Makale

Yazma Eserler ve Düşündürdükleri

  • #


Yazı: Prof. İlhan ÖZKEÇECİ *

Günümüzde matbaaların hâkimiyetiyle el yazmaları artık yok olmuş gibi görünse de onların değeri hiçbir zaman değişmez. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin el ile yapılan, insanî olan, insanın tabiatına hitap eden şeyler hiç eskimez. Bu güzel şeyler kıymetini bilsek de bilmesek de, farkında olsak da olmasak da bir biçimde bizle de bizden sonra da devam edecektir.

Yazı, insanoğlunun kendinden sonra gelenlere kalıcı ve anlamlı izler bırakmasında en önemli unsurlardan biridir. Duygu ve düşünceleri ifade eden dil yazıyla hayat bulur. Bu sebeple insanlar papirüsten deriye, pamuk levhadan kâğıda, taştan ahşaba kadar çok değişik malzemeler üzerinde yazılar yazmıştır. Mezopotamya uygarlıkları, Mısır, Antik Yunan, Hint, Çin, İslâm gibi bilebildiğimiz bütün büyük medeniyetler özgün bir yazı geliştirerek kendi değerleri ve bakış açısıyla kendi tarihlerini yazmıştır.

Her türlü materyal üzerinde duygu ve düşüncelerin kayıt altına girip gelecek nesillere aktarılmasını sağlayan yazı; dış ve iç mimari mekânlarda, mezar taşlarında, kitabelerde, kitaplarda geniş bir kullanım alanı bulmuştur. Bunlar arasında kâğıt üzerine el ile yazılan eserler, yani el yazması eserler çok yaygındır ve büyük önem taşır. Bu yazmalar çok çeşitli biçimlerde analiz edilip incelenebilir ama bu eserlerin tahlilinde temelde iki ana unsur öne çıkmaktadır. Birincisi yazmaların kapsamı, mahiyeti ile ilgili çalışmalar, diğeri ise görünümü ve estetik değerleri ile ilgili araştırmalardır. İnsanlar çivi yazısından bu yana sadece yazmak değil, güzel yazmak kaygıyla hareket ederek yazıya belirli kurallar, kaideler, normlar ve estetik ölçüler getirmiştir. Dolayısıyla yazılı belgeler tarihi aydınlatan ayrıcalıklı birer kaynak olmanın yanı sıra aynı zamanda birer sanat eseri kimliği taşırlar.

Yazının ve yazma eserlerin Türk tarihi içinde çok eski bir geçmişi vardır. Bugün bilinen en eski yazılı Türkçe metinlerin kökeni M.Ö. V. veya IV. yüzyıllara kadar uzanmaktadır. Türk yazısı M.S. VIII. yüzyılda Orhun abideleri (Göktürk yazıtları) ile anıtlaşmıştır. Bu abidelerle tarih sahnesine çıkan yazı, sanata büyük değer veren Uygurlar ile önemli gelişmeler göstermiştir. Uygurlar yerleşik hayata geçerek sanat alanında üstün başarılar elde etmiş ve uzun süre etkili olmuşlardır. Türklerin İslâmiyet’i kabul etmeleri ile birlikte bilim ve sanat alanında da büyük değişimler yaşanmış, inanılmaz atılımlar gerçekleşmiştir. Karahanlılar, Gazneliler, Selçuklularla devam eden birikimler Osmanlı Devleti döneminde de sürmüş, Fatih döneminde ve XVI. yüzyılda özgün, mükemmel eserler verilmiştir.

Selçuklular ve özellikle Osmanlılar İslam dünyasının lideri olma konumları gereği Kur’an dili olan Arap harflerini kullanmışlar, fakat yazıyı salt iletişim aracı olarak görmeyip estetik unsurlarla birleştirerek dünya sanat tarihindeki özgün yerini almasına katkıda bulunmuşlardır.

Tabiidir ki güzel yazı sanatı sadece bize has bir sanat değildir, özellikle kutsal metinleri en değerli meta olan altınla en güzel biçimde süsleyerek yüceltmek büyük medeniyetlerde görülen bir uygulamadır. Bugün Çinliler, Japonlar ve daha birçok toplum geçmişlerinden gelen özgün estetik güzellikleri yaşatmış ve yaşatmaktadırlar. Bununla birlikte yazma kitap sanatları, özellikle de hat (yazı) sanatı İslâm inancına sahip toplumlarda diğer sanat dallarına nazaran çok daha fazla önemsenmiş ve gelişmiştir. Güzel yazı yazmak giderek ciddi bir kültür ve sanat faaliyeti haline gelmiştir. Disiplinli ve sabır gerektiren bir eğitim sonucunda güzel yazı yazabilenler diğerlerinden ayrılmış ve bu usta sanatçılara hattat adı verilmiştir. Kalemlerini, kâğıtlarını, mürekkeplerini özenerek seçen usta hattatların yazdıklarını okuyanlar yazılanların muhtevası kadar yazının güzelliğinden de etkilenir.
Hat sanatı; tezhip, resim, cilt, ebru ve katı’ gibi yazma eserlerin yapımında istifade edilen sanatlar diğer sanat dallarıyla birlikte yazma kitap sanatları içinde yer alır. Türk-İslâm dünyasında yazma kitap sanatları (el yazması eserler) her aşaması ayrı özen gösterilerek bir ekip çalışmasıyla, büyük emek ve ustalıkla meydana getirilmiştir. Kendine özgü teknikler geliştiren bu farklı alanların her biri zamanla bir sektör haline gelmiştir. Kitap sanatları; üzerine yazıldığı malzeme, kullanılan kamış kalem, mürekkep, sayfa düzeni, süsleme alanları, geliştirilen yazı karakterleri, satır tertibi gibi birçok konuda, başlangıçtan bu yana çok büyülü, enerji dolu ve hareketli bir akış izlemiştir. İlk dönemlerin parşömen (ceylan derisi) üzerine yazılmış harekesiz ve noktasız yatay formdaki mushaflarında, zaman içinde çeşitli süsleme unsurları görülmeye başlanmış, bu suretle ayet sonlarına noktalar, sure başlarına uzunca şeritler halinde başlıklar, sayfa kenarlarına muhtelif şekillerde rozetler konulmuştur. Bu anlayış diğer sahalardaki bilimsel ve edebi eserlere de yansımış ve böylece yazma kitap sanatları, yazı ve süslemenin (hat ve tezhip) birlikteliği ile devam edip gitmiştir. El yazmaları, yüksek kalitesini hiç bozmadan sürekli gelişmiş, farklı ülkeler bünyesinde değişen ekoller ve üslûplar içinde mükemmel eserler vermiştir. Hat, tezhip, cilt, resim gibi çeşitli sanat dallarından büyük üstadlar yetişmiştir.

İslâm’ın kutsal kitabı Kur’ân-ı Kerim başta olmak üzere el yazması eserlerin tasarımı dönemlere, toplumlara göre değişse de, yazıya, kitaba, ilme verilen değer değişmemiş, genellikle devlet adamları tarafından desteklenen sanatçılar verdikleri eserlerle diğer sanat dallarıyla bütünleşen tam bir üslûp birliği oluşturmuşlardır. Yazma eserlerin formları ve tezhipleri farklı dönemlerde devrin estetik duyguları ve sanat anlayışıyla değişik biçimler alarak dekorlanmış, altınlanmış, renklendirilmiş ve resimlenmiştir. Zaman içinde değişik kültür çevrelerinden gelen sanatçıların katkısıyla yazma eserlerde farklı estetik değerler, grafik anlayışlar ve sanatsal ifadeler ortaya çıkmıştır.

Yazma kitap, belli bir kişi tarafından belli bir isimle, belli bir konu üzerinde yazılan eserdir. Arşiv kayıtlarında, kütüphane ve müzelerde bulunan özgün yazma eserlerin, hiçbiri basma eser gibi birbirinin aynısı değildir. Günümüzde matbaaların hâkimiyetiyle el yazmaları artık yok olmuş gibi görünse de onların değeri hiçbir zaman değişmez. Uygurlarda ve İslâm dünyasında Batıdan yüzyıllar öncesinde matbaa bilinmesine rağmen yazının ve yazma eserlerin bu görkemli geçmişi, insanların bilinçli olarak el yazmalarını baskı kitaplara tercih etmesine sebep olmuştur.

Bugün kütüphanelerimizde bulunan yazma eserleri muhteva bakımından ele aldığımızda görülür ki, ilme, dolayısıyla yazıya ve yazılanlara büyük değer veren kültür tarihimiz boyunca, başta dini eserler olmak üzere toplumun ihtiyaç duyduğu her ilim sahasında kitap yazılmıştır. Bu kitaplar tasnif kurallarına göre, bir mukaddime, bablara ayrılan ana kısım ve hatimeden oluşur. Ancak bazı kitaplarda bu unsurlardan bir kısmı bulunmayabilir. Kur’an’la başlayan yazılı İslâm literatürü asırlar boyu devam eden İslâm âlimlerinin çabalarıyla muazzam bir yazılı edebiyat haline gelmiştir. Konularında kitap yazılan bu ilimleri kısaca şöyle tasnif edilir:
  1. Din ilimleri: Tefsir, kıraat, tecvid, usul-i tefsir, hadis, icazet, şemail, akaid(kelam), fıkıh, usul-i fıkıh, feraiz, adab-ı şer’iye, zühdtasavvuf, mevaiz, dini ahlak, havas, ediye.
  2. Dil ilimleri: Hat, sarf, nahiv, lugat.
  3. Edebiyat: Şiir, şiir tenkidi, aruz, kafiye, edeb, belagat, meani, inşa sanat, atasözleri, folklor, masal, destan.
  4. Tarih: Siyasi-askeri tarih, medeniyet tarihi, siyer, megazi, ensab, biyografi-tabakat, menakıb, ilim tarihi, münşeat, dinler tarihi.
  5. Coğrafya.
  6. Felsefe: ilahiyat, mantık, cedel, siyaset, ahlak.
  7. Riyaziyat: Hesap, cebir, mesaha, hendese, vefk, astronomi, astroloji, mikat, musiki, mevazin-mekayil, meteoroloji.
  8. Fizik: Hey’et, optik, ilmü’l-ahcar ve’l-meadin, cerrü’l - eskal, fenn-i harb.
ı. Kimya: simya, çeşitli el sanatlarına dair kitaplar.
  1. Tıp: Genel tıp, cerrahi, baytarlık.
  2. Zooloji: Hayvanat, baznameler.
  3. Botanik: filaha, nebat
  4. Sihir
  5. Rüya tabiri
  6. Ansiklopedik eserler, fihristler.

Bu ilimlerin hepsinde yazma eserler bulunması nasıl zengin bir ilim dünyası olduğunu anlatır. Yazmaların çoğu Arapça, diğerleri Türkçe ve Farsça yazılmıştır. Bu eserlerin bir kısmı telif, bir kısmı tercümedir. Ayrıca bir eseri açıklamak (şerh), ona ilaveler yapmak (hâşiye), onu tamamlamak (zeyl) gayesiyle yazılan eserler; bir müellifin veya değişik müelliflerin risalelerinin bir araya toplandığı mecmua tarzında yazmalar ve bir müellifin bütün eserlerini içine alan külliyatlar kütüphanelerdeki yazmaların belli başlı çeşitlerini teşkil etmektedir.

Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde çeşitli dillerinden tercümelerle bir intikal ve öğrenme sürecinden sonra özgün eserler verilmiş ve bilimsel gelişmeye önemli katkılarda bulunulmuştur. Osmanlı döneminde özellikle Fatih Sultan Mehmet döneminde bilim ve sanat faaliyetleri çok gelişir. Fatih, İstanbul’u fethettikten sonra bu şehrin İslâm dünyasının önemli bir kültür merkezi olması için uğraşmıştır. İstanbul ve İmparatorluğun Edirne, Bursa, Amasya ve Konya gibi diğer yerlerindeki devlet adamları ve ünlü bilginler tarafından medreseler bünyesinde kurulan zengin kütüphaneler başlıca kültür merkezleri olmuştur. XVI. yüzyılın sonunda III. Murad tarafından İstanbul’da Rasathane bünyesinde kurulmuş, sadece astronomi ile ilgili eserler içeren bir ihtisas kütüphanesi bile vardır.

XV. asırda Türkçe, Osmanlılarla batıda, Timurlularla doğuda bağımsız bir bürokrasi ve ilim dili, Arapça ve Farsçanın yanı sıra İslâm dünyasının üçüncü büyük kültür dili olmuştur. XVII. asırdan itibaren İslâm dünyasında hemen her konuda Türkçe telif ve tercüme eserler meydana getirilmiştir. Çok geniş topraklara yayılmış olan diğer medeniyetlerden elde edilen birikim, bilim ve teknolojiyi geliştirmiştir. Orta Asya ve Anadolu’nun mamur, canlı şehir merkezlerindeki camiler, zamanın üniversiteleri olan çok sayıda medreseler, hastaneler, rasathaneler, atölyeler ve ahlâkî eğitim veren tekke ve zaviyeler gelişen başlıca eğitim kurumları olmuştur. Ayrıcayönetici ve devlet büyüklerinin destekleriyle çok sayıda değerli yazma kitapla birlikte, içinde tercüme ve bilimsel çalışmaların sürdürüldüğü kütüphaneler ve enstitüler kurulmuş, halk tarafından büyük rağbet görmüş ve yaygınlaşmıştır. Bu gelişmeler bilime ve bilgiye olan alakanın sadece bir elitin elinde olmadığı, halkın da bu konuda istekli ve gayretli olduğunu göstermektedir.

Yorulmak bilmez birçok meşhur bilim adamı ve sanatçı yetişmiş, bilimde ve sanatta bugüne temel olan teori ve kurallar ortaya konmuş ve bilimsel icat yapılmış, üstün teknolojik gelişmeler yaşanmıştır. İnanç siteminden güç alarak erişilmez bir zirveye ulaşan bu ilim ve kültür ortamı doğal olarak günlük hayata da yansımış ve bugün bizim çok uzağımızda olan bir hayat tarzı getirmiştir. İslam medeniyeti içindeki tüm toplumları kuşatan bu farklı yaşam tarzını anlatan kaynaklarda ifade edildiği gibi; o zengin, görkemli, medeni, ilim ve irfan merkezleri şehirlerde; hemen herkes şiir ve edebiyattan anlar, evlerden müzik sesleri yükselir, nezaketli, ferasetli insanlar seviyeli ilmi, edebi sohbetler yapar, fakirler korunup gözetilir, yolcular ücretsiz ağırlanır, hastalar şefkatle tedavi edilir, öğrenciler ücretsiz eğitim görürdü.

Bu kadar köklü ve kadim bir sanat, bilim ve düşünce dünyası zamanla bir gevşeme, gerileme ve yozlaşma sürecine girmiş ve sonunda modernleşme süreci içinde adeta bıçakla kesilircesine kesin bir kopuşa sahne olmuştur. Sanat tarihi araştırmalarında ve günümüz sanat anlayışı içinde bu muhteşem sanatsal ve bilimsel veri kaynakları “geleneksel” kimliği ile daha çok geçmişte kalan ve çağımızdan uzak, eskimiş bir anlayış olarak kabul edilir. Zamanının iletişim ve plastik sanat aracı, grafik sanatı olan hat sanatı da bugün maalesef sadece bir dua yazısı gibi algılanmakta ve anlaşılamamaktadır.

Şu bir gerçek ki sanatsal üretim ve projeler, bilimsel gelişmeler, teknik tasarımlar bir toplumun kültürel bütünlüğünden ayrı düşünülemez, o toplumun ekonomisi, politikası, yaşam tarzı, ahlaki değerleri vb. hepsi birbirini tamamlayacak veya etkileyecek tarzda bir bütünlük arz eder. Dolayısıyla toplumsal hayatın bir alanında görülen yozlaşmalar veya sorunların diğer alanlarla etkileşimi yadsınamaz. Yaşadığımız çağda sanat alanında çabalar ve ortaya konan eserler bulunmakla birlikte, gerek ülkemizde gerekse tüm dünyada can alıcı ya da insanları etkisi altına alıp sürükleyecek başarılı bir sanat akımı, ekol veya üsluptan söz edilemez. Zira sanata hayat veren inanç ve düşünce sistemleri kurudur. Bu eksiklik, yaşadığımız teknolojik çağın insan hayatına getirdiği en önemli olumsuzluklardan birisidir.

Bu açmazlar çerçevesinde günümüzün küçülüp, küreselleşen ve insana dar gelmeye başlayan dünyasında tüm değerlerini yitiren materyalist bir görüş temelinde sadece tüketici konumunda olmaktan bunalan insanlar, kültürel ve manevî değerlerine daha çok önem vermeye başlamıştır. Tüm dünyada hâkim olmaya başlayan yeni bir akımla inançlar, dini ve ahlaki değerler ön plana çıkmaktadır. İnsanlar köklerini araştırmaya, diğer toplumlardan kendini ayıracak özgün kültürel, sanatsal zenginliğin, mirasın arayışına girmiştir. Bizler bu konuda çok şanslıyız ve tarihi süreklilik içinde daha güçlü ve güvenli bir gelecek kurabilmek için, bu asil ve görkemli geçmişten alacağımız çok şey var. Türkiye günümüzde bütün ilimlerde İslâmî yazmaların en çok bulunduğu ülkedir. Zaman içerisinde çeşitli sebeplerle birçoğu kaybolsa bile bu yazmaların bir kısmı bizlere ulaşmıştır. Arşivlerdeki evrak dışında, Türkiye’de 300.000 cilt civarında yazma olduğu tahmin edilmektedir. Ortalama olarak bunların 160.000’den fazlası Arapça, 70.000 cilt kadarı Türkçe, 13.000 ciltten fazlası Farsça’dır. Yunanca, Ermenice, Süryanice yazmalar da vardır. Türkiye’deki yazma eserlerin 160.000 kadarı Kültür Bakanlığı Kütüphaneler Genel Müdürlüğü bünyesinde görev yapan 35 kütüphanede yer almaktadır. Yazma Eser Kütüphanesi olarak Kültür Bakanlığı Kütüphaneler Genel Müdürlüğü çatısı altında faaliyet gösteren 13 kütüphaneden 7 adedi İstanbul’dadır. Ülkemiz dışında diğer ülkelerdekileri, tasnif dışında kalanları, özel koleksiyonlarda bulunanları da ilave edersek yazmaların bu sayıdan çok daha fazla olduğu söylenebilir.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Müslüman ülkelerde çok sayıda yazmalar kataloğu hazırlanmıştır. Yazma kitapların tasnifi ve kataloglarının yapılması geniş kültür ve bilgi birikimi isteyen bir iş, önemli derecede tecrübe, dil bilgisi, genel kültür isteyen bir konudur. Sadece dil ve genel kültür bu konuda yeterli değildir. Bir yazmanın tanıtımında bazı hususlar vardır ki, bunlar tecrübe bilgi birikimi ve sezgiyle ortaya çıkar. Günümüzde ortak kültür mirasımız olan yazma eserlerin depolanması, bakımı, restorasyonu, tasnif edilip kataloglanması, bilgisayar ortamına aktarılması ve araştırmacılar için yararlanmaya sunulması yavaş da olsa sürmektedir. Tüm insanlık için geçmişin en önemli kaynakları olan yazma eserlerin bir an önce araştırmacıların ve toplumun istifadesine sunulması gerekir.
Yazma kitaplardan başka sadece Osmanlı arşivlerindeki 150 milyon belgenin varlığı bizlere tarihi asıl kaynaklarından öğrenmek ve araştırmak için ne derece zengin bir mirasa sahip olduğumuzu gösterir. Bu mükemmel miras aynı zamanda ortaçağlarda Türk ve İslam devletlerinin nasıl ileri bir medeniyet seviyesine ulaştıklarını göstermek açısından da önemlidir.

Türkiye’de bulunan yazmalar bizi olduğu kadar tüm İslam ülkelerini, hatta Balkan ülkelerini ve diğer kültür ve bilim çevrelerini yakından ilgilendirmektedir. Yazmalar kendi medeniyet çevresi içinde olduğu gibi diğer kültür ve medeniyet çevreleri içinde vazgeçilmez kıymettedir. Nitekim Batı toplumlarının aydınlanma çağlarında doğudan batıya kervanların taşıdığı en değerli yük ne mücevher, ne ipek, ne baharattır, bunlar içinde ilmi, insani, teknik değerli bilgiler içeren ve Batı medeniyetinin bilimsel teknolojik gelişmelerine, keşiflerine temeli olan ama ısrarla gizlenen eşsiz yazmalardır.

Bu kadar çok ve değerli eserin günümüz Türkçesine çevrilerek anlaşılır hale gelmesi de çok büyük önem taşımaktadır. Zira yazma eserler hayata dair her konuda yazılan bilgileriyle ve görsel estetik zirveleriyle içlerinde bizim ihtiyaç duyduğumuz ve ulaşmamız gereken önemli sırları saklayan hem belgesel, hem kültürel, hem de estetik açıdan insanlık tarihinin vazgeçilmez hazineleridir. Araştırmalar devam ettikçe ve bizler bu nadide eserlerin muhtevasına vâkıf oldukça geçmişten gelen birçok tecrübeyi ve bilgiyi de elde etmiş olacağız.

Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin el ile yapılan, insanî olan, insanın tabiatına hitap eden şeyler hiç değişmez ve hiç eskimez. Bu güzel şeyler kıymetini bilsek de bilmesek de, farkında olsak da olmasak da bir biçimde bizle de bizden sonra da devam edecektir. Mevlana’nın şu dizelerinde çok güzel dile getirdiği gibi:

Dünyada gördüğün her suretin bir aslı vardır.

Suret kaybolsa da olur, aslı durduktan sonra

Gördüğün güzellikler, duyduğun iyi sözler

Gelip geçiyor diye üzülme

Kaynaklar kaynadıkça, nehirler akar durur.

Kederi üstünden at, iç nehrin suyunu doyunca

Hala devam eden bir süreçtir.

Su biter diye korkma, zira nehir sonsuzdur.

* (Fatih Üni. Öğretim Üyesi).

İSMEK El Sanatları Dergisi 4 İNDİR

Bu yazı 827 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK