Minyatür

Bir Sanatkârın Ardından Sanat Âlemimize Mesajlar

  • #


Yazı: Prof. Dr. İlhan ÖZKEÇECİ*

Nusret Çolpan, otuz beş yıl önceden tanıdığım, farklı kişiliğe ve sanat merakına sahip bir arkadaşımızdı. Çeşitli zamanlardaki görüşmelerimizde yeni, değişik proje arayışlarını görür ve bu gayretlerinden heyecan ve memnuniyet duyardım. Ord. Prof. Dr. A. Süheyl Ünver’den Türk sanatı, süsleme ve resim eğitimi almış, onun bilim ve sanat dairesinde bulunmuş bir kişi olarak Nusret bey –mimarlık mesleğinin yanında- klâsik resmi (genel olarak klasik sanat tarzımız içinde yapılan resimler “minyatür” olarak isimlendirilir, ancak bu isim bizim resmimizi anlatmıyor bu sebeple ben “resim” demeyi uygun görüyorum) seçmişti.

Yapmış olduğu bu tercihi; sabırla çalışarak günümüz sanat dünyasına farklı bir resim tarzını getirerek onu haklı bir üne kavuşturmuştu. Yalnızca ülkemizde değil, sınırlarımız ötesindeki dünyaya da sesini duyurarak çok cazip ve renkli tasarımlara imza attı. Muhakkak ki bu çalışmalarının yanında eğitimi sürdürüyor, dersler veriyor, öğrenciler yetiştiriyordu. Bir sanatkârın kendi sanatında ve özellikle resim geleneğimizin bugüne bakan yüzünde önemli tabloları ortaya koymuş olması, kelimenin tam anlamıyla sanatımızın yeni yeni nefeslere kavuşmasının işaretleri olmuştur. Bu yalnızca resim için değil, diğer bütün sanatlarımız için de olması istenen ve beklenen bir husustur. Yani, her sanatkâr bir öncekini daha iyi tanıyıp özümsedikten sonra kendi üslubuna sahip olarak gerçek manada yeni, kuşatıcı ve kapsayıcı eserler meydana getirecektir.

Geçirmiş olduğu ani bir rahatsızlık sonucundan bu âlemden ayrılan Nusret Çolpan kardeşimizi 1 Haziran Pazar günü ebedi âleme uğurladık, mekanı cennetler olsun. Ani vefatını duyduğumuzda şaşırdık, inanamadık ne yapacağımızı dahi bilemedik. Sanatında belli bir yere ulaşmış ve gayretini sürdürerek daha pek çok güzelliğe imza atacağını ümidettiğimiz arkadaşımız bir anda aramızdan ayrılıverdi. Aklıma Yahya Kemal’in şu beyti geldi:

“Ölmek kaderde var bize ürküntü vermiyor

Lâkin, vatandan ayrılışın ıstırabı zor.”


Hakk’ın takdiri hepimiz için herşeyin üstünde, lâkin dostları, hele hele gönül ehli, güzelliklerle beraber anılan arkadaşları beklenmedik zamanlarda kaybetmek bizlere hüzün veriyor. Yani onlar ayrılacaklar da biz mi kalacağız bu âlemde? Tabii ki hayır. Hâlık-ı Zül-Celâl hepimize güzel yaşayışlar, güzel işler ve güzel göçler nasib etsin. Bu safhadan sonra dönelim, biraz da kendi ortam ve muhitimize bakalım. Türk klasik sanatları erbabı olarak arkadaşlarımız, değerli hocalardan, üstadlardan yıllarca meşk ederek sabırla çalışarak bu sanatı bir yerlere getirdiler ve daha da ileri noktalara taşıyacaklardır. Hepimiz de biliyoruz ki sahip olduğumuz bu miras gerçekten zengin, görkemli, bereketli, manalı, ruh dolu bir birikime sahiptir. Değil onlarca yıl, yüzlerce yılın kokusu, rayihası sinmiş bir ihtişam zincirinin halkaları olarak teslim aldığımız bu kutlu sanatın mirasçıları olarak neler hissediyoruz, nasıl bir halet-i ruhiye içerisindeyiz? Bu kutlu ve değerli mirasın ne kadar bilincindeyiz ve taşıdığımız yükün ne kadar farkındayız? Bu satırların yazarı olarak haddimi aşmak istemem ve bu sahada hizmet verenlere akıl verecek veya onları değerlendirmeye tabi tutacak değilim. Ancak, aynı yolun yolcuları olarak, bugüne kadar aydınlık, huzurlu, yüksek anlayışlı bir yoldan gelmişken bugünden sonra da bu bilinçle hakiki eserler vermeye devam etmek ve bu emanete layık olmak gerektiğini düşünüyorum.

(Herhalde ağırlık noktası İstanbul olan) Türk klasik sanatları erbabının günümüz sanat dünyasında ayrı bir yeri ve karizması bulunmalıdır. Gerek akademik eğitim ortamları ve gerekse diğer eğitim ortamlarında hizmet verenler sahip oldukları çizgileri sanat adına daha dinamik tutmalı ve kuşatıcı olmalıdır. Bir hattı yazmak çok derin manalar ifade eder. Bu yalnızca kamış kalemi usulünce kullanabilmek değil aynı zamanda ne yazdığının, hangi hissiyatı, duyguyu dile getirdiğinin ve hatta bundan da önemlisi yazdığı kelamın kimin kelamı olduğunun bilincinde olmak gerektiğidir. Keza bir tezhibi tasarlarken, nereye hangi çizgileri, ne maksatla koyduğunu, bunun öncesini ve sonrasının nerelere uzanacağını tahmin eden sanatkar, yalnızca bir dizi çiçek çizen ve onu kafasına göre boyayan bir kişi değildir. Ressam da bir resmi tasarlarken kafasında bir proje oluşturur ve bir mesaj kararlaştırır, çalışmasını bu mesajın en güzel ve etkili bir biçimde verilmesi yönünde geliştirerek tasarımını tamamlar.

Hayatın temelini iletişim oluşturuyorsa, bu alanın etkili mekanizmaları da sanatın içerisinde var demektir. Bir duygunun, ifadenin anlatımı teknik olarak farklı olsa da yöntem olarak benzer yollardan geçmiş olmasıdır. Kısacası şuurlu bir şekilde konuya yaklaşmak, insanın amacını, ona en kısa yoldan nasıl ulaşacağını bilmesi hususudur. Sanat en etkili anlatım araçlarından birisi ve belki de en önde gelenidir. Sebebi ise, muhatabına olayı bir takım hacim, renk ve çizgi oyunlarıyla en net biçimde anlatma imkanının olmasıdır. Şu halde sanat, “sanat olsun” gibi bir düşünceyle değil bir düşüncenin, bir inanç veya duygunun etkin ve kavrayıcı bir nitelikle anlatılmasıdır.

Sanatın bir inanç meyvesi olduğu ve onun vasıtasıyla bütün insanlık tarihinin duygu ve düşüncelerinin anlatılmaya çalışıldığı unutulmamalıdır. Bu tarihi geçmişin perspektifinden bakıldığında sanatın anlam itibariyle insanı heyecanlandıran bir sürekliliğe sahip olduğu hemen hissedilecektir. Sanat insanlık tarihi boyunca var olmuştur, sanatçılar çileli yollardan geçmiş, ama muhteşem ifadelerle eserlerini vücuda getirmişlerdir. Bu özgün üretimlerin en önemli yönleri ise yaşadıkları dönemin ve içinden geldikleri toplumun kültürünü, hayat tarzını, inancını, ümitlerini, kısaca tüm özelliklerini yansıtmasıdır. Örneğin bir mağara duvarı resmi o dönemin yaşantısı hakkında bulunmaz bir belge iken bir Picasso resmi sanatçının yaşadığı zor ve savaş dolu toplumsal ortamdan ne kadar olumsuz etkilendiğinin ifadesidir. İşte bizim Türk klasik sanatları maceramızın temelinde bu kuralların etkinliğini koymak ve bu sanatlara çok daha dikkatli ve iştiyakla bakmak gereği yatmaktadır. Herhalde insan, yıllarca zorluklar yaşayıp sıkıntılar çekerek bu sanatların tahsiline çalıştığından, elde edilenlerin ne kadar kıymetli ve heyecan yüklü olduğunu hatırlamadan da edemiyor.
Bizim öğrencilik yıllarımızda –otuz yıl önceleri- bu sanatlarda eğitim almak hem çok zordu hem de bazı kesimler tarafından bir dışlanma sebebiydi. Bu güçlüklere rağmen gayret gösteren genç arkadaşlarımız derslere devamın yanında malzeme temin etmekte de sıkıntı çekerlerdi. Altın bulunmaz, bulunsa da zor ulaşılır; mürekkep bulunmaz, elle uğraşıp yapmak gerekirdi. Bu sanatların fedaileri kağıt bulmak, aharlamak, mührelemek, kamış kalem açmak, yazmak ve daha nice zorluklarla uğraşır, çabalardı. Ama bütün bu imkansızlıklara rağmen hayat mutlu geçer, arkadaşlar birbirine destek verir, gönlünü açardı. Hocalarımız, her fırsatta talip olana, arzu edip isteyene, bilâ garaz velâ ivaz (hiç bir menfaat beklemeden) ders vermeğe, tashihler yapmağa uğraşır, yol gösterirlerdi. Geçmiş yıllarında ve hali hazırda yaşadıkları sıkıntıları adeta unutarak genç öğrencilerine bir şeyler kazandırabilmek umuduyla uğraşırlardı. O yıllarda Çemberlitaş’taki Barın Han’da perşembeleri yapılan Hattat toplantılarını unutmak mümkün değildi. Dostlar, genci yaşlısı bir araya gelir, dertleşilir, paylaşılır, sanattan, kültürden, tarihten söz edilirdi.

Çoğu arkadaşım kendi hayatlarından bu ve benzeri tabloları hatırlayacaklardır. İşte o günlerden bu günlere gelindi. Türk sanatı eserleri bugünde daha aranır, sorulur oldu, maddi değerleri yükseldi, talipleri çoğaldı, velhasıl zaman değişti şartlar değişti, gençlerimiz daha rahat ortamlara kavuşmuş oldu. Herhalde ihtiyaç duyulan çeşitli malzemeleri bugün çok rahatlıkla bulmak, istenilen alanda ders almak, hoca bulmak, kendini yetiştirmek mümkün. Bununla birlikte birçok sanat dalında meslek birlikleri, topluluklar varken Türk sanatları alanında bunun henüz gerçekleşmediğini görüyoruz. Zaman zaman farklı nedenlerle sanatçılarımız bir araya gelmiş olsalar dahi henüz kalıcı ve güçlü bir birlikteliğin yaşandığını söylemek mümkün değildir. Her alanda uzmanlar ve sanatçılar bir veya birkaç kişi bir araya gelerek ne kadar sonuç alınabilir? Bir grup diğerini beğenmez, bir başkası diğer bir başkasına iyi gözle bakmaz; yok onun piyasası, yok bunun piyasası; kim kimden ne kaçırabilir? Bazıları sanatı bir menfaat aracı olarak kullanıp tekelcilik yaparak yozlaşmasına ve kısırlaşmasına yol açmıyor mu? Bu sorular uzar gider ama bir olumlu sonuç alamayız.

Muhakkak ki herkesin bir kısım kazanımları, maharetleri vardır, ustadırlar, ellerinden güzel işler çıkabilir. Bu olmalıdır da. Değerli meslektaşlarım, bu konu sadece günümüzü ve bizi ilgilendiren bir gerçek değildir, bütün zamanları, bütün fertlerimizi, hepimizi ilgilendiren ve hepimizin sorumlu olduğu bir meseledir. Hepimiz bu ağır yükün sorumluluğunu omuzlarımızda taşıyoruz. Klasik sanatların özellikle süsleme sanatlarının geçmişte saray nakışhanesinde veya bir atölyede bir ekip çalışmasıyla yapıldığını düşünürsek günümüzde klasik sanatlarda çalışıp eser veren, eğitim veren hoca ve sanatçıların mutlaka bir araya gelerek birlikte düşünmesi, sanatın geleceği ve gelişmesi için birlikte kafa yormasında sayısız fayda vardır. Günümüzde gerçekçi olarak bakarsak ister istemez tekrara düşen, keşif gücünü, hayal gücünü, heyecanını, sıra dışılığını yitirmiş, günlük hayhuyun içinde kaybolmuş bir sanat ortamı görürüz. Bu durumu aşmak için birlikte hareket etmek ve yeni üsluplar getirecek dehaları, üstün yetenekleri keşfedip eğitmek gerekir.

“Sanatçı ışığı alnında ilk hissedendir” sözünde olduğu gibi; eğer gerçekte sanatçı kişiliğe ve yeteneğe sahip isek bu; toplumumuza doğru estetik çizgileri sunmada, ona farklı dünyalar önermede ve geleceğini aydınlatmada bize büyük sorumluluklar yükler. Ancak bu sorumlulukları yerine getirmede göstereceğimiz ciddi gayret ve çabalar bizleri istenilen yerlere getirebilecektir. Tabii bu yerler birer makam ve mansıp olmaktan ziyade görevi layıkıyla yerine getirebilmiş olmanın iç huzurunu yaşamak olacaktır.

Bu sanat dünyasında bize gelen taleplere her zaman olumlu bakmalı, imkânlarımız ölçüsünde talip olan insanlara kazanımlarımızdan aktarabilmeliyiz. Çok okumalı, okutmalı, heyecanla araştırmalı, gözden kaçan, gizli kalmış noktaları açıklığa kavuşturmalı, elde kalem sürekli çizmeli, yaza yaza, çize, çize yorulmalı ki sonunda meydan gelen meyve, bal gibi tatlı olsun. Bütün bu abide şahsiyetler Allah’ın verdiği yeteneği, kabiliyeti iyi yönde kullanmış, çalışmış, say etmiş ve böylece menzil-i maksuduna erişmiştir. Ne bir Mimar Sinan var olabilirdi çalışmadan ne Şeyh Hamdullah, ne Kara Memi ve ne de bir Şahkulu.
İslam ülkelerinde, günümüz sanat ortamları neler vadediyor, bizim bunlara katkımızı olabilir mi, klasik Türk sanat mirasımızın insanlık âlemine katkıları nasıl olacaktır? Bütün bu başlıklar hep cevap arayan sorular halinde zihinlerimizi meşgul ettiğinde, biz hareket enerjisi sağlayan bu ivme ile amacımıza daha kuvvetli ve emin bir şekilde ulaşabilmeliyiz.

Bir yönden bakmalıyız yüzyılımızın (XX. ve XXI. yüzyıllar) sanatta karakteri nedir? Daha doğrusu bir sanat tarzına sahip olmuş mudur? Türk sanatı açısından bu yüzyılda can yakıcı gelişmeler olmuş mudur? Bu yüzyılın öncesindekiler; XIX., XVIII., XVI. Yüzyıllarda durum nasıldı? XIV. ve XI. yüzyıllar hangi renkleri taşıyordu? Kısacası gelişim için konuya daha üstten bakmak ve değerlendirmeleri ona göre yapmak gerekiyor. Eğer yeni kârlar, yeni birikimler olmazsa elimizdekiler kısa sürede tükenir ve bizler aynı dairenin içerisinde döner dururuz. Halbuki zamanın böyle bir neticeye tahammülü yok. Ne yapıp yapıp gerekli performansa ulaşmamız gerekiyor. Dikkat edilirse yukarıda sözünü etmiş olduğumuz yüzyılların her biri yaşayanları tarafından bir araştırma dönemi kabul edilmiş ve her biri bir diğerinin üzerine yeni ve özgün bir şeyler koyarak gelişmeyi sağlamıştır. Biz de ciddi ve seviyeli çalışmalarla milli üsluba sahip fakat yeni projeler ortaya koyup, kendi tarzımızı hakkıyla oluşturabiliriz.

Kaynağını büyük ölçüde Doğu’dan ve onun manevi dinamiklerinden alan Batı Rönesansı, Doğu’yu onun ışığını, medeniyetini büyük bir saygı ve gayretle hatta hırs ve hayranlıkla ne kadar araştırmış, etüd etmiştir. Onun hakkında yıllarca ciltler dolusu incelemeler yapılmış, kitaplar yazılmıştır. Bu faaliyetler bugün bile hala devam ederken batı bilimi boş durmamış, Doğuyu, İslam’ı incelemek için bütün gücüyle seferber olmuş, çalışmıştır. Bu alanda da önemli eserler vermiş olmasına rağmen, bir kültürü ancak ve en iyi kendi mensupları anlar ve yorumlayabilir prensibini burada kabul edip, üzerimize düşenlerden ne kadarını yapabildiğimizi kendimize sormamız lazım. “Evrensel kültür içerisinde kendine has renkler ve çizgiler taşıyan Türk sanatını kavramaktaki vasfımız nedir?” sorusunun cevabını aramamız gerekiyor. Taşınabilir kültür varlıklarımızın sürekli yurtdışına kaçırılarak müze ve kütüphaneleri doldurması, onları görebilmek için çektiğimiz sıkıntı ve harcadıklarımız gerçekten büyük boyutlara ulaşıyor.

Bir yandan bu yağma devam ederken, bir yandan da ülkemizde, eğitim alanlarında genç nesillerimize ve insanlarımıza bu tarih ve kültür değerlerimizi nasıl tanıtacağımıza kesin bir karar veremeyişimiz sürüp gidiyor. Bir medeniyeti özgün kılan üç temel ayağı vardır ki bunlar kendine has geliştirdiği ilim, ahlak ve estetik anlayışıdır. Eğitim dünyamızda (yaygın veya örgün olsun) bu üç boyutu hakkıyla hayat geçirmeden alınacak sonuçlar da bize fazla bir şey kazandırmayacaktır. Bir yönüyle eğitim alanında ciddi prensiplere hayat verirken, bir diğer yönden de uygulama yapan sanatçı ve öğrencilerin bazı mesleki topluluklar oluşturması da gerekiyor. Bu şekilde teşkilatlanan sanat camiası kendi içerisinde bir düzene kavuşacağı gibi üretimlerin topluma yansımasında da önemli başarılar sağlanacaktır.

Buradan klasik sanatlar alanında üretim yapan tüm değerli hoca ve sanatçı arkadaşlara bir çağrı yapmak istiyorum. Nusret Bey’in aramızdan hüzünlü ayrılışı bir ümide vesile olsun ve bizlere sanatımız için güç birliği yapmada bir başlangıç noktası olsun. Bu alanda çalışan taraflar olmamalı, hep birlikte Türk sanatını geliştirmek, daha başarılı ve yeni tasarımlar üretebilmek, genç nesil için daha faydalı olmak adına tek taraf, tek yürek olmak gerekli. Bu ayrı gayrı oluşların sanatımıza olumsuz yansıdığını müşahade ediyorum.

Bu âlemden ayrılan üstad ve sanatkarlarımızı hayır ve rahmetle yâd ederken, hayatta olanlara hayırlı sağlıklı bereketli ömürler ve güç birliği yaparak sanatlarında nice güzel işlere imza atmalarını diliyorum.

*(Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi)

İSMEK El Sanatları Dergisi 6 İNDİR

Bu yazı 579 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK