiden yapılmış, örülmüş, bitmiş, kaybolmuş, bir şey akla geliyor. Eski bir şey akla geliyor. Halbuki geleneksel yahut gelenekli dediğimiz zaman şu anda yaşadığımız bir şeyi anlamalıyız. Hünkar Beğendi, geleneksel Türk mutfağının bir yemeğidir. 2. Mahmud çok beğendiği için bu ad verilmiştir. Biz bugün bunu yiyiyoruz. Bizden sonra çocuklarımız da belki yiyecek. Geleceğe de matuf olan geleneksel bir yemek. Bir battal ebrusu geleneksel Türk ebrusudur. Bunu daha evvel de yapmışlar, şimdi de yapılıyor. Ben de yapıyorum, öğrencilerim de yapıyor, onların talebeleri de yapacak. Demek ki gelenekle, gelecek kelimeleri arasında bile bir tek harf var. N ile C yer değiştiriyor. Geleneksel dediğimiz şey, şu anda yaptığımız şeydir. Geleneksel hem yepyeni, hem de kökleri eskiye bağlı olmalıdır. İşte o gelenekselin tam tanımı. Gelenekli demek daha doğru aslında. Bunu Uğur Derman Hoca savunuyor. Hakikaten bence de Türkçe’ye daha çok yakışıyor. Bu arada gelenek ile rivayetleri birbirine karıştırmamak ve geleneği tabulaştırıp değişmez kanunlar haline getirmemek gerekir. Sizler ideali, hayali olan insanlarsınız. Ebruda hayalin yerini anlatabilir misiniz? İnsanlık hayallerin ve ideallerin peşinden koşarken tekâmül etti. İnsanın aklına gelip de zaman içinde gerçekleşmeyen hiçbir şey yok. Burada ilham dediğimiz şeyi düşünmeliyiz. Hayali, ilhamı, o enerjiyi veren kimdir? Bu duyguyu getiren kimdir? Hepsi dönüp dolaşıp sıfır noktasında bitiyor. Bunların hepsi geniş, engin konulardır. Bunları anlatacak büyük ustalar vardır. Siz bana lütfedip soruyorsunuz ama ben bu işin zanaatkârıyım. Yani uygulayan, o anlatılmaz hali yaşayan biriyim. Bu işin kelamını yapan ağabeylerimiz var. Onlardan daha geniş bilgiler alabilirsiniz. Tevazuunuz için teşekkür ederim. Bu konuda yazdığınız kitaplar nasıl bir kelama sahip olduğunuzu da gösteriyor. Doğu ve Batı sanatları arasında ne gibi estetik ve anlayış farkları vardır? Karşılaştırmak doğru mudur? Efendim bu, elma ile armudu toplamak gibidir. Elma ile armut toplanmaz. Batı sanatlarının temel estetik prensipleriyle, Doğu sanatlarının temel estetik prensipleri birbirinden çok farklıdır. Bunları aynı kefeye koymak mümkün değildir. Batı sanatları göze hitap eden, Doğu sanatları gönle hitap eden sanatlardır. Çok büyük temel farktır bu. Biz bir yanlışlık içine girdik. Bu ikiyüz, ikiyüz elli senelik geçmişe dayanan bir yanlış anlayıştır.
Bizim aydınlarımız Batılı olamama gibi bir duygunun içine girdiler. Batılı olamamanın sıkıntı ve üzüntülerini yaşamaya başladılar. Yüzlerini Batı’ya çevirdiler, kendi kültürlerinden uzaklaştılar ve Batılı oryantalistlerin bizim kültürümüz hakkında söylediklerini hep doğru kabul ettiler. Böyle olunca hep ahladılar, vahladılar. Aman efendim bizim müziğimiz tek sesliymiş, basit müzikmiş, minyatürümüzde resim kuralları yokmuş, şöyleymiş, böyleymiş deyip durdular. Halbuki, kendi gönül gözümüzle, doğu sanatlarının gözlüğü ile baksaydık ne güzellikler görecektik. Batı müziğinde do ile re arasında iki yarım ses vardır, do diyez, re bemol. Türk müziğinde ise iki nota arasında 9, Hint müziğinde bu durum kırka kadar çıkıyor. Ayrıca makamlar var, büyük bir zenginlik söz konusudur. Öyle bir hale geldik ki, bir hazinenin üstüne oturmuş, dilenir durumdayız. Ne kadar tuhaf… Tiyatromuz yok diye ah vah ettik. Minyatür sanatında perspektif yok, ilkel resim diye dışladık. Halbuki orada ne kadar çok imkan var. Perspektifin olmaması Batılı materyalist gözün gördüğü kurallara göre belki eksiklik ama gönül gözüyle baktığınız zaman büyük zenginlik. Diyelim ki, bir ev yaptınız, evin içini de arkasını da minyatürde resimleyebiliyorsunuz yani görüyorsunuz. Perspektif olduğu zaman böyle bir şansınız yok, arkasını göremezsiniz. Bu işte hayal gücünün zenginliğinden oluyor. Onun için Doğu ile Batı sanatlarını ayrı ayrı inceleyip, ayrı ayrı kendi kaidelerini, kurallarını tespit edip kurmak, öyle değerlendirmek lazımdır. Zaten kesiştikleri çok az yer vardır. Birbirinden apayrı yerlerdedir, birbiriyle mukayese etme yanlıştır. Bu arada doğu sanatlarının estetik kurallarını birileri sıkı bir biçimde araştırıp yayınlar yapmalıdır. İnsanımız zenginleşiyor, iyi evlerde oturuyor, lüks arabalara biniyor, pahalı ev eşyası kullanıyor ama duvarlarında orijinal bir eser görülemiyor. Bu zenginleşirken fakirleşmemiz anlamına gelmiyor mu? Çok doğru bir tabir, tamamen haklısınız. Bu, kültürümüzde fakirleşmemiz, kendi öz kültürümüze yabancılaşmamızdır. Ama karamsar bakmayalım. Bu sanatlarımız bundan otuz kırk sene evveline kıyaslarsak çok iyi yerlere geliyor, çok şükür. İnşallah bu ilgi, itibar kitle iletişim araçlarının sayesinde geniş halk kitlelerine iletilerek tanıtılarak daha da iyi olacak. Bir örnek vereyim size. 1973-74’lü yıllarda ebruya yeni başladığım zamanlarda bir ebruyu yirmi beş kuruşa satardık. Bir simit de yirmi beş kuruştu. Şimdi bu işe gönül veren bir sürü insan var. Her sene yüzün üzerinde öğrencim oluyor. Bunların % 80’i çalışmalarını devam ettiriyorlar. Başladığımız yıllarda bunların hiçbiri yoktu. Bu günlere şükrediyoruz. Günümüzde ebru garip olmaktan kurtuldu diyebilir miyiz bu açıklamanızdan? Eskiden ustalar içlerine kapanıp, kendi köşelerinde bu sanatı yürütürlerdi, şimdi birçok üniversitelerde ders oldu. Birçok kültür merkezinde kurslar veriliyor. İlgi, itibar gittikçe artıyor. Çok da teşvik görmeye başladı bu sanatlar. Şöyle diyebilirim: son yıllarda yılda bu sanatlarla ilgili açılan sergi sayısı belki seksen, yüz senelik sergi sayısından daha fazladır. Belediyeler, Kültür Bakanlığı bu sanatlara ilgi ve destek gösteriyorlar. Ebru sanatını derli toplu anlatan kitaplar var mı yeterince? Ciddi tek çalışma Uğur Derman’ın 1977 yılında çıkardığı, ‘Türk Sa natında Ebru’ adını taşıyan kitaptır. Orada 1608 tarihli ‘Tertib-i Risale-i Ebri’ adlı kitaptan bahsediliyor. Bunların arasında bilinen ciddi bir kitap şu ana kadar elimize geçmedi. Bu sebeple on yılda yaşadığım tecrübeleri kaleme almam lazım diye düşündüm. Boyayı nasıl ezdiğimi, suyu nasıl koyduğumu, ödünü ne kadar ayarladığım gibi notları toplamaya başladım. İlk başladığım zamandan sonra 17 sene geçti ve bir kitap oluşturmaya karar verdik. Bu kitaba ‘Suyun Rüyası’ adını verdik ve sonunda çok şükür çıktı. 17 senenin sonunda 9 ay süren bir tasarım neticesi bu kitap. Bu kitapta uzun uzun ebrunun tarihçesinden bahsediyoruz. Kağıdın geçirdiği serüvene kısaca yer veriliyor. Ebru’da kullandığımız malzemelerden bahseden detaylı bir bölüm var. Boyalar ve boyalı maddeler bölümünde kullandığımız boyaları anlatıyoruz. Topraktan boya anlatılıyor ardından. Bu sanatın sihirli iksiri öd anlatılıyor. Bir bölümde de kıvamlaştırıcılardan bahsediyoruz. Yardımcı aletleri tanıtılıyor.  Uygulanma ölçüleri uzun uzun anlatılıyor. Geleneksel zemin desenleri ve çiçeklerin yapım biçimleri örnek ve çizimlerle anlatılıyor. Kitabın son bölümü en can alıcı noktasıdır. Başlarına gelebilecek sorunların sebep ve çarelerini anlatıyorum burada. Kısacası bu kitabı yaşayarak yazdım. Ebru ustaları eserlerine imza atmıyorlar. Bu çok soylu bir davranış değil mi? Bu zanaatla uğraşmanın amacı, İlahi güzelliğe ulaşmaktır. Yani zanaatkarın kendini Allah’a yakınlaştırması olarak görüyorum. Amaç böyle olunca bu insanın ilk vazgeçmesi gereken şey, kendi nefsidir. Yani derviş tevazuu olması lazım ebruzende. Bu sanatta amaç şan, şöhret, para, pul değildir. İlahi güzellik arayışıdır. Günümüzde durum farklılaştı. İmzasız eserlere kimse itibar etmiyor. Bazen de büyük ustaların eserlerini alıp, altına kendi imzalarını atanlara da şahit olduk. Bir de şu var: Zanaatkâr imza atmaz, sanatkârlar ancak imza atar. Geçen senelerde Porto Rico’da Uluslararası Zanaatkarlar Festivali’nde, sempozyum ve sergiler oldu. Oradaki bildirilerde üstüne basa basa bunu ifade ettiler. Bu marangoz için de geçerli, klasik ebruyu aynı şekilde götüren içinde geçerli. Ama daha evvel yapılmamış yepyeni bir eser yaparsanız o zaman buyurun, imzanızı atın, helali hoş olsun! İmza atmasanız da o sanatın entelektüelleri zaten sizin esereniz olduğunu bilirler. Ancak, günümüzde bazı değerler değişince imzasız eserler ilgi görmemeye, itibar kaybetmeye başladı. Bendeniz fakir de bir çare buldum bunun için. 2001 yılının ocağından itibaren bu kararı aldım. İmza olayı beni hep rahatsız ettiği için artık ‘Hikmet-i Hüda’ diye imza atıyorum. Aslında bu yapılan ebrunun kısa fakat öz bir tarifi. Allah’ın hikmeti (bilinmeyen sırları) diyerek kendim ortadan çekiliyorum.
Bu işleri Üsküdar’da yapıyorsunuz. Üsküdar sanatta münbit bir yer herhalde? Üsküdar’ın özelliği sanatçı yetiştirmesidir. Şöyle bir dolaşıp sokak isimlerine bakın, Bestekâr Selahaddin Pınar, Emin Ungan, Ressam Ali Rıza, Neyzen Halil Can, Hafız Mehmed Bey gibi isimler verilmiş sokaklara. Hep sanatçı isimleri görürsünüz. Burada hakikaten çok sanatçı, musikişinas, hattat ve özellikle bilinen en büyük ebru ustaları  hep Üsküdar da yetişmiştir. Çünkü Üsküdar dünyanın en güzel manzarasını seyreder.

Eserleri:

Hikmet Barutçugil Hoca’nın canlı eserleri diyebileceğimiz yüzlerce öğrencisi ve tablosu yanı sıra, “kisve-i tab’a bürünmüş” (baskısı yapılmış, kitablaşmış) yazılı eserleri şunlardır:
  1. Renklerin Sonsuzluğu
  2. Suyun Renklerle Dansı
  3. Suyun Rüyası Ebru
  4. The Dream of Water
  5. Efsun Çiçeği
  6. Ebristanbul
  7. Siyah Beyaz Ebru
  8. Gül Kitabı (Onun Şefkati)
  9. Simetri
  10. Ebristan’dan Yeşerenler
  11. Türklerin Ebru Sanatı
 

İSMEK El Sanatları Dergisi 6 İNDİR

Bu yazı 1592 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK