Kukla

Eyüp Oyuncakları ve Kuklalar

  • #


Yazı: Fadime GELEŞ

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü’nün koleksiyonlarında bulunan hazineler içerisinde kent kültürüne ait geleneksel “Eyüp Oyuncakları”, tarihin ağzı var dili yok tanıkları olan kuklalar kültürel araştırmalara kaynak oluşturan nadir örnekler içermesi açısından büyük önem taşıyor.

Bir Klasiktir Eyüp Oyuncakları

Oyun, çocuk kültürünün en önemli alanı, oyuncak ise bu kültürün en önemli aracıdır. Oyuncağın eskilere dayandığını tarih içinde gözlemlemekteyiz. Pompei, Sus, Lalaş antik kent kazı buluntuları arasında, toprak malzemeden yapılmış minyatür ev eşyaları, hayvancıklar, arabalar, askerler gibi oyuncaklar bunu kanıtlamaktadır.

Yunanistan’da kolları, bacakları hareket edebilen bebekler ve ilk oyuncak toplar, önceleri kilden yapılmış, sonraları ise saz malzeme kullanılmıştır. Yine eski Çin’de çocuklar demir bilyelerle oynarken, daha sonra Almanya, Hollanda, İngiltere ve ABD’ de akik, taş, mermer, kil ve renkli camdan bilyeler üretilmeye başlanmıştır. Ortaçağda, at başı takılmış sopalar çocukların gözde oyuncağı iken, zamanla dört tekerlek ve eğerin eklenmesi ile oyuncak atlar geliştirilmiştir.

Ülkemizde ise, Osmanlılar döneminde İstanbul’da Eyüp semti oyuncak üretim merkezi olmuş, oyuncaklar da “Eyüp Oyuncakları” olarak isimlendirilmişlerdir. Bu isim, bir özele indirgeme ve yöresellik çağrışımı yapmakla birlikte, geleneksel oyuncakçılığımızın üretimi, satışı tüm İstanbul ve Anadolu için bu merkezden yapılmıştır.
Eyüp Sultan Türbesine giden İskele caddesi üzerinde “Oyuncakçı Çıkmazı” denilen sokakta karşılıklı iki sıra dükkanlarda yüzyıllarca oyuncak üretilmiş ve satılmıştır. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde 17.yy’ın ilk yarısında 100 dükkan ve 105 nefer olarak “Oyuncakçı Esnafı” belirtmiştir. Diğer kaynaklarda da buradaki oyuncak üretimi için 18. yy. tarihlendirmesi yapılmakla birlikte, daha 17. yy. başlarında 100 oyuncakçı dükkanı olması, üretimin tarihleme açısından daha eskiye dayandığını düşündürmektedir.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü’nün koleksiyonlarında bulunan, kent kültürüne ait geleneksel “Eyüp Oyuncakları”, oyun ve oyuncak üzerine yapılan çalışmalara kaynak oluşturan nadir örnekler içermesi açısından büyük önem taşımaktadırlar.

Eyüp’te üretilen oyuncaklar, çeşitlilik olarak oldukça geniş bir yelpazeyi kapsar. 20.yy başına kadar üretimi sürdürülen, çember, tahta araba, dönme dolap, toprak testi, düdük, def, dümbelek, fırıldak, top, topaç, şakşak, kaynana zırıltısı, aynalı beşik, vb. dışında, tel dolap, sandalye, beşik gibi ev eşyalarının minyatürleri de yapılmıştır. Malzeme olarak incelendiğinde; ana malzeme olarak tahta ve toprak, yan malzeme olarak deri, kağıt, teneke, çivi, boncuk kullanıldığı görülmektedir. Bezeme olarak toprak boya ile ve sarı yaldızla, yine çocuklara hitap edecek, dikkat çekici renkler (kırmızı, mavi, yeşil, beyaz) kullanılmış olup, stilize, fazla karmaşık olmayan, yumuşak dalgalı şeritler, benek bezemeler, ışınsal ve basit çizgilerle yüzeylerin hareketlenmesi sağlanmıştır.

Bu oyuncaklar kendi arasında şu şekilde gruplandırılabilir:

-İtilen, çekilen oyuncaklar; Tahta tekerlekli ve önden ip takılarak çekilen, çocuğa izleme, yürümeyi öğretmesi açısından faydalı, ayrıca kas gelişimine katkıları olan arabalarla, yine aynı özellikteki, iki itme kolu olan önden tek tekerlekli el arabası bu guruptaki oyuncaklardır.

-Hareketli oyuncaklar; İtilip çekilme özelliği gösterebildiği halde çivi, tel, teneke malzeme bağlantıları ile mekanik özellikler kazandırılmış oyuncaklardır. Bir tekerleğin ya da parçanın başka bir parçayı harekete geçirmesi, döndürmesi ile hareket, dönme, ses çıkarma gibi çocuğun ilgisi canlı tutulmakta, boyama renklerinin de canlı olduğu gözlemlenmektedir. Bu tür oyuncaklardan biri olan kaynana zırıltısı, değişik kültürlerde (Hindistan, İtalya, Fransa) ve bizim kültürümüzde de gezgin dervişlerin doğadaki hayvanları, çıkardığı sesle ürkütme ve uzaklaştırmada kullanılan nefirin çocuk dünyasına yansıyan modelidir.

-Müzik aletleri; Oyuna eğlence katmak, dinleme becerisi, müzik kulağı geliştirerek ve ritim duygusu kazandırmakla çocuk gelişimine katkıda bulunan oyuncaklardır. Tef, semai kahvelerindekilerin minyatürü, davul Halep’ in kil kutularının formundan uyarlamadır. El davulu ise, alttan saplı, iki yandan kordonlu ve döndürülerek deriye çarptırılması ile ses çıkaran Orta Asya Tapınak ayinlerinde de kullanılmış (Çin’ e Türklerden gitmiş) olan Lama davullarının 20.yy başlarına kadar oyuncak kültürümüze kaynak oluşturan örneklerdendir.

-Minyatür ev eşyaları; Çocuk, doğumundan yetişkinliğe nesneleri, sesleri, hareketleri, kendi fiziksel özelliklerine uygun büyüklükte olan ve büyüklerin dünyasına ait objelerle algılayıp, kurgulayarak tanımaya çalışır. Tel dolap, sandalye ve beşik gibi objeler bu amaca yönelik oyuncaklardandır.

Mini minnacık bir oyuncak, çocukluk tarihi, kültür tarihi (giyim- kuşam, yeme-içme, mimari, sosyal yaşam, aile yaşamı) eğitim, sanayi gibi birçok araştırmada, çok büyük bir araçtır. Toplumsal belleğimiz olan bu objelerin çocukluk tarihi müzesi, çocuk müzesi ya da oyuncak müzesi oluşumları ile halkın ve çocukların eğitimine, araştırmacıların da hizmetine sunulması gerekliliği göz ardı edilemeyecek bir gerçekliktir.
Geleneksel Gösteri Sanatlarımızın Renkli Simaları; Kuklalar

Tahta oyuncakların günümüze kadar gelememiş olmaları, dayanıksız malzemeden yapılmış olmalarına, kendinden sonra gelen kardeşlerce de kullanılmalarına, geleneksel komşuculuk ilişkilerimizden kaynaklanan, diğer çocuklara verilmesi ve en büyük neden olarak da, üretimin teknolojiye yenik düşmesine bağlanılabilir.

Dünyanın her yerinde insanlar, ahşaptan, taştan, topraktan, maden ve bezlerden faydalanarak basitten başlayıp günümüze uzanan zenginlik içinde kuklalar yapmışlardır. Bunlara hareket ve konuşmalar eklenerek de gösterimler oluşturulmuştur.

Kuklacılık, Türk orta oyunu ve karagözden daha eskilere dayanmakta, diğerleri gibi oluşumundan çok sonraları bugünkü adlandırılmaları ile anılmaya başlanmıştır. Kaynaklarda XVI. yüzyılda Türkiye’ye girmiş olan orta oyunu için XIX. yüzyıl, çok daha eskiye dayanan kukla için de XVII. yüzyılda bu adlandırmalarla karşılaşılmaktadır. Gölge oyunu terimleri arasında kargaşaya uğrayan bu sanatımızın, karagöz kadar tanınıp sevilmiş olamamasının en büyük nedeni, üzerinde yeterince durulmamış olunmasındandır. Aksi takdirde minyatürlerdeki şenlik betimlemelerinden de anlaşıldığı üzere, tiplemelerin çekici görünüşleri ve renkli kimlikleri ile geleneksel yapımızı yansıtan sıcaklığı çok güzel hissedilebilmektedir.

Orta Asya Türkleri’nde, henüz gölge oyunu bilinmediği zamanlarda kukla geleneği bulunmaktadır. Türkçe “bebek” anlamına gelen ve bugün Anadolu’da yaşayan “korçak, kudurcuk, kucak, kavur, kabarcuk, kavurcak, goğurcak” sözcükleriyle gölge oyunu arasında ve ayrıca Orta Asya Türklerinin kukla oyunları olan “Çadır Hayal” ve “Kol Korçak” ile gölge oyunu arasında bir ilinti kurulmak istenmiş olmasından çıkar. Karışıklığa yol açan bir başka unsur da perde kullanımı olmuştur. Gölge oyununda figürler perde arkasında, kukla oyununda ise kuklayı oynatanlar perde arkasını kullanmışlardır.

Bu yanılsama iki kukla türünü bilmemekten, tanımamaktan ve Çadır Hayal’deki “hayal” sözcüğünü gölge oyunu zannetmekten çıkmış, oysa hayal sözcüğü birçok kaynakta daha çok kukla için kullanılmıştır. Çadır Hayal; ipli kukla, Kol Korçak ise el kuklasıdır.

Kaşgarlı Mahmud’un Divan-u Lugat-it Türk’ünde “kudurcuk” bebek-kukla kelime karşılığı olarak kullanılmış olup, bu da tarih olarak 11.yüzyılı işaret etmektedir.

Türkiye’de kukla üzerine geniş bilgiler gölge oyununda olduğu gibi yine 16.yy.’dan başlamaktadır. 1582’deki şenliklere tanık bir Alman’ın izlenimlerini aktarımı şöyledir: Küçük bir kulübe kurulmuş, onun içinde kuklalar konuşup sıçramışlar, zarif neşeli bir biçimde dansetmişler, bir düğün canlandırılmış, bu düğünde Türk oğlanları ellerinde çalparalarla dansetmişler, bunları oynatanın yardımcısı kulübenin önünde sanki bunlar canlı insanmış gibi bunları eğlendirmek için oyunlar yapıyormuş... kuklalar oynarken bir oyuncu onlarla dışarıdan söyleşiyormuş.

Yine bu şenliklerle ilgili bilgiler içeren ve Topkapı Sarayı’nda bulunan yazmada; kukla oynatıcısı olarak “suret-bazan”, bir kukla oyunu için ya da yalnız saraylarda oynatılan bir oyun için “hayal-i has”, çadır-hayal (ipli kukla) türünü çağrıştıran “cemaat-i piyade çadırları” gibi deyimler yanında kayıtlarda ismin önünde Pehlivan mahlasının bulunması ise, bu sanatla uğraşan ustaların aynı zamanda başka meslek ve uğraşılarının olduğu varsayımını güçlendirmektedir.

Bu kaynakta geçen “ayak kuklası” 18.yy şairi Kani’nin bir beyitinde geçen “yer kuklası” gibi bugün Anadolu’da köylerde rastlanan oynatım tarzı ile bu oyunu oynatan usta adlarının da geçtiği görülmektedir. Bunlardan birkaç benzeşen “iskemble kuklası” gibi İtalyan, Doğu Avrupa, Yugoslavya, Yahudilerin İspanya ve Portekiz’den getirdikleri etkiler içermektedir.

Eski şenliklerin betimlendiği minyatürlerde kuklanın, Osmanlı döneminde çeşit olarak zengin ve yaygın bir eğlence aracı olduğu anlaşılabilmektedir.
Türkiye’ye Batı kuklasının girişi 18. yüzyıldadır ve üç türde yaygın bir eğlence aracı olmuştur. Bunlardan “iskemble kuklası”; sokaklarda oynatılan, göğüslerinden yatay olarak geçmiş iplerin çekilerek müzik eşliğinde dans ettirilmesi şeklindeki kukla çeşididir. Eski İstanbul yaşamı ile ilgili yazıları ile tanınan edebiyatçı Ahmet Rasim, kuklayı uygulama yaygınlığından dolayı alafranga kukla(ipli kukla) ve alaturka kukla(el kuklası) olarak nitelendirmiştir.

İPLİ KUKLA: Hareket ettirmek için arkalarından bağlanan ipler kullanılır. Bu tür kuklanın İstanbul’da yaygınlaşması İngiliz kuklacı Thomas Holden tarafından sağlanmıştır.

EL KUKLASI: Giysiden içeri sokulan elin işaret parmağı ile başı, baş ve orta parmakla kolların hareket ettirilmesi ile oynatılmaktadır. Bu kuklaların gövdeleri bezden, kol ve başları tahta ya da mukavvadan oluşturulmuştur. El kuklası ipli kuklaya göre, daha ucuz ve kullanımının basitliğinden dolayı daha fazla tercih edilmiştir. Konularını Orta Oyunu, Karagöz, aşk hikayeleri, masal ve efsanelerden alan kukla oyunlarında bol dayak sahneleri, takma isimler, yakıştırmalar ve ikinci kişilerle, iyi ve kötü mücadeleleri, yergiler, toplumsal olayların içinden her an karşılaşılabilecek tiplerle canlandırılmış olduğu görülmektedir.

Birincil tipler İbiş ve İhtiyardır. İbiş; İhtiyarın uşağı ve sadakatinden dolayı “sadık” denilmektedir. İhtiyarın düzenbaz ve kötü kahyası “tiran”, kadınlar” gaca” diğerleri ise “şeytan”, “cadaloz”, “Arap”, “dalkavuk”, “efe”, “Yahudi”, “Laz” gibi çok kullanılan ve sevilen tiplemelerdir.

19.yy İstanbulu’nda Tepebaşı, Sultanahmet ve Direklerarası’nda birçok tiyatro ve “kukla tiyatrosu” nda gösteriler yapılıp, oyunlar oynatıldığı bilinmektedir. Dünyada birçok kukla koleksiyoneri, müzesi, tiyatrosu bulunmasına rağmen, Osmanlı başkenti ve kültür merkezi olan İstanbul’un; ağzı var dili yok bu tanıklarından, günümüze korunarak taşınabilen en zengin koleksiyon Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğümüz müze eşyaları arasında bulunmaktadır.

* Müze Uzmanı

İSMEK El Sanatları Dergisi 4 İNDİR

Bu yazı 1417 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK