Makale

Balkanlardaki Osmanlı Mirası

  • #


Yazı: Ahmet KUŞ*

Balkanlar, tarih boyunca farklı medeniyetlere yurt olmuş çok önemli bir coğrafyadır. Osmanlı Devleti, 14. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın başlarına kadar tam beş asır boyunca Balkanlar’da hüküm sürerek, büyük ve köklü bir miras bırakmıştır. Ecdat yadigârı bu yetim coğrafyanın diğer bir ismi de Rumeli’dir. Bir dönem Osmanlı hâkimiyeti içerisinde yer alan Rumeli şehirlerinin çoğunluğu her türlü tahribata rağmen hâlâ Osmanlı kimliğinden izleri barındırıyor…

Bizim için Balkan macerası, 14. yüzyılın ortalarında başlar. Genellikle Balkanlar veya Balkan Yarımadası diye isimlendirilen güneydoğu Avrupa’daki bu bölge, Arnavutluk, Makedonya, Yunanistan, Bulgaristan, Kosova, Sırbistan, Karadağ, Bosna Hersek ve Trakya’dan oluşur. Ayrıca Romanya, Hırvatistan, Slovenya ve Moldova’yı da Balkan yarımadasında bir miktar toprağı olduğu için bu gruba dahil edebiliriz.
Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’daki hâkimiyeti 1912 yılına kadar devam etti. İlk ayrılma 1829 yılında Yunanistan ile başladı ve en son 1912 yılında Arnavutluk’un Osmanlı Devleti’nden ayrılması ile Balkan hâkimiyetimiz sona erdi. Ortak bir geçmiş ve ortak bir coğrafya olduğu için bu ayrılış hiçbir zaman sınırlar gibi keskin bir çizgi ile olmadı. Her ne kadar Osmanlı’dan ayrılan bu topraklarda çok sayıda devlet kurulsa da bu ülkelerdeki soydaşlarımızla hep gönül bağımız oldu. Zaten söz konusu ülkelerde yaşayan azınlıklar ile ayni soya ve ayni dine mensuptuk. Bu Osmanlı bakiyesi halklardan ne zaman birisinin baş sıkışsa Türkiye’nin kapısı çalındı. Yakın tarihte bile milyonlarca kardeşimiz ülkemize göç etti. Bir kısmı doğu bloğu diye isimlendirilen siyasi komünist blok içerisinde olan bu ülkeler seneler boyunca kardeşlerimize zulüm etti. 1990’li yılların başsındaki özgürlük hareketi sonucu bağımsızlığını kazanan bu ülkelerin tamamı demokrasiye geçti. Bu süreç içerisinde soydaşlarımız demokratik haklara kavuştu, örgütlenme hakki elde etti ve hürriyetleri daha da genişledi. Artık eski dönemlere göre bu ülkelerden bazıları Avrupa Birliği üyesi olduğu için veya demokratik gelişmeler sebebiyle Balkanlardaki kardeşlerimizin durumu eskiye nazaran daha iyi bir durumdadır.

Balkanlar, tarih boyunca farklı medeniyetlere yurt olmuş, çok önemli bir coğrafyadır. Osmanlı Devleti, 14. yüzyılın ortalarından 20. yüzyılın Başlarına kadar tam beş asır boyunca Balkanlar’da hüküm sürerek, büyük ve köklü bir miras bırakmıştır. Bu miras Balkanlar’da yaşayan toplumların sosyal yaşamına, mimarisine, diline, musikisine, sanatına, folkloruna, mutfak kültürüne kadar birçok alanda derin izler bırakmıştır. Ecdat yadigârı bu yetim coğrafyanın diğer bir ismi de Rumeli’dir. Osmanlı döneminde bu topraklar için genellikle Rumeli ismi kullanmıştır. Bir cihan devleti olan Osmanlı, bu toprakları fethettikten sonra yoğun bir imar faaliyetine başlamıştır. Eski şehir merkezlerini ihya ettiği gibi yeni şehirler kurup camiler, tekkeler, medreseler, kütüphaneler, çarşılar, türbeler, köprüler, su kemerleri ve imaretler inşa etmiştir. Osmanlı Devleti, Rumeli’de kaldığı beş yüz yıl süresince Osmanlı medeniyetini Rumeli şehirlerine bir nakış gibi işlemiştir.
Türkiye ile bu ülkeler arasında bir kader ve gönül birliği vardır. Durum ne olursa olsun orada ki gelişmelere hiçbir zaman ilgisiz kalamayız. En azından büyük bir ülke olmanın sorumluluğu, bu ülkeler ile yakından ilgilenmeyi gerektirir. Türkiye ile Balkan ülkeleri arasındaki beş yüz yıllık tarihi birliktelik sebebiyle Balkanlar ile Türkiye’yi ayrı düşünmek mümkün değildir. Balkanlar, Avrupa’ya açılan kapımız olduğu için stratejik öneme sahiptir. Bu ülkeler ile ekonomik ilişkilerimizde oldukça gelişmiştir. Tüm bunları bir kenara bıraksak bile oradaki kardeşlerimizin en güvendiği ülke Türkiye’dir. Zaten Balkanlar’da ne zaman bir huzursuzluk çıksa olayın direkt taraflarından biri Türkiye olmuştur. Onların bize söylediği en önemli söz ise “Türkiye ne kadar güçlü bir ülke olursa, biz burada o kadar rahat ederiz”. Evet, sınırlar değişse de kader ve gönül birliği hâlâ sürüyor. Balkan ülkeleri etnik olarak çok karmaşık bir yapıda olduğu için iç savaşlar ve kavgalar hiç eksik olmuyor. Çok değil 12 yıl önce biten son Bosna Savaşı bile hâlâ hatırımızda… O günleri unutmak mümkün değil. Her zaman olduğu gibi o zamanda Bosnalı kardeşlerimizin yardımına koşan yine bizlerdik. Oradaki acıyı bizde aynen burada hissettik, dualarımız, yardımlarımız onlar içindi. Türkiye o yıllarda yapılması gerekeni yaptı ve Bosna-Hersekli kardeşlerimizin gönlünde taht kurdu. Şimdi Türkiye’den Bosna-Hersek’e kim giderse gitsin olağanüstü bir ilgi ve sevgi ile karşılanır.

2006 ve 2007 yılları içerisinde bölgeye yaptığımız geziler sırasında özellikle bazı şehirlerde Osmanlı Devleti’nin çok önemli yatırımlar gerçekleştirdiğini gözlemledik. Tabii ki bizim görebildiklerimiz tahribat ve yıkımdan kurtulabilen eserlerdi. Çok farklı ülkelerde çok farklı kesimlerden insanlarla konuştuk.

Aşağı yukarı bu insanların tamamına yakınının ortak görüşü “Osmanlı’nın adil bir devlet olduğu” idi. Bir de bölgede Osmanlı ve Türk olmak hâlâ itibarlı bir durum. İnsanlar her şeye rağmen Osmanlı devlet yapısına güveniyor ve o yapının burası için huzur ve barış kaynağı olabileceğine inanıyorlar. Türkiye sevgisi de had safhada. Yine o ülkelerde birçok dostumuz ayni şeyi anlatıyor. Güney Kore ve Japonya’da oynanan 2002 FİFA Dünya Kupası maçları sırasında Türkiye Milli Takımı’nın elde ettiği her maç sonrası Türklerin yaşadığı şehirler bayram yerine dönüşüyormuş. Zaten Türk Milli Takımı’nı ve Galatasaray’ı neredeyse tanımayan yok. Milli takımın kazandığı her başarı, ayni şekilde kutlanıyormuş. Futbolun nerede olursa olsun milli duygular üzerindeki etkisi çok büyük. Kitleleri birbirine yaklaştırıcı bir unsur.
Ne yazık ki Osmanlı Devleti’nin tarih sahnesinden çekilmesiyle birlikte Rumeli’deki mimarî yapılar da depremler, yangınlar, geçici işgaller ve isyanlar sonucu yok olmuştur. Bu yapıların bazıları yeni devletler tarafından kasıtlı olarak yıkılmış, bazıları ise saydığımız afetler sonucu yok olmuştur. Tabi ki bu tahribat esnasında dini faktörlerde etkili olmuştur. Bir dönem Osmanlı hâkimiyeti içerisinde yer alan Rumeli şehirlerinin çoğunluğu her türlü tahribata rağmen hâlâ Osmanlı kimliğinden izleri barındırıyor. Zaten gezilerdeki amacımızda “Rumeli'deki Osmanlı İzleri”ni belgelemekti. Kısmet olursa bu ülkelerinde çektiğimiz fotoğraflar ayni isimle kitap haline gelecek. Bir sergiyle başlayan Balkan projemiz üç ciltlik bir kitap ile devam edecek. Birinci cildi 2007 yılında yayımlanacak olan kitabin ikinci cildi önümüzdeki yıl ve üçüncü cildi ise 2009 yılında basılacak. Çalışmalar sırasında gördük ki Osmanlı nerede bir şehir varsa oraya camiler, kervansaraylar, su kemerleri, kaleler, köprüler, medreseler, türbeler, çeşmeler inşa etmiş. Adeta hakimiyetine geçen şehirleri ihya etmiş. Akla hayale gelmeyen tepelere kaleler, nehirler üzerine köprüler inşa etmiş. Öyle bir medeniyet oluşturmuş ki hayran olmamak mümkün değil… Oralara hem adaleti hem de medeniyeti götürmüş. Osmanlı aldığı ülkeleri sömürmemiş, bilakis oralara huzur ve adalet götürmüş. Günümüzde bu yetim coğrafya hâlâ Osmanlı’dan kopuşun sarsıntılarını atlatabilmiş değil.

Balkan ülkeleri hakkında genel bir değerlendirme yapacak olursak önümüze şöyle bir tablo çıkar. Müslüman nüfusun yoğun olarak yaşadığı Kosova, Bosna-Hersek ve Makedonya’da Osmanlı mimarî yapıları daha iyi korunmuştur. Türklerin azınlıkta kaldığı Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan’da ise eserlerin çoğu yıkılmıştır veya bakımsız bir haldedir. Sağlam olanlar ise amaçları dışında kullanılmaktadır. Müslümanların nüfus olarak çok az kaldığı veya tamamen terk ettiği Macaristan, Sırbistan, Hırvatistan ve Karadağ gibi ülkelerde ise çok az sayıda Osmanlı yapısı günümüze kadar ulaşabilmiştir. Bulgaristan ve Yunanistan’ın Türkiye’nin Trakya bölgesine yakın kısımlarında Müslüman – Türk azınlığın yaşadığı köylerde özellikle camiler büyük ölçüde korunmuştur. Buna rağmen Bulgaristan’da Komünist dönemde tahribat bir hayli fazla olmuştur. Bu iki ülkede Avrupa Birliği üyesi olduktan sonra azınlıkların dini hürriyetleri daha da genişlemiştir. Böylelikle tarihî özelliği olan ibadethanelerinde korunabilmesi daha kolay bir hal almıştır. Avrupa Birliği süreci oradaki eserlerin korunması konusunda çok olumlu neticeler doğurmuştur.

Bu konudaki en önemli sorunlardan bir tanesi de yapıların tamir edilirken tarihî özelliklerinin korunmamasıdır. Özellikle camilerin çoğunda ehil olmayan kişilerce yapılan tadilatlar sonucunda çok büyük hatalar yapılmıştır. Tarihi eser statüsü olan yapıların tamirinin de bir proje dahilinde profesyonel ekiplerce yapılması gerekir fakat orada yaşayan Müslüman cemaatlerin fazla imkân olmadığı için bugüne kadar meselenin bu yönü hep ihmal edilmiştir. Ne yazık ki birçok cami betonla sıvanarak tarihi özelliklerini yitirmiştir. Rumeli’deki eserler bugüne kadar bu küçük çabalar sonucu korunmuştur. Bundan sonra yapılacak restorasyonlarda Türkiye mutlaka proje konusunda katkı sağlamalıdır.

Restorasyon konusunda son yıllarda çok başarılı çalışmalarda bulunmaktadır. Bu başarılı çalışmalara Bulgaristan’ın Filibe şehrinde yer alan Murad Hüdavendigar Camii’ni örnek olarak gösterebiliriz. Caminin restorasyonu 2006 yılında İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından başlatılmıştır. 25 Kasım 2005 tarihinde İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi tarafından restorasyon kararı alınan caminin tamiri geçtiğimiz günlerde tamamlandı ve bu ay içerisinde açılışa hazır hale getirildi. Bulgaristan’daki Osmanlı eserlerinin en önemlilerinden birisi olan Murad Hüdavendigar Camii’nin restorasyonu başarılı ve örnek bir çalışmadır. Rumeli’deki Osmanlı yapıları ile ilgili projeye başlarken bu konuda yapılan yayınların az ve yetersiz olduğunu tespit ettik. Daha sonra dört beş tane daha araştırma yapılmasına rağmen hâlâ en iyi çalışma Rahmetli Ekrem Hakki Ayverdi’nin “Avrupa’da Osmanlı Mimarî Eserleri” isimli eserdir. Hocanın çok zor bir dönemde olağan üstü bir gayret sonucu hazırladığı bu eser daha sonra hazırlanan kitaplarda hep kaynak olarak zikredilmiştir. Ayverdi Hoca bazı yapılara ulaşamasa da bu konudaki en kapsamlı çalışmaya imza atmıştır. Eserin hazırlandığı yılların zor şartları göz önüne alınıp bu eksikliklerde normal karşılanmalıdır. Yine de Balkanlar’daki Osmanlı eserleri hakkında en kapsamlı kitap bu çalışmadır. Sonradan yapılan çalışmaların çoğunluğu eksik veya yüzeyseldir.
Ülkemizin her zaman öncelikli bir Balkan politikası mutlaka olmalıdır. Oradaki gelişmeleri çok iyi takip etmeliyiz. Şayet siyasilerimiz iç politikadan fırsat bulabilirlerse sık sık oralara gitmeliler. Onlar bizi kardeş olarak biliyorlar. Bizde bu kardeşlik hukukunun gereğini yapmalıyız. Türkiye Osmanlı’nın varisi olduğu için Balkanlar’daki, Ortadoğu'daki, Afrika'daki gelişmelere kulağını tıkayamaz, tıkamamalı… İçine kapanıp, dünyadan bihaber yaşamak bizim gibi büyük bir devlete yakışmaz. Allah’a hamdolsun ki çok sayıda ülkeyi görme imkânımız oldu. İnanın samimiyetle söylüyorum, Yunanistan’da dahil birçok ülkeden çok daha gelişmiş bir ülkeyiz. Hatta bizim ülkemiz doğal güzellik, insan kalitesi, yaşam standartları gibi ölçülerde diğer ülkelerin çoğuyla mukayese bile edilemez. Her ne kadar bize kurulan tuzaklar nedeniyle içeride birbirimizin boğazını sıkmaya çalışsak ta dışarıdan bakınca biz çok büyük ve gelişmiş bir ülkeyiz…

Dünya çapında birçok ülkede göğsümüzü kabartan güzel çalışmalara imza atan TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı), Deniz Feneri Derneği, Kimse Yok mu Derneği ve Türk Kolejleri Balkanlar’da da en faal kurumlar. Gittiğimiz her yerde bu kurumlardan biri veya birkaçı mutlaka vardı. Bu kurumlar bulundukları ülkede ya bir Osmanlı yapısını restore ettiriyorlar, ya da oradaki halka yardım ediyorlar. Zaten Türk kolejlerinin yurt dışındaki eğitim hizmetleri hepimizin malumu. Ana faaliyeti eğitim sektörü olmasına rağmen bir Türk elçiliği gibi çalışan okulların Türkiye’nin tanıtımına yönelik katkıları da bir hayli fazla. Türk kolejleri faaliyet gösterdikleri ülkelerde en itibarlı eğitim kurumları. Birçok devlet yöneticisinin çocukları hatta varlıklı kesimin çocukları bile bu okullarda eğitim görüyor. Burada isimlerini zikrettiğimiz gerek devlet kurumlarına gerekse sivil toplum kuruluşlarına yurt dışında yaptıkları hizmetlerden dolay ne kadar teşekkür etsek azdır. Karamsar olmaya gerek yok… Çalışmak ve sabırlı olmak her zaman basariyi getiriyor. *Fotoğraf Sanatçısı

İSMEK El Sanatları Dergisi 5 İNDİR

Bu yazı 1167 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK