Takı

İnanç Dünyamızın Gizemli Objeleri

  • #


Yazı: Yasemin MASARACI *

Kötü etkilerden koruyan ve şans getiren bir mesaj ya da sembol taşıyan nazarlıklar; üzerine vefkler, koruyucu çeşitli kelimeler, dua, sure veya ayet kazınmış bir tür muska özelliği olan tılsımlı mühürler; içerisinden su içen insanlar ve hatta hayvanların yakalandığı hastalıktan kurtulmasını sağladığına inanılan şifa tasları… İnanç dünyamızın bu gizemli objeleri Yasemin Masaracı’nın satırlarından bugüne yansıyor…

İnsanın en ilginç ve belki de güçlü yönlerinden birinin “inanmak” olduğu söylenebilir. Her dönemde insanlar, eski yüzyıllardan kalma inançları, onların niçin oluştuklarını, nereden çıktıklarını bilmeden önemsemişlerdir. Kaynakları çok eski kültürlere, silinip gitmiş yaşam biçimlerine dayanan ve onları yansıtan bazı inançlar, küçük değişikliklerle günümüzde de geçerliliklerini korumuşlardır. Bununla birlikte doğumdan ölüme kadar belirsizliklerle, bazen de sürprizlerle dolu yaşam içerisinde insanı saran gerilimlerin, endişelerin bir dışa vurum biçimi olarak değerlendirilmişlerdir.

İnsanlar kanıtlanması olanaksız şeylere de inanmışlar, her ne kadar mantıkla ve gerçekle bağdaşmıyor olsa bile yanlışlığı ispat edilene kadar, ümit veren herşeyi yaşamış ve yaşatmışlardır. Çeşitli inançlar, binlerce yıldan beri sürdürülegelen bir adet, çoğu zamanda alışkanlık haline gelmiştir.

Bakışlardaki Güç

Çok yaygın olan ve başlangıcı yazısız tarihe kadar uzanan evrensel niteliğe sahip inançlardan biri de “Nazar”dır. Arapça da “bakmak” ya da “bakış” anlamına gelen “nazar” sözcüğü Türkçe’de bir halk inancını ve bu inanca bağlı olarak yapılan uygulamaları kapsar. Yalnız bu bakış, göz atar veya manzara seyreder gibi bir bakış değil de kıskanmayı, imrenmeyi kısacası olumsuz duyguları içeren bir bakıştır. Ancak inanış odur ki kıskançlığın yanı sıra aşırı sevgi, beğeni ve hayranlıktan doğan bakışlar da nazara neden olabilmektedir.

Hasan M.El.Shamy’nin “Folktales of Egypt” kitabında anlatılan ve nazar hakkında bilinen tek efsane olma özelliğini taşıyan bir efsaneyle devam edelim konumuza: “Eski Mısır tanrılarından Atum, kaybolan iki tanrıçayı aramak için, gözlerinden birini görevlendirir. Tanrıçaları arayan göz uzun zaman geçmesine rağmen gelmeyince Tanrı Atum onun yerine parlak ve güzel bir göz yaptırıp koyar. Ancak bir süre sonra geri dönen ve yerini yeni bir göze kaptırdığını öğrenen Atum’un eski gözü büyük bir hiddete kapılır. Ülkede yaşayan insanlar için kötülük ve felaket planları yapmaya başlar. İnsanlara zarar vermeye kararlıdır. Öç almayı istemektedir. Ancak iyi tanrı Toth, Tanrı Atum’un eski gözünü, bu düşüncesinden vazgeçirmeyi başarır. Ve onun vereceği zarar sadece bireysel olarak kalır.” Bu mitten sonra, meydana gelen zararlı olaylar bir nedene bağlanamadığında, kısaca “Nazar değdi” deyimiyle açıklanmıştır.

Nazar sözcüğüne yüklenilen anlam, bazı insanların bakışlarındaki zararlı güç olarak tanımlanır. Bu gücün sonucu olarak da bir kişiye, bir hayvana veya bir nesneye bakmakta olanlar üzerinde olağanüstü bir etki oluşturmayı anlatır. Nazar, canlılar üzerinde hastalık, sakatlık ve ölüm gibi sonuçlar oluştururken, nesne üzerinde ise kırılma, parçalanma vb. olumsuz etkiler oluşturmaktadır. Canlılar arasında nazardan en çok korunması gereken çocuklardır. Çünkü onlar korunmasız olduklarından bu güçten daha çok etkilenmektedirler. Yeni doğmuş çocukların yüzlerinin örtülmesi, bazı kimselere gösterilmemesi bu inançtan kaynaklanmaktadır. Örneğin sağlıklı bir bebek aniden hastalandığında “Nazar değdi”, “Göze geldi” denilmesi de yine nazar inancına olan bağlılığı vurgulamaktadır. Bazı zamanlarda ise, kişinin istemeden nazar değdirdiğine inanılsa da, ancak genel inanç nazarın çekememezlikten kaynaklanıyor oluşudur. Beğenilen bir özelliği övmekten kaçınarak “Nazar değmesin”, “Allah nazardan saklasın” gibi ifadeler kullanma alışkanlığı da yine bu inanç doğrultusunda kullanılan sözcüklerdir.
Nazar değmesi daha çok gözlerle bağlantılandırılır. Çünkü kökeni Sümerlere, Babillere, Eski Mısır’a değin uzanan inanışa göre, insanın içindeki kötü düşünceler ruhun dışarı açıldığı gözlerden bakışlarla dışarı çıkar, bu vurucu bir güçtür. Gözde çıkış yolunu bulan bu vurucu gücü önlemenin ve onun getireceği zararlardan korunmanın ilk çaresi de “göze gözle” karşı koyma düşüncesini doğurmuştur. Bu nedenle rengi, biçimi gözü andıran her nesne, nazarı yani kötü bakışı ya da kötü düşünceyi uzaklaştırıcı bir savunma aracı olarak kabul edilmiştir. Kültürümüzde bunların sayısız ve ilginç örnekleri bulunur. Anadolu’da önemli olan işlev ve yararlılık olmanın yanı sıra dekoratif amaçlarla üretilen ve bu özellikleri taşıyan çeşitli nazarlıklar yapılmış, kullanılmış ve günümüzde de kullanılmaktadırlar.

Binbir Çeşit Nazarlık

İnsanlar neredeyse var olduğu günden beri nazardan korunmak için bir çok yola başvurmuş ve buna karşı çeşitli önlem nesneleri üretmişler. Nazarın olumsuz etkilerine karşı başvurulan en etkili yöntemlerden biri çeşitli nesnelerin olumlu yada olumsuz bir güç ile yüklü olduğuna ilişkin inançla oluşturulan nazarlıklardır. Bu düşünce bağlamında çok zengin bir tablo oluşturan doğal ve yapay koruyucuların arasında bulunan çeşitli hayvanların sahip olduğu güç, cesaret, çeviklik, iyi görme gibi bir takım özellikleri kendine aktarma düşüncesiyle oluşturulmuş onların diş, boynuz, kemik vb. gibi uzuvlarını veya salyangoz, kaplumbağa, karınca, deniz böceği gibi hayvanlar kullanılarak yapılmış nazarlıklar insanların bedeninde, aracında veya evinde bulundurulmuştur.

Aynı yaklaşım biçimiyle, koruyucu gücüyle birlikte sağlık ve şans getirdiğine inanılan bazı taşlarda (akik, firuze, mercan, turkuvaz vb. ) nazarlıklarda, bazen tek olarak, bazen de birkaç çeşidi bir araya getirilerek kullanılmışlar.

Kullanılan malzemeler saymakla bitecek gibi değildir. Ceviz, kestane, üzerlik, sarımsak, hindistan cevizi, çörek otu gibi bitkisel malzemelerle oluşturulan nazarlıklar, koruyucu özelliklerinin yanı sıra doğal güzellikleriyle de cazip görünmüş olsalar gerek...

Hem kötü etkilerden koruyan, hem de şans getiren bir mesaj ya da sembol taşıyan tılsımlı nesneler olarak nitelendirebileceğimiz nazarlıklar, bazen ayet, sure, dua gibi dini öğelerle de desteklenerek güçlerinin arttığına inanılır. Maşallahlar, muskalar, şifa mühürleri bunlara verilecek örneklerden…

Toplumların sosyolojik ve folklorik özelliklerine göre biçimlenen nazardan korunma yöntemleri, Türkler de Orta Asya ve Şamanizm kökenli olup, çeşitli din ve kavimlerin etkisiyle bu günkü şeklini almıştır. İslamiyet’te ise nazara karşı en güçlü olgu okumaktır.

Bir hadiste “Nazar gerçektir, zira deveyi kazana, insanı mezara sokar” denirken, Hz. Muhammed’in sahabeleriyle bir mezarlıktan geçerken, “Bu mezarlıkta kaç kişi yatıyorsa, mutlaka yarısından çoğu nazardan ölmüştür.” şeklindeki sözleri de nazardan nasıl korkulduğunun göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır.
Kurşun dökme, ateş söndürme, tuz patlatma da nazardan korunma yöntemleri arasında yer alıyor olsalar bile, nazarlıklar her an kullanılma özellikleri açısından daha da yaygın bir özellik taşımaktadırlar.

Nazar yaşamın her alanında kendini göstermiş, türkülere şarkılara ağıtlara kadar girmiştir.

“Elemterefiş, Kem gözlere şiş, Üzerlik patlasın, Nazar eden çatlasın” tekerlemesini bilmeyen yok gibidir. “Alim gitme pazara uğratırlar nazara “diyen halk türküsünde , “Gözemi Geldik” diye seslenen şarkıda hep nazar korkusu gündemdedir.

İlk çağlardan bu yana, bunca bilimsel, teknolojik gelişmeye karşın Nazar inancının günümüzde de geçerliliğini koruması, en beklenmedik kişilerde bile olması, bu inançla oluşan ve gelişen nazarlıklara, muskalara önem vererek insanların yaşamında yer vermesi ve bunları mutluluk arayışlarının araçları olmalarını sağlamaları, belki de şaşırtıcı bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Üstelik bunlara inananlar kendilerini koruduğuna, yardımcı olduğuna öylesine inanmışlardır ki aksini söylediğinizde size içerleyecek, belki de sizden uzaklaşacaklardır. İster inanalım ister inanmayalım tümü yaşamımızın bir parçası nazar boncukları, inanan inanmayanların kolunda boynunda. Oldukça kapsamlı olan Nazar ve Nazarlık konusunu, gizemli olarak nitelendirebileceğimiz bu dünyanın sır perdesini 20.yy. ortalarına tarihlendirdiğimiz nazarlık örnekleriyle biraz olsun aralamaya çalıştık.

Günümüzde de hala nazara inanma oranın yüksek olduğunu bilmekteyiz. Yapılan araştırmalarda “Nazara inanırmısınız” sorusuna toplumun yüzde otuzunun evet yanıtı verdiği görülmüş, nazara inanmada yaş, eğitim, ekonomik ve sosyal durum gibi unsurların bu konuda pek etkili olmadığı saptanmıştır. Gelecekte bu gün halen yaşayan inançların ne kadarının unutulacağını, bunlardan başka nasıl yeni inançlar geliştirileceğini bilememekteyiz.

Fakat şimdilerde bir müze koleksiyonunda bile önemli bir yere sahip olmayı başarabilen, maddi ve sanat değerinden çok geleneksel değerleriyle de öne çıkmayı başarmış olan bu eserler, yüzyıllardan bu yana pek fazla şey değişmemiş olduğunu bize yansıtmaktadırlar.

Tılsımlı Mühürler

İslamiyetin ilk yıllarında hastalıkların tedavisi ve onlardan korunma, genellikle ruhi ve manevi yolla yapılmış, tılsımlar bu yolda önemli bir işlev üstlenmişlerdir. Hz.Muhammed’in, büyüyü yasaklamakla birlikte, muska kullanılmasına, nazara, yılan ve akrep sokmasına ve genel olarak hastalıklara karşı nefes etmeye (okuyup üflemeye) izin verdiği bilinir. Tılsımlar yüzyıllar boyu çoğu insanın çaresizliğine çare olmuş, güçsüzlüğüne güç vermiş, belki de kimilerinin yalnızlığına dost aramak için sığınıp nefes aldığı koruyucu gücünün altında kendini güvende hissettiği bir korunak görevi üstlenmiştir.

Tılsımlı mühürler, üzerine vefkler, koruyucu ve uğur getirici olduğuna inanılan çeşitli kelimeler, dua, sure ve ayet de kazınmış bir tür muska özelliğindedirler. Bunların çoğunda da gerçek yardım ve şifanın Allahtan geleceği ile ilgili ayet, hadis ve ifadelere rastlanması her ne kadar olağanüstü güçler harekete geçirilecekse de, istenen sonuca ulaşmanın ancak Allah yardımı ile olabileceğinin unutulmamasının istenmesindendir. Bir başka söylemle; dinden güç alınarak dine karşı olunmadığı, aksine dini öğelerle de desteklenerek güçlerinin arttığı sonucuna varılabilir.
Formları bakımından çeşitlilik gösteren tılsımlı mühürlerde; besmele, nazar ayeti, Allah’ın kimi sıfat ve isimleri, dört büyük melek, Ashab-ı Kehf’in isimleri sıkça karşılaşılan unsurlar olmasının yanı sıra harfler, rakamlar, cin adları ve özel işaretler de üzerlerinde kullanılanlar arasında bulunmaktadırlar.

Yine bu mühürlerin üzerlerindeki aynı düzenlemelerin seri üretimle yapıldığı göz önüne alınırsa da, bir anlamda matbaanın yaygınlaşmadığı dönemde tılsımların çoğalmasında önemli birer görev üstlenmiş oldukları görülmektedir.

Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde, İstanbul mühürcü esnafından söz ederken mühür kazıcılarını üç bölümde anlatmakta. Şifa ve tıl sım için mühür kazıyanlar üçüncü bölüme girmekte olup, Evliya Çelebi bunlara “Esnaf-ı mühürkünan-ı sim heykel” ünvanı vermekte. Yine onlar hakkında “bunlar mühür tılsımat kazır, başka bir esnaftır. Akik-i yemeniyi kazımazlar “ diye bize tanımlamaktadır.

Hastalık İlacı Şifa Tasları

Taslar, genellikle içinden içilen şeyin veya kullanım özelliğine göre isimlendirilip böylece anılırlar. Çorba tası, hamam tası vs. gibi. Burada bu şekilde isimlendirilmeyen başka bir tas türünden söz edeceğiz. Bunlar geniş anlamı ile şifa tası diye tanımlanan çeşitli kaplar.

Tıp ilminin gelişmediği veya çeşitli nedenlerle giremediği yörelerde insanlar, hastalıklara karşı kayıtsız kalamamışlar. Bu nedenle belli dönemlerde, bilimsel teknik tedavi yöntemleri yerine, içlerinde bulundukları toplumun inanış ve geleneklerine göre mistik, ilkel yöntemlerle hastalıklarla mücadeleye girişmişlerdir. İşte şifa tasları bu tarz ruhsal, moral tedavi yöntemlerinden birini gerçekleştirmek üzere kullanılmışlardır. Bunlar, koruyucu ve iyileştirici etkisi olduğuna inanılan çeşitli ayet, dua, tılsımlı düzenlemeler (vefkler, rakamlar ve yazılar), semboller, gezegen ve zodyak kuşağı tasvirleri ile bezenmiş, genellikle madenden (bakır, pirinç veya bronz) ve bazen de pek az olarak topraktan yapılmış su taslarıdır. İnanca göre, bu tastan su içen insanlar ve hatta hayvanlar (koyun, keçi ) yakalandığı hastalıktan kurtulmaktadır.

Çiçek hastalığında kullanıldığında çiçek tası, korkudan oluşmuş (kekemelik gibi) hastalıklarda kullanıldığında ise korku tası olarak isimlendirildikleri bilinmektedir. Çoğunlukla ülkemizde yapılmış olmaları, gerek biçim ve gerekse içine ve dışına yazılan yazı teknikleri bakımından açıkça anlaşılmasıyla birlikte, bazılarının Mekke ve Medine’den geldiğinin şüphesiz olduğunu yine taslarda kullanılan biçim ve yazı tekniği bakımından ayırt etmekteyiz. Bu tasların üzerlerinde tarih olanların dışındakilere yaş belirlememiz oldukça zor. Bazı efsanelere göre bunların başlangıcı Müslümanlığın ilk yıllarına kadar inebilmekte.

Bu efsanelerden birisi ise şöyle: Gayrimüslimler Peygambere sihir yapmışlar ve peygamber bu sihirle gitgide zayıflamaya başlamış, Mescid-i Saadet’e oturup hastalığını düşünürken Allah Cebrail aracılığıyla Peygambere “Ey Muhammed sen hastalığına çok üzülüyorsun, ama hastalığın pek önemli değil, düşmanların sana sihir yaptılar. Bir tasa yazı yazıp su içilmeyen bir kuyuya atın. Bunu oradan tekrar çıkarıp ve şu ayetleri temiz bir su üzerine okuyarak o suyu iç, sihir bozulacaktır.” Peygamber denilenleri yaparak iyi olmuştur. İşte o zamandan bu yana ayetler bir tas üzerine yazılmaya devam etmiş ve günümüze kadar gelmiş. Bu efsaneden bir tarih çıkarmak bize bir yarar sağlamayacak olsa bile, gerçek olan bir şey varsa o da Kuran’dan alınan ayetlerin taslar üzerine yazılması. Bu da bu tasların İslamiyet’ten sonra ortaya çıktığını göstermeye ciddi olarak bize ispatlamakta.
Şifa tasları form bakımından Türk hamam, dolayısıyla Gordion’da bulunan Frig taslarına çok benzerler. Aralarındaki fark ise şifa taslarının içlerinin çiçek veya diğer şekillerle süslenmiş olmayıp, ayetlerle bezenmiş olması. Bu tasların ortasında genellikle bir göbek kısmı bulunmakta, bu göbek içine konan suyun etrafa sıçramamasını sağladığı gibi, tası elle tutarken parmağın kavrayacağı yer görevini de yapmakta.

Yine şifa taslarına benzeyen sebil, hamamlarda kullanılan taslar olsa da bunların içerlerinde ayetler yazılı olmadığı gibi, çoğunun dibi düzdür.

Gelelim şifa tası kullanırken nelere dikkat edileceğine. Bunun da kendine göre kuralları var elbette, bir kere su herhangi bir su olmayacak, kıbleye karşı akan bir çeşmeden gün doğmadan önce su alınacak, su alınırken köpeklerin görmemesine dikkat edilecek. Alınan suyun bir damlası bile yere dökülmeyecek. Ve son olarak da ayın ilk çarşamba günü su alınırsa, sonucun daha kesin olacağına inanılmış. Kimi zaman bu taslara normal suyun yanı sıra, yağmur suyu hatta bal ve pekmez şerbeti de konulduğu olurdu. Bal şerbeti konulmasının sebebi ise Kuran’daki “onda-balda-insanlar için şifa vardır” anlamındaki ayet olsa gerekti. Tabi ki bu arada yöntemler yörelere göre de değişikler göstermekteydi.

Toplumların geleneksel inançlarıyla koşut giden bu uygulamaların tümünde bilgelik aramak ne denli sakıncalı ise onları büsbütün geçersiz saymakta o denli yanlış olabilir. Bu inançların bir kısmı belki de sağlığa hiçbir katkıda bulunmaz ama önemli bir zarar da vermezler. Hatta kimi zaman o hastalık için bir şeyler yapılmış olma duygusu rahatlama getirir. Tabi ki bu rahatlamanın ancak yapılabilecek tıbbı tedaviyi geciktirmediği sürece zararsız olduğunun da göz önünde bulundurulması ve her durumda bilimsel kuşkuculuğun elden bırakılmaması kaydıyla...

KAYNAKÇA

ACAR Şinasi, “Tılsımların Gizemleri”, Antik Dekor, Sayı:62, İst. 2001 AKSOY Osman, “Şifa Tasları”,Türk Etnografya Dergisi, Sayı:14 Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ank.1974 BAYRI M.H, İst.’da Doğum ve Çocukla İlgili Adet ve İnanmalar, Mart 1941 Dünden Bugüne İstanbul Ans., C.6,Kültür Bak.ve Tarih Vakfı Yay. İst.1994 EYÜBOĞLU İ.Zeki , Anadolu İnançları Anadolu Mitolojisi, , Geçit Kitabevi İst.1987 HANÇERLİOĞLU Orhan, İnanç Sözlüğü, İst.1975 MASARACI Yasemin, “Halk Sanatında Nazar ve Şifa İnancı”, Sanat ve İnanç Sempozyumu, Mimar Sinan Üniversitesi, İst.2000 OĞUZ Burhan, Türkiye Halkının Kültür Kökenleri 2, Doğu Batı Yay., İst.1980

* İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü Şehir Müzesi Yöneticisi.

İSMEK El Sanatları Dergisi 4 İNDİR

Bu yazı 1438 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK