Makale

Topkapı Sarayı'ndaki Padişah Kılıçları

  • #


Yazı: Hilmi AYDIN*

Türkler, giydikleri çoraptan kullandıkları silaha kadar her şeye bir güzellik anlayışı ile yaklaşmışlardır. Bu nedenledir ki; tarih boyunca aslında bir savaş aleti olan kılıcın Türk sanatındaki yeri ve önemi diğer sanat eserlerinden farklı olmamıştır. Kılıca en fazla itibar edenler içinde Osmanlılar ön plana çıkmaktadır. Cengâverlikte, yani binicilikte maharet sahibi olan Osmanlı padişahları ustaca kılıç kullanmalarıyla şöhret kazanmışlardır.

Topkapı Sarayı Müzesi Silah Bölümü’nde yer alan Padişah Kılıçları bahsine geçmeden önce bazı değerlendirmelerde bulunmak istiyorum. Kılıç, Türkçe bir ad olup aslı “Kılıç”tır. Kaynaklarda şöyle tarif edilmiştir: “Harpte kullanılan, bir tarafı keskin ve saplı, uzunca yassı demir ki daima bir kın içinde olarak bir kayışla bele takılır.” “Tarihte uzun bir dönem kullanılmış el silahı. Uzunluğu, genişliği, biçimi ülkelere ve dönemlere göre değişebilen, bir kesici ağız ile genellikle siperlikli bir kabzadan oluşur.” “Bele asılarak taşınan, siperlikli bir sapa geçirilmiş, uzun, sivri, çelikten meydana gelen silah.” “Silahın icadından evvel kullanılan en mühim harp aletinin adı”dır.

Üzerlerindeki süslemelerde Kur’an-ı Kerim’den ayetler, beyitler, Rumiler, pal metler, şemseler, sal bekler, bitkisel ve figüratif bezemeler ile çeşitli armalar görülür. Osmanlı yatağanları üzerinde genellikle Fetih Suresi’nden ayetler, Kelime-i Tevhit, “Cennet kılıçların gölgesindedir.” “Ali gibi yiğit, Zülfikar gibi kılıç yoktur” ibareleri ile Ashab-ı Kehf’in isimleri bir yüzde yer alırken diğer yüzde usta, sahip adı ve tarih gibi ibareler yer alır. Kılıç; Taban, Kabza, Balçak ve Kın’dan Oluşur Taban; kılıcın ana gövdesidir. Buna “dermen”, “namlu”, “timur” gibi isimler de verilir. Kılıcın diğer aksamı, sonradan değiştirmeler nedeniyle yapıldığı devre ait olmayabilir. Türk kılıçları; tabanlarının formuna göre düz kılıç, eğri kılıç, burma kılıç, çatal kılıç gibi isimlerle de anılırlar. Düz kılıçlar bazen tek, genelde çift ağızlı ve düz tabanlıdırlar. Bu formdaki kılıçlar az sayıdadır. Eğri kılıçların iki çeşidi vardır; tek ağızlı eğri kılıç ya da İranlıların “şimşir” (aslankuyruğu) ismini verdikleri formdaki kılıçlardır ki, bunların tabanları eğri kısımdan itibaren uca doğru gittikçe incelmekte ve sivrilmektedirler.

Diğer çeşidi ise Türk kavimleri arasında X-XI. yüzyıllarda Avarlar’da, IX. yüzyılda Kaçarlar’da ve diğer bütün Türk kavimlerinde son dönemlere kadar kullanılan kılıç tabanı biçimi; eğri, bir ağızlı ve bir-iki kanoluklu veya kanoluksuz, sırtının 1 / 3 -1 / 4 kısmı kılağılı (keskin) ve en geniş yeri kılağılı kısmın başladığı mahmuzlu noktada olan taban formudur ki bu Türk kılıcının karakteristik taban biçimidir. Burma kılıç; taban şekli yılan kavi olan kılıçtır. Düz ve veya eğri tabanlı olabilir.

Kabza; kılıcın elle tutulan kısmıdır. Yuvarlak, köşeli veya baş tarafları kabzanın elden kaymasına engel olacak biçimde mahmuzlu (çıkıntılı) olarak şekillendirilmiştir. Çoğunda kılıcı bileğe takmak veya bir yere asabilmek için ip deliği vardır. Kabzalar üzeri deri kaplı, tahta, fildişi, balık dişi (som) gibi maddelerden, yeşim taşı ve diğer değerli taşlardan, altın, gümüş, demir gibi madenleryapılmıştır. Tahta kabzalar zamanla tahrip olduğundan yenilenmişlerdir. Kabzalar kılıcın en tezyinatlı bölümlerindendir.

Balçak; kılıç tutan eli darbelerden koruyarak siperlik vazifesini yerine getirir. Genellikle ışınsal yıldız biçiminde olurlar. Üstü kabzaya, altı ise kının ağızlığına geçecek biçimde yapılmışlardır. Genelde demirden yapılmalarına rağmen değerli bazı kılıçlarda altın veya altın yaldızlı gümüşten yapıldıkları da görülür. Türk kılıçlarında, XV. y.y.’da kolları düz balçak, XV-XVIII. y.y.’da kolları düz ve başları yuvarlak balçak, XVIIIXIX. yüzyıllarda kolları kılıcın tabanına doğru kıvrık balçak formları görülür.

Kın; kılıcı korumak için tahtadan veya madenden yapılmış kılıftır. Kılıçlar genelde kın içerisinde taşınırlar. Kın ağızlığı, pabuç ve bilezik gibi aksamlardan oluşur. Tahta kınların üzeri genellikle deri, nadiren de olsa kadife kumaş, altın veya gümüş ile kaplanmıştır. Üzerleri değerli taşlarla tezyin edilmişleri az da olsa vardır. Ağızlık, çamurluk, askı halkaları ile bilezikleri de demir veya gümüştendir. Kınlarda; kabzalar gibi her zaman kılıç tabanlarıyla aynı döneme ait olmayıp, daha geç tarihli de olabilirler.
Sırt; kabzanın ve balçağın altındaki tabanın en kalın olan ve kılıç eğiminden önceki kısımdır. Kılıçtaki süslemeler, yazılar buradan başlar. Kılıcın sırtı ucuna göre üç veya dört katı kalınlıktadır.

Kol; kılıcın ucunun hafifletilmesi, ağırlık merkezinin etkili hale gelebilmesi için, tabanın iki yanının kılıcın eğilimine göre boydan boya dengeli bir şekilde inceltilmesine denir.

Yalım; kılıcın boydan boya keskin yüzüne denir. Kılıca su verirken en çok dikkat edilmesi gereken kısımdır.

Yalman; kılıcın en ucuna denir. Tabanın sırtından gelen çizgi ile yalım çizgisinin birleştiği noktadır.

Kan Oluğu; sırt ve yalman üzerinde kanın sızması için açılan ve taban boyunca uzanan “yiv”dir.

Meç (Şiş); kesici fonksiyonundan ziyade delici bir özelliğe sahiptir.

Buna eski hazine kayıtlarında “meç kılıç” ismi de verilir. Ensiz tabanlı, tek veya çift ağızlı bir kılıçtır. Osmanlı Türk kılıçları arasında sayısı çok azdır. Müzede Fatih’in, Kanuni’nin ve I. Ahmet’in isimlerini taşıyan üç adet harikulade meç vardır. Meçler genelde Avrupalı ustalarca yapılmış ve Avrupa ordularında kullanılmıştır.

Türk Kılıçlarının Tarihsel Gelişimi

Eski devirlerden itibaren “hâkimiyet” ve “istiklâl” kavramlarını ifade eden kılıcın her ulusta ayrı bir tarihi ve değeri vardır. Altay Dağları’nda en eski kılıcın Kudurga Kurganı’nda bulunduğu, uzun ve eğri bir görünüme sahip olduğu, kabza ve balçağının daha sonraki Türk kılıçlarının tam bir prototipi olduğu ve aynı zamanda kılıcın üç bilezikli bir kınının varlığı biliniyor. Orta Asya’da bulunan heykellerin birçoklarının kılıç kuşandıklarını görüyoruz. Altay, Tuva, Moğolistan ve Işık-Göl bölgesinde bulunan heykellerin çoğunluğunun iki kayışla bel kemerine bağlanmış kınlı eğri kılıç taşıdıkları bilinmektedir. Eski Çin kaynaklarından edinilen bilgilere göre; Çinliler ile Türkler arasında gelişen ticarette Hunlar’dan ısrarla satın alınan ve Çin’e götürülen mallar arasında kılıç da bulunmaktadır.

Bahaeddin Ögel, İslam’dan sonraki Türk kılıçlarının kaynağı itibariyle Orta Asya’ya bağlı olduğunu ve gelen Oymaklar vasıtası ile getirildiğini ifade etmektedir. “Volga boylarından, Güney Rusya yolu ile Avrupa’ya giden Türk kitleleri ile İslamı kabul ederek İslam kültürüne giren Türklerin harp aletleri, kılıçları aynı menşei ve mahiyeti taşıyorlardı. Selçuk ve Atabeylere ait kılıçlar aynı tip ve kaynaktan geldikleri gibi Osmanlı kılıçları da Kayı Kabilesi’nin izlerini taşıyordu. Çağatay, Timur ve oğulları devrine ait kılıçlar Osmanlı kılıçları ile aynı gelişme aşamasına sahiptir. Babür ve oğulları devrinde Türk kılıcı en münkeşif (keşfedilmiş, ortaya çıkarılmış) haddini buldu. İran minyatürlerine giren bu tip eğri kılıçlar, Timur ve oğullarına ait minyatür okulunun tesiriyledir.”

Türk Medeniyetinde Kılıcın Yeri ve Önemi

Tarihin en eski çağlarından beri Türklerin yaptıkları büyük fetih hareketlerinde at yetiştirme ve madencilik önemli etken olan iki sanat dalıdır. Özellikle demircilikte Türk, Çin ve Arap kaynaklarında Türklerin atalarının demirci olduğundan bahsedilmektedir. Türklerle İranlıların arasında eski devirlerde geçmiş olan savaşları tasvir eden Firdevsi’nin “Şehname” adlı eserinde Türk ordularının demirden, çelikten kurulmuş bir ordu olduğu anlaşılmaktadır. Ve yine Türkler silahlar arasında en fazla kılıca itibar etmişler ve bunu kullanmaktaki maharetleriyle şöhret kazanmışlardır. Babür Şah der ki: “Dilli topuz, topuz, küçük topuz, ay balta ve baltadan biri isabet ederse, ancak bir yere tesir eder. Hâlbuki kılıç isabet ederse baştan ayağa kadar keser. Bundan dolayı kılıç bütün silahların başıdır.”

Kılıç Türk kavimlerinin toplumsal ve dinî yaşamlarında herhangi bir harp silahı olmaktan çok daha önemli bir yere sahiptir. Kırgızların Manas Destanı’nda demirci ustasına “Darkan” diye seslenilmektedir. Manas demirci ustaya soruyor: “Kılıcı yaptın mı Darkan?”, “Kılıcı döktün mü Darkan?” Demirci, Manas’a kılıcı ve zırhı nasıl yaptığını, yaparken neler çektiğini anlatıyor. Eğelenmesine elli eğe dayanmamış, kırılmış, dövmesine balyozlar dayanmamış, dağılmış, keskin yüzünü zehirle tavlamış... Manas’ın rakibi Alp Colay’ın kılıcı da şöyle tasvir ediliyor: “Yapmasına dayanamadan kırk usta helak oldu, eğelenmesinde kalın eğe dümdüz oldu, kömürü için çok sık orman kesildi, tavlanmasında temiz pınarın suyu yetişmedi, kurudu...” Bunlar elbetteki abartılı tasvirler olsa da, kılıca verilen değeri, gösterilen özeni ortaya koyması bakımından önemlidir.


Yemin Törenlerinde Kılıç

Kırgız, Yabaku, Kıpçak ve başka boyların halkı kan içtiklerinde veya sözleştiklerinde kılıcı önlerine koyarlar ve “Bu gök girsin, kızıl çıksın” derler. Bu, “Sözünde durmazsan kılıç kanına bulansın, öcümü alsın” demektir. Bizans tarihçisi Menandros, Avar Hakanı Bayan’ın bir kılıç önünde merasimle yemin ettiğini anlatıyor. Tuna Bulgarları bir kimseyi herhangi bir işe başlatacakları zaman bir kılıcı ortaya koyup onun üzerine yemin ederlerdi(1) .

“İstanbul elbet bir gün fetih olunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onun askerleri ne güzel askerlerdir.” hadis-i şerifi ile müjdelenen ve kendisinden övgüyle bahsedilen Fatih Sultan Mehmet, henüz on iki yaşında Osmanlı gibi koca bir devletin başına geçmiş; şer kuvvetlerin Osmanlı topraklarına girmesi üzerine yaşının çok üstünde bir olgunluk göstererek, babası Gazi Hünkâr II Murat’a “Padişah sen isen, gel ordunun başına geç... Padişah ben isem, emrediyorum, gel ordunun başına geç!” diyerek, tarihe altın harflerle kaydedilen sözü söylemiş ve daha o yaşta şahsiyetini ortaya koymuştur. Ki bu şahsiyet, Akşemseddin gibi manevî karakterlerle yoğrulmuştur.

Fatih’in üstünlüğü yalnız bununla da bitmez. Tahta ikinci defa geçtiği on dokuz yaşında “cülûs” merasiminde; “Ben ki emir-i a’zam Murat Bey’in oğlu, padişah-ı muazzam Sultan Mehmet Bey’im... Yeri ve göğü yaradan namına, Peygamberimiz Muhammed (S.A.V.) namına, kuşandığım kılıç aşkına yemin ederim ki...” diye başlayan konuşması da çelik gibi bir karakterin dışa yansımasıdır. Burada, Osmanlı’nın büyüklüğünün sadece kılıç gücünden kaynaklanmadığını, Batı Rönesansını aşan bir bilgi, kültür, sanat ve medeniyeti de üretebilmesinden tevellüt ettiğini bir kez daha belirtelim. Batılılar hiçbir zaman, siz İstanbul’u aldınız ama oradaki medeniyet altında ezildiniz diyememişlerdir.

Fatih’ten, Kanunî’ye Türkler, medeniyette ve insanlık âleminde kent-soylu olarak zirveye çıkmışlardır. Fethin ve Fatihlerin temelinde, çekirdeğinde inanç, tasavvufî estetik, zarafet ve incelik yatmaktadır.

Fatih Sultan Mehmet, Galata Hıristiyanlarına verdiği ahitnamede de kılıca yemin eder, der ki: “Ben ki emir-i azam Sultan Murat Beğin oğlu padişah-ı muazzam ve emir-i azam Sultan Mehmet Beğim, Halik-ı arz ve âsuman namına, büyük peygamberimiz Muhammed (s.a.v) namına biz Müslümanların mu’tekid (inanan, inanç sahibi, dinine bağlı) olduğumuz seb-al mesani namına, büyük babamın ve babamın ruhuna, oğullarımın namına, kuşandığım kılıç aşkına yemin ederim ki...” Aşık Paşazade tarihinde şöyle bir vaka anlatılır: Şeyh Edebali, Osman Gazi’nin rüyasını tabir ederek padişahlığı kendisine ve nesline müjdeledi. Yanında şeyhin Kumral Dede denilen bir müridi vardı. O derviş, “Ey Osman sana padişahlık verildi. Bize dahi şükrane” dedi. Osman Gazi: “Her ne vakit padişah olayım sana bir şehir vereyim” dedi.

Derviş bunu ispat edecek bir belge isteyince Osman Gazi: “Atamdan bir kılıç hatıra olarak kalmıştır. Sende nişan olarak dursun. Allahü Tealâ bana padişahlığı nasip ederse benim neslimden olanlar o kılıcı görsünler ve köyünü almasınlar” diyerek kılıcı senet (belge) yerine vermiştir.

Osmanlılarda padişahın tahta çıkmasından sonra bir hâkimiyet göstergesi olarak yapılan kılıç alayı, padişahlığın ilanında ki başlıca törenlerdendir. Padişahların saltanat makamına oturmaları üzerine hükümdarlık alameti olarak kılıç kuşanmaları bir kısım İslam Devletleri’nde olduğu gibi Osmanlılarda da kanun olduğundan bu adet ve anane saltanatların sonuna kadar devam etmiştir.

Osmanlılardaki kılıç kuşanma usulü, protokol ve hiyerarşik düzen içerisinde, çok önemli bir biçimde yapılması açısından kralların taç giyme merasimine denktir. Tahta çıkan padişah, biat (bir hükümdarın hükümetini kabul ve tasdik etme) merasimini takip eden iki ile yedi gün içinde, bir sabah namazından sonra atına binerek, saraydan çıkar; çoğu zaman saltanat kayığı ile deniz yolundan, Eyüp’e, Ebu Eyyub el-Ensari’nin türbesine gider, orada kılıç kuşanır, sonra atalarının türbelerini ziyaret eder saraya dönerdi.
Osmanlı Devleti’nde ilk defa kılıç kuşanan, daha doğru bir deyimle kılıç alayını hükümdarlık şiarları arasına alan Yıldırım Beyazıd’dır (1389-1402). Kaynaklarda açıklanan ilk kılıç alayı 1421’de II. Murat’ın (1421-1444/1445-1451) cülusunu takip eden günlerde Edirne’de Eski Camii’de yapılmıştır. Geleneklerde kılıç alayının gerçek yapıcısı Fatih Sultan Mehmet (1444-1445),(1451-1481) olarak görülür. Son kılıç alayı ise 1918 Ağustosunda Mehmet VI (Vahdettin)’ün (1918/1922) ilk tahta çıkışı münasebeti ile yapılmıştır. Bir kılıç alayına dair D’ohsson’un (Tableau general de I’Empire Ottoman, Paris 1791) intibaları şöyledir; “Sabahleyin askerler sarayın birinci avlusunda toplanırlar, mevkib (bir büyüğün yanında yavaş yürüyerek giden atlı ve yayaların hepsi, alay) teşkil edilir, devlet ricali önden gider; bunların arkasında Sadr-ı azam ile Şeyhül-islam yürür, daha sonra saray mensupları yürürler; evvela otuz iki yedek at mükemmel takımlarıyla geçerler; bunların on ikisinin üzerinde altın ve mücevheratla müzeyyen kalkanlar vardır. Bu alayda iki ağa dikkati çeker; ikisinin elinde padişahın kıymetli sorguçlarla müzeyyen birer sarığı (kavuğu) vardır. Bunları münavebe ile halka doğru eğdirirler; ahali de bu verilen selamlara karşı mukabelede bulunmaya dikkat eder. Üçüncü bir ağa gümüşle işlenmiş ve gümüş levhalarla kaplı padişaha mahsus bir iskemle taşır; padişah ata binerken ve inerken bu iskemleye basar, koz bekçisi denilen diğer bir ağa bir asanın ucuna takılmış mücevherli bir ibrik taşır ve bu, padişah istimaline (kullanımına) mahsus suyu havidir. Bu alay, resmi üniformalı yeniçerilerden müteşekkil iki sıranın arasından derin bir sükut içinde geçer, padişah yalnız saf teşkil etmiş olan askerlere selam verir. Sağ elini göğsünde tutar ve başını, daha doğrusu gözlerini hafifçe sağa sola çevirir; yeniçerilerin mukabelesi başlarını omuzlarına doğru eğmekle olur. Yeniçerilerin başlarında beyaz börk, ayaklarında geniş mavi şalvar ve kırmızı pabuç vardır. II. Mehmet’in camiine gelince padişah attan İner ve büyük ceddinin türbesine girer dua eder, sonra hareket ile Eyyub’a giderdi. Türbede duadan sonra padişaha, nakib-ül eşraf, sadr-ı azam, yeniçeri ağası ve silahtar tarafından muavenet görmek suretiyle şeyhülislam kılıç kuşatır, aynı zamanda caminin dış duvarları haricinde elli adet kurban kesilir.”

Kanunname ve teşrifat kayıtlarına göre çok defa kırk iki ve elli arasında kurban kesilmiştir. Bu kurbanlar cami ve türbe hademeleriyle fukaraya dağıtılırdı. Yine kanun üzere bu kılıç alayında kapıcılar kethüdasıyla mirahur ağa kara yoluyla avdette türbe kapısından saray kapısına kadar yaya yürüyerek halkın padişaha verilmek üzere takdim ettikleri istidaları alırlardı; saraya gelince bu istidaları kapı ağası mühürleyip padişah namına, görülüp muameleleri yapılmak üzere ve kapıcılar kethüdası vasıtasıyla sadrazama gönderirdi.

Kılıç kuşanma merasimi nihayet bulup padişah sarayına geldikten sonra bostancı ocağı kayıkçılarına ve teşrifatçı, piş keşçi, mataracı, kürsidar-ı sim denilen iskemleci, orta kapı ve bab-ı hümayun nöbetçi kapıcıları, seccadeci başı, bevvabiyn-i dergâh-ı ali bölükbaşları denilen orta kapı kapıcılarının bölükbaşlarına muayyen miktar hasene (altun) ihsan olunması da kanundu. Tarih boyunca hükümdarlar birbirlerine ve muzaffer komutanlarına şeref sembolü olarak kılıç hediye etmişlerdir. Serdar-ı Ekrem tayin olunan şahıs büyük bir alay ile Otağ-ı Hümayun’a gider. Burada padişah Serdar’ın beline murassa veya kıymettar kılıç bağlardı. Savaşta mağlup olan düşmanın kılıcı boynuna asılırdı. Tarihçi Naima 1601 senesinde Karayazın İsyanı’nı bastırmakla görevli Hasan Paşa’nın asiler tarafından öldürüldükten sonra; paşanın parasının kalkan ile, çuha, ipekli ve diğer kumaşların kılıç ile ölçülüp paylaşıldığını yazmaktadır.

Türk Kılıcının Bazı Teknik Özellikleri

Türk kılıcı diğer dünya kılıçlarında görülmeyen bir mekaniğe sahiptir. Ayrıca bu kılıcı kullanmak çok yüksek bir maharet ve bilgi ister. Türk kılıcının esas formu hafif eğri olmasıdır. Özellikleri itibariyle düz bir forma ve fazlaca ağırlığa sahip olan Orta Çağ kılıçlarında kol kuvveti ve darbe etkisi gibi fiziksel özellikler önem kazanırken, eğri ve hafif olan Türk kılıçlarında bileğin rahatça hareketi önem kazanmıştır. Bu sebeple Türk kılıçlarında kütle, boy ve eğrilik arasındaki oranlar daima göz önüne alınmıştır. XVIII. yüzyılda Türk askeri kıyafetleri hakkında eser yazmış olan bir İngiliz diyor ki: “Düz bir alet-i cari ha yalnızca dürtmek ve tazyik neticesi ile tesirli olur. Bunun tesiri isabet ettiği yerle sınırlıdır. Hâlbuki eğri olan bir aleti cari ha ise ağzını geri çekerken de tesirini gösterir, kolun kuvvet ve gayreti ile kayar, hareket tesiri daha uzun olur.”

Kılıçların Yapım Kaynağı

Hazine Defterleri ve diğer yazılı kaynaklardan edindiğimiz bilgilere göre kılıç yapımında kullanılan demirler, değişik yerlerden gelmişlerdir. Arşiv vesikalarında kılıç yapımında kullanılan demirler şu isimlerle anılmışlardır: Kara batan Timurlu kılıç, Kara kılıç, Karahasan Timurlu kılıç, Eski İstanbul demirli kılıç, Diyarbakır demirli kılıç, Eski Şam demirli kılıç, Eski Mısır demirli kılıç, Mısır demirli kılıç, Horasan demirli kılıç, Kirmani demirli kılıç, Acem demirli kılıç, Seyhani demirli kılıç, Şam demirli kılıç, Hindi demirli kılıç, Çintiyan demirli kılıç vs. Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde Osmanlı’da kılıç yapımında kullanılan demir madeninin kaynağı hakkında şu bilgiler yer almaktadır: “On ikinci maden, Tophane kasabası üstünde Galatasaray denilen padişah sarayının altında Eski İstanbul adı ile anılan demir madenidir. Dünya üzerinde Eski İstanbul demiri diye ün yapmıştır. Ayasofya’nın bütün demir kısımları, Dikilitaş’ın bağları bu demir madenindendir. Tâ ki Sultan Beyazıt zamanında buradan kolaylıkla demir çıkartılmakta idi. Sultan Beyazıt orada bir şifa evi ve medrese yaptırmıştır. Sonra burası padişah sarayı olmuş. Eski İstanbul madeni kullanılmaz duruma gelmiştir. Benim gençlik zamanlarımda II. (Genç) Osman (1618-1622) devrinde Kurşunlu mahzen ile Topkapı arasında Dimişkihane (Kılıçhane) iş yeri vardı. Fatih’in yapısı idi. Sultan Mehmet, sözünü ettiğimiz madenden demir çıkartıp bu Dimişkihane’de usta kılıççılara çeşitli kılıçlar yaptırırdı. Hatta Sultan IV. Murat’ın Kılıçcıbaşısı Davut Usta’yı burada çalışırken ben gördüm. Kale dışında deniz kenarında büyük bir işyeri idi. Sonra Sultan İbrahim tahta çıkınca Kara Mustafa Paşa’yı şehit ettikleri sene devletin idaresine gevşeklik gelmişti. Gümrük Emini Ali Ağa bu Dimışkihane’yi devletten alıp kat kat Yahudi evleri yaptırmıştır.”

Dimişkihane’nin terk edilmesinin sebebi başka bir yerde kılıçhanenin açılmış bulunmasıdır. Yoksa kılıçtan istiğna hâsıl olmuş değildi. Bunu da tesadüfen öğreniyoruz. Henüz tarihlerde arşivdeki vesikalarda bir kayda rastlayamadık. Fakat 1284-I867’de İstanbul’da Sanayi Mektebi açıldığı zaman bunun Sultanahmet’te Atik Kılıçhane binasında açılmış olduğunu o mektup hakkındaki resmi tebliğde münderiç “Atik Kılıçhane mahallinin mektep ittihazı ile ona göre tesviyesi” fıkrasından öğreniyoruz. İşte bu kayda göre Osmanlı İmparatorluğu’nun kılıç fabrikası, Atmeydanı’nda ve şimdiki İktisat Fakültesi’nin arkasına düşen bugünkü sanatlar mektebinin olduğu yerde imiş. 1807’de bir sanat mektebi açılması düşünüldüğü zaman orada demir dökecek, eritecek ve işleyecek tesisatın mevcudiyeti hatırlanarak mektep halinde ihya edilmiş demek doğru olur.


Kılıç Yapımı

Türk kılıcı “kılıç yumurtası” ismi verilen üç ile beş kilogram ağırlığında, beş ile sekiz santim çapında ve sekiz ile on iki santim yüksekliğindeki çelik kütlesi dövülmek suretiyle yapılırdı. Yaş pamuktan yapılmış ve havaya fırlatılan bir yumağı, tereyağı keser gibi kolayca kesen Türk kılıçlarının yapımında değişik formüller vardı. Kılıca su verilmesi işlevi çok önemlidir. Zira az su verilirse eğrilir, çok su verilirse kırılır; onun için tam kıvamında olması şarttır. Kılıçların uçtan itibaren iki karışlık kısmı bilhassa keskin olmalıdır. Kemankeş Mustafa Ağa kılıca su verilmesine dair şunları yazmıştır: “Benim kardeşim, sana temren, kılıç veya bıçağa verilen öyle bir su yazdım ki, bunu vaktiyle yapmışlar ve kimya gibi saklamışlar. Bugün ne bir temrencide, ne de bir kılıççıda vardır. Ben dahi saklayacaktım; lakin hayır duanızdan mahrum eylemeyiniz diye bunu açıklıyorum. Bu usulü ben bizzat tecrübe ettim. Bu suyu yapmak için aşağıda cins ve miktarı yazılan maddeler birbirleriyle karıştırılarak bir kaba konup mayalanmak üzere kırk gün güneşte bırakılır. Sonra bu kap ateşe konulup imbikten geçirilerek damla damla toplanır. Bu şekilde elde edilen suyun bir okkası bir kılıca su vermeye kâfi gelir. Bir okkası bin altına değer. Bu sudan su verilmiş kılıç ile bir zırha vuran paramparça eder.”

Kemankeş Mustafa Ağa’nın reçetesi şu bilgileri içermektedir;

Miktarı Cinsi

1 Okka Sönmemiş kireç (CaO)

1/2 Okka Pelit külü (Valanet gland)

1/2 Okka Bevrek-ül Ermeni (Na-Ca-Soda) /

1/2 Okka Cenkar (Bakır çalığı)

1/2 Okka Sarı zırnık (AsS-Arsenik Sülfüt)

1 Okka Yaban soğanı suyu (Alium Satium)

1 Okka Katran (Govdron)

Çok özel bir yapıya sahip olan Türk kılıcını iyi bir biçimde kullanmak, çok çalışmak ve beceri isteyen bir vakadır. Emir Hacip Aşık Timur “Kitab-ı Tuhfetul Müluk Vel Salat’în” adlı eserinde iyi kılıç kullanma talimatlarına dair şunları yazmıştır: “Kılıç ile vurmayı öğrenmek isteyen bir kimse süvari ise süvarinin yüksekliğinde, piyade ise piyadenin boyunda bir kamışı sağlamca toprağa diker. Sonra bu kamış sağ tarafında kalacak şekilde uzakça bir mesafeye gidip oradan atını dörtnala koşturur ve kamışa yaklaşınca kılıcını kınından çıkarıp kamışı şiddetle keser.

Her defasında bir karış kesmek suretiyle yerden bir arşın yüksekliğinde kamış kalıncaya kadar bu hareketi tekrarlar. Kılıçla kamışı kesmekte tam ihtisaslaşma için beş adet ok alınır ve bunlar süvarinin sağına gidecek şekilde onar arşın aralıkla toprağa sağlamca dikilir. Süvari atını son süratle koştururken okları yelelerinin birer parmak aşağısından muntazam bir şekilde keser. Bu işte de tam ihtisas kazanınca iki sıra halinde ve onar arşın uzaklık ile on adet ok dikilir. İki sıra arasından dörtnala koşuştururken oklar sağlı sollu biçilir. Kılıçla vururken kolun bilek mafsalı bükülmelidir.”

Padişah Kılıçlarının Form Gelişimi

Osmanlı padişah kılıçlarının form gelişimini, 15. yüzyılın ikinci yarısından itibaren gözlemleyebiliyoruz. Fatih döneminden önceye ait, Osmanlı yapımı olduğu kesinlik taşıyan bir kılıca rastlanmıyor. Erken Osmanlı Devri (1299-1453), kılıçlarından hiç örnek bulunmamasını iki açıdan değerlendirebiliriz: Bu dönemdeki Osmanlı topraklarında çeliğin çok değerli bir ithal malı olması nedeniyle eldeki eski kılıç tabanlarının dövülerek yeni kılıç yapımında kullanılması, Bursa ve Edirne’deki saraylarda ve silahhanelerde bulunan kılıçların Fetihten sonra İstanbul’a getirilmeyip oralarda kalması ve zamanla zayi olması. Bu döneme ait sadece kılıçlar değil, diğer silah çeşitlerinden de örnek bulunmamaktadır. Tek istisna İstanbul Askeri Müzedeki Sultan Orhan’ın (1326-1359) miğferidir.

Osmanlı kılıç örnekleri, Fatih S. Mehmet’in (1541-81) adını ve unvanını taşıyan dört kılıçla başlar. Bunların ve bu döneme ait diğer kılıçların, ilk bakışta dikkati çeken ortak özellikleri ileri aşamada bir forma sahip olmalarıdır. Fatih’in ihtişamlı tören kılıcı (aynı zamanda işlevselliğe de sahiptir) formunun estetik olgunluğuyla bu devir Osmanlı kılıçlarının en tipik örneğidir(Env. No: 1/90). Diğer bir kılıç ise burmalı kılıçlara güzel bir örnektir (Env. No:1/93). Bu tip kılıçlar kesici olmaktan ziyade delici bir silah olarak etkilidirler. Bu kılıcın bizim için diğer bir önemi; kabza ve balçağının demirden yapılmış olması sebebi ile orijinal formunu günümüze kadar muhafaza etmesidir. 15. yüzyılda değişik form gösteren kılıçlar; tabanı düz ve iki ağızlı, eğri ve tek ağızlı, yıldırım (burmalı) ağızlı, çatal (Zülfikar) ağızlı ve meç’tir. Bunların içinde muhakkak ki 15. yüzyılı belirleyen karakteristik form “eğri ve tek ağızlı” kılıç formu olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin tarihteki en parlak dönemi, Batılıların “Muhteşem”, Türklerin “Kanunî” unvanıyla andıkları Sultan I. Süleyman’ın saltanat yıllarıdır. Onun 46 yıl süren padişahlığında, Osmanlı’nın askerlik ve diplomasi alanındaki rakipsiz üstünlüğünün yanı sıra, ilim ve sanatta da zirveye çıkılmıştır. İsmail Hami Danişmend’in ifadesine göre; “Kanunî Sultan Süleyman, tıpkı birer ordu kuman danı gibi cepheden cepheye ve zaferden zafere koşarak Osmanlı Devleti’ni kuran ve bilhassa imparatorluğu günden güne genişleten ilk on padişahın sonuncusudur.” Saltanatının toplam 10 yıl, 3 ay, 5 gününü sefer yollarında ve harp meydanlarında geçirmiş olması ve 72 yaşının içinde iken Zigetvar Kuşatması’nda vefat etmesi, onun şahsiyetini şekillendiren unsurlar arasında askerliğin ne derece önemli bir pay teşkil ettiğini ortaya koyar.
Kanunî, Osmanlı padişahlarının çoğunda görüldüğü gibi, cengâverlikte, yani binicilikte ve kılıç kullanmada maharet sahibidir. Mohaç Meydan Muharebesi’nde, üç seçkin Macar şövalyesiyle karşı karşıya gelince, kılıcını çekip üçünü birden haklaması, bu kabiliyetinin delilidir.

Kılıç, Türklerin hayatında ve inançlarında daima yer almıştır. Rıfkı Yazıcı’nın şu tespiti ne kadar yerinde ve isabetlidir: “Tacın yanında asa, kılıcın yanında dua vardır.” Elbette ki, kılıcı kınında tutan, zamanlayan, takvimleyen, bileyen ve “Hadi” diye emirleyen dua sahipleridir. Dua kılıca hedef ve istikamet kazandırır, hatta haysiyet ekler. Kanunî Sultan Süleyman keskinlerin keskini bir muhteşem kılıç ise, Şeyhülislâm Hoca Sâdeddin Efendi duadır. Dualarla kılıçlar, tarih boyunca hep yan yana, iç içe olmuşlardır.

Tek başına madde, kuvvettir, öfkedir, emirdir. Yanı başında her zaman manayı da bulabilmeli, onunla frenlenip, onunla şaha kalkmalı, onunla temellenmeli, onunla köklenmeli ki bütünlüğünü, anlamını sağlamış olsun. Kılıç da zulmün değil adaletin tesisi yolunda kullanılırsa şan ve şeref taşır. Aksi takdirde basit bir demir parçası, kan dökme aracıdır.

Fatih Sultan Mehmet’ten beri devam eden kılıç formunun Kanuni Sultan Süleyman ve ondan sonraki dönemlerde değişmeden 18. yüzyıl sonlarına kadar sürdüğünü görüyoruz. 19. yüzyılda ise Türk kılıçlarında Avrupa etkisi görülmektedir. Bu etki kabza, balçak ve taban biçimlerinde de kendisini hissettirmektedir. Bu yüzyıldan sonra Türk kılıcının orijinal formu unutulmuştur.

Sultan Selim II ve Sultan Mehmet II’ ye ait kılıç (Env. No: 1/496-486) XVI-XVII. yüzyıl başlarına ait Türk kılıcı formuna örnek olarak gösterilebilir. Sultan Mehmet’in kılıcının Beyazıt II’ nin kılıçlarına çok benzediği görülüyor. Sultan Osman’a ait kılıcın (Env. No: 1/487) geleneksel formdan ayrıldığı tabanının eninin artmasından ve mahmuz çıkıntısından anlaşılıyor. Sultan Selim II’ ye ait eğri kılıç (Env. No: 1/499) saf Türk kılıcı formunun en son örneği olarak gösterilebilir.

Sultan Abdülmecid, Sultan Abdülaziz ve Sultan Abdulhamid’e ait üç kılıç, Türk kılıç formuna tekrar dönüşün birer temsilcisiymiş gibi gözükseler de gerek eğriliğin, gerekse tabanın kısımları arasındaki oranların, gözden kaçmayacak derecede bozulmuş olduğu görülebilmektedir.

Sultan Mehmet Reşat’a ait olan örnek ise, o devir Avrupa bahriye kılıçlarının tamamen aynısıdır. Türk kılıcı özelliklerini göstermemektedir. 15. yüzyıl ikinci yarısı Osmanlı kılıç kabza ve balçaklarında, bu dönem kılıç tabanlarında olduğu gibi, uzun bir gelişme aşamasının sonucu olduğu anlaşılan belirli ve uyumlu bir formla karşılaşıyoruz.

Fatih Sultan Mehmet adını taşıyan düz ve iki ağızlı kılıçtan ancak birinin kabza ve balçağı kalmıştır (Env. No: 1 / 376). Kabza tepesi çıkıntılıdır. Bu da bize, kılıcın iki ağzının kullanıldığını gösteriyor. Eğri ve tek ağızlı kılıç kullanımına geçildiği bir dönemde, bazı Memluk kılıçlarında yapıldığı gibi, kabza eğriltilerek ağzın tek taraflı kullanımına gidilmemiştir. Buna mukabil Fatih’e ait düz kılıçta taban kuyruğu hafif eğridir. (Env. No: 1/374) Fatih’e ait eğri kılıçlardan ilki, balık dişinden yuvar lak ve hafif eğri kabzalı, ışınsal yıldız biçimi dolgun demir balçaklıdır. (Env. No: 1/90) Bu harikulade tören kılıcının her parçası orijinaldir. Bu sebeple tarihi belli en erken Türk kılıçları arasında özel bir yeri vardır, ikinci eğri kılıcın da aynı özellikleri taşıdığını görüyoruz (Env. No: 1/375). Sultan Beyazıt II dönemi kılıç kabzaları değişik bir forma sahiptir. Balık dişi kaplamalı kabza yerini ağaç veya yekpare demir kabzaya bırakmış, yassılaşmış ve eğriliği artmıştır. Bu yeni formlarıyla Beyazıt II devri kılıç kabzaları, tabanları gibi ve onlarla uyumlu olarak, olgun bir estetik biçim gösterirler. Aynı kabza formuna, bu dönemin iki ağızlı burmalı kılıçlarında da rastlıyoruz(2).

Kabzaları iki ana tipte değerlendirebiliriz: Önceleri hafif eğri ve yuvarlak yapılmakta, kabza tepeliği çıkıntılı olmadığından elden kaymasını önlemek üzere iç kısmında bir çıkıntı bulunmaktadır. Fatih’in eğri kılıçlarında kabzalar bu formdadır. Sultan Beyazıt devrinden kalma orijinal demir kabzalı bir kılıçta ise ikinci bir tipin ortaya çıktığını anlıyoruz. Burada kabza; yassı ve eğridir. Yine elin kaymasını önleyen bir çıkıntı vardır. Kanuni devrinden itibaren koleksiyonumuzda bu tiplere uyabilen çok az örnek kalmıştır. 18. yüzyıl sonu ve 19. yüzyıl boyunca yapılan kötü tamiratlarda kabzaların bu orijinal formlarına dikkat edilmemiş “tabanca sapı” diye adlandırılan iri, topuz tepelikli boynuz kabzalar veya Avrupa kabza biçimleri kullanılmıştır. Daha önce kılıçların taban formlarının gelişiminde de gördüğümüz gibi, Kanuni Sultan Süleyman ve ondan sonraki dönemlerde kabza ve balçak formu değişmeden 18. yüzyıl sonlarına kadar sürmüştür. 19. yüzyılda ise kılıçlarda Avrupa etkisi görülüyor(3).

Silah seksiyonunda teşhir edilen padişah kılıçlarının balçaklarına baktığımızda; Fatih Sultan Mehmet dönemindeki demir balçakların yerini, Beyazıt döneminde daha çok gümüş balçakların aldığını, Kanuni Sultan Süleyman döneminde bunların yerini, altın yaldızlı gümüş balçaklara bıraktığını ve daha sonraki zamanlarda ise, bu çeşitlemelerin hepsinin kullanıldığını gözlemleyebiliriz.

Kılıçların kınları, genelde ağaç üzerine deri kaplıdır. Ağızlık, iki bilezik ve çamurlukları demirdendir. Fatih devri kınlarında madeni kısımlar, genellikle kabza tepeliği ve balçakta olduğu gibi süslemesizdir.

Beyazıt II. zamanında madeni aksam genellikle altın kakma motiflerle süslenmiştir. Daha sonraki dönemlerde ağızlığı, bileziği, çamurluğu altın yaldızlı ve altından olan kınlar da görülür.

Kılıçlar Üzerinde Görülen Süslemeler

Osmanlı Devleti’nde kılıç ustaları ehli-i hiref arasında kabul edilmektedir. Saray atölyelerinde çalışan ve Osmanlı merkez ordusunun ihtiyacına cevap veren tüm (ehli-i hiref) ustaların sayısı iki bini bulmakta idi. Türkler silahlarındaki maddî güce paralel olarak süslemenin de gelişmesini arzu etmişler ve bunda da başarılı olmuşlardır. Hazine defterlerinden birinde “Şeyh hattı ile ayeti kerime yazılı kılıç” kaydına rastlanıyor. Bu kayıt bize şunu gösteriyor ki, bu kılıçların yapılmasında devrin meşhur hattat, nakkaş, kuyumcu ve kılıç ustaları işbirliği içerisinde çalışmışlardır. “Hacı Sungur, Mehmet Seyyid Bayram, Zülfikâr Zeki Mehmet, Hayreddin vb.”leri eşsiz Türk kılıçlarını imal eden ustalardan bir kaçıdır. Bunların kılıca verdikleri form, demire verdikleri su Türk kılıcını şaheser yapmıştır. Osmanlı Türk kılıçlarındaki süslemelerde sarayın geleneksel uygulaması hâkimdir. Süslemelerde ana hattı kuyumculuk oluşturur.

Süslemeler altın, gümüş, demir vs. madenler ve fildişi üzerinde oymacılık ve kakmacılık şeklinde kendini gösterir. Bu şekilde yapılmış bir kılıcın esas dekorasyonu yazıdır. Değişik kılıçlarda çeşitli yazı örnekleri görülürse de bu yazıların içerisinde en çok nesih yazı görülür. Kılıçların özellikle taban kasımlarında kılıcı imal eden ustanın adı, padişahın tuğrası, Kur’an-ı Kerim’den ayetler, hadisler, dualar, şecereler, manzum parçalar yer alır. Bütün bu süslemeler ve yazı örneklerinin çelik üzerinde yer alması için; oyma, kakma, telkari, savat teknikleri kullanılmıştır.

15-16 ve 17. yüzyıllara ait eserlerde dönemin süslemesine uygun olarak Rumi motifler bolca kullanılmıştır. Lale, yaprak, kıvrık dallar kabza ve balçak üzerindeki diğer motiflerdir. Kınların üzerlerinde de bolca süsleme ve değerli taşlar görülür. Kılıçlar üzerlerindeki yazılarıyla da sahiplerinin ruh halini bizlere anlatabilmektedir, Silah Seksiyonundaki 1/11037 envanter numaralı kılıcın üzerine nakşedilmiş olan şu beyit bu durumu açıklamaktadır: “Ey gönül bir can içün her cana minnet eyleme izzet-i dünya içün Sultana minnet eyleme.” İnsanların yaşamlarında maddi, ruhi ve sosyal olmak üzere değişik gereksinimleri olduğu bir gerçektir. Türkler bu ihtiyaçlarının hepsine daima güzellik fikri ve duygusu ile yaklaşmışlardır. Giydikleri çoraptan kullandıkları silaha kadar her şeyde bu güzelliği aramışlardır. Bütün bu nedenlerden dolayıdır ki, tarih boyunca aslında bir savaş aleti olan kılıcın Türk sanatındaki yeri ve önemi diğer sanat eserlerinden farklı olmamıştır.

Dipnotlar:

(1)-Orkun, Hüseyin Namık “Eski Türkler Nasıl Yemin Ederlerdi.” Cilt 1, İstanbul 1950 s.39

(2)- Öz, Tahsin, Topkapı Sarayında Fatih Sultan Mehmet II’ ye ait eserler Ankara 1953.

(3)-Aydın, Hilmi, “Topkapı Sarayı Müzesinde Sergilenen Kılıçlar” Antik Dekor, İstanbul 1996 s.180-182.

* İstanbul 1 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürü.



İSMEK El Sanatları Dergisi 4 İNDİR

Bu yazı 6468 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK