Makale

Sanatçı Kimdir?

  • #


Yazı: Prof. Dr. İlhan ÖZKEÇECİ*

Ne yalanlarda var ne hakikatte

Gözümü yumdukça gördüğüm nakış

Boşuna gezmişim yok tabiatta

İçimdeki kadar iniş ve çıkış

N. F. Kısakürek

Toplumun imarında bilim adamları, liderler, düşünürler, mimarlar, mühendisler kadar ona yön veren, ruh mayasına manalar katan sanatkârın payı da büyüktür. Sözü söylerken duygulu, manalı bir tarzda ifade-i meram eden, duygulara tercüman olan şair, yazar, fikir adamı nasıl geleceğe dair hedefler gösterecekse, sanatkâr da bu oluşumda; estetik, bedii zevk yüklü eserleri ile toplumu yönlendirir. Bu bilinçle eser veren bir sanatçının başta kendi toplumu ve daha sonra da tüm dünya adına getireceği açılımlar, açacağı ufuklar gerçek anlamda birer fetih olacaktır.

Estetiğin ele aldığı en önemli konulardan birisi de herhalde sanatçıdır. Çünkü sanatçı olmasaydı, sanat doğmazdı. Sanatçıda diğer insanlardan farklı olarak kurgu gücü, duyarlık ve duygu üstünlüğü, çağrışım zenginliği ve özgün bir algılama yeteneği vardır. Peki, toplumsal olarak böylesine önemli bir konumda olan sanatçı kimdir? Neden bir sanat eseri yapar, nasıl üretir? Onu eser vermeye yönelten şey nedir? Sanatçı denince aklımıza gelen model nedir? Başında beresi, ağzında piposu çıplak modeller çizen bir ressam mı, her gün birçoğu parlayıp sönen şarkıcılar mı?

Açıkçası bu soruların tek bir doğru cevabi yok, daha doğrusu cevaplar kişilerin bakış açısıyla belirlenir. Popüler kültürün yönlendirdiği gündelik sığ ortamı aşıp daha derinlerde yatan sanatçı imajı ve onun düşünce biçimini sorgulayacak olursak bu noktada çerçeveyi biraz genişletmemiz ve biraz suya sabuna dokunmamız gerekir. Çünkü bu soruların cevabini uzunca bir süredir bize öğretildiği gibi kabulleniyoruz, günümüzün dar perspektifinden bakarak büyük düşünemiyoruz veya maalesef hiç merak etmiyor ve sorgulamıyoruz. Türkiye’de sanat ve sanat tarihi eğitimini Osmanlının son dönemlerinden itibaren Batılı sanat ve düşünce tarzı biçimlendirmiştir. Bati medeniyeti kendi sanat çizgisini mağara devri resimlerinden, antik Yunan sanatına, oradan Rönesans’a ve modern Bati sanatına bağlar. Bati sanatı temelinde paganist (putperest) Antik Yunan düşüncesini benimsemiştir, ona öykünür, özlem duyar. Bati medeniyetini biçimlendiren aydınlanma çağında bu temelden yola çıkılarak insan her şeyin önüne ve merkeze yerleştirilir. “İnsan bir şeyi yapmak veya elde etmek istediğinde yerde ve gökte onu engelleyecek hiçbir gücün olamayacağı” kabul edilir. Bu anlayışta insani yaratıcının yerine koyan, insanda onun gücünü ve hâkimiyetini gören yakışıksız bir ima vardır.

Bu düşünce sisteminde sanatçı duruşunda hep bir itiraz, karşı oluş, tepki, inkâr ve meydan okuma esastır. Sanatçıların yaptığı her ürün için ısrarla “yaratma” ifadesi kullanılır, hatta bu büyük bir cesaret olarak nitelenir, sanatçının cüretkârlığı bir marifet olarak yüceltilir ve bu anlayışı kabul ettirmek üzere baskı kurulur. Rönesans’ın ünlü sanatçılarından Michelangelo’nun Musa heykelini yapıp bitirdikten sonra, heykelin canlı duruşundan çok heyecanlandığı, nihayet elindeki çekici heykele doğru fırlatıp "Ne duruyorsun konuşsana!” diye bağırdığı anlatılır.

Bati sanatı aslında bir tepkiler sanatıdır ve dönüşümlü olarak devam eder. Rönesans’ın akılcı, idealist, klasik çizgisine tepki olarak son derece incelmiş, detaylanmış, coşkulu ve artık son noktasına ulaşarak kendini tekrarlayan konumdaki barok sanatı gelişir. 18. yüzyıldan sonra ise sanatın merkezi İtalya’dan Fransa’ya Paris’e geçer ve birbiri ardına sanat akımları doğar. Barok’a tepki olarak yeniden Antikite sanatına öykünen klasizm akımı ortaya çıkar. Bunu materyalist görüşü reddederek duyguyu ön plana çıkaran romantizm, doğaya açılarak alışılmış resim kurallarına karşı çıkan empresyonizm, sanayileşme sonrası yaşanan gelişmelerle insan ve tabiatla ilgili olayları gerçekçi bir ifadeyle ele alan realizm, antik sanat anlayışına bir tepki olarak gelişen ve geleceği konu alan fütürizm, empresyonizme tepki olarak ortaya çıkan, biçimi ön plana çıkararak objeleri küp, koni, küre vb. biçimlendiren kübizm, figürleri gerçek görüntülerinin aksine hayal âleminde ve asla var olmayacak, düşsel bir ortamda resmeden sürrealizm gibi pek çok yeni akim izlemiştir. Tahmin edileceği üzere günümüze kadar ulaşan bu kadar çok ve farklı sanat anlayışı sanat dünyasında tam bir karmaşaya ve yoğun eleştirilere yol açmıştır. Modern sanatı -yine Bati sanat dünyasında- anlaşılmaz, manasız, çirkin, tahrip edici, barbarca, hasta, karmakarışık olarak nitelendiren hatta modern sanatçıları dünya suikastçıları olarak görenler ve kıyasıya eleştirenler de vardır. Aslında bu sanat akımları kesinlikle toplumsal gelişme ve değişmelerden etkilenerek doğmuştur.

Batinin gerçekleştirdiği, coğrafi keşifler, sömürgeler, sanayi devrimi, ekonomik değişmeler, hisli kentleşme, I. ve II. Dünya savaşları ve tüm bu değişimlerin doğurduğu yeni devasa sorunlar, sosyal sarsılmalar, iç huzursuzlukları ve karmaşa doğal olarak sanata yansımıştır. 20. yüzyılın başlarından itibaren endüstri (sanayi) devrimi ile gelişen kapitalist sistem bütün dünyayı etkilemiştir. İmparatorluklar yıkılmış, dini, ahlaki, kültürel değerler değişmiş, başta ekonomi olmak üzere, aile, eğitim, hukuk, siyaset gibi bütün büyük kurumlar köklü değişimlere uğramıştır. Bu yeni materyalist dünya düzeni belli kurallar ve değerler çerçevesinde, sarayın ve sanatseverlerin himayesinde eser veren sanatçıya da yeni bir konum verir. Sanatçı artık din ve saray dışında, tamamen kişisel görüşlerini yansıtan eserler üretir.

Bir tek inanç etrafında toplanmak yerine birçok görüşün parçaladığı toplumda, sonuçta birleştirici unsurlar arama çabası söz konusudur. Bu arada bindiği dalı keserek, kendinden bir sonraki nesle bile hiç bir şey bırakmak istemiyormuşçasına tabiatı mahveden bir anlayış “ilerleme” olarak görülmektedir. Toplumsal değişmelerle paralel gelişen sanat ortamı da bu görüntüden farklı değildir. Başlangıçta toplumdaki olumsuzluklara ve çarpıklıklara dikkat çekmeyi amaçlayan çağdaş sanat zamanla bu çizgiden uzaklaşmış ve anlamını yitirmiştir. Sonu gelmeyecekmiş gibi hırsla sürüp giden teknolojik yenilikler insani kaygılandıran bir bilinmeyene sürükler görünmektedir. Birey birey parçalanan, aile mefhumunu bile yitiren, hatta bireyin kendi içinde tutarsızlaştığı bir toplumsal ortamda hiçbir şeyle uzun süre meşgul olamayan, sabırsız, çok beklentili, umursamaz, bencil, duyarsız, hiçbir şeyle tatmin olmayan bir insan tipi ortaya çıkmıştır.

Bilimsel teknoloji çağı olarak adlandırılan çağımızda ise bu karmaşık sanat ortamında sanatçılar görülenin arkasındaki değişmeyen değerleri keşfetmek kaygısındadır. Bu arayışlarla Batıda ortak bir sanat dili -binlerce yıldır doğuda hem de felsefesiyle var olan- soyut sanat gelişmiştir. Tüm değerlerini yitiren materyalist bir görüş temelinde sadece tüketici konumunda olmaktan bunalan insanlar, günümüzde yeniden kültürel, manevî ve ahlaki değerlerine daha çok önem vermeye başlamıştır. Bir yandan da uluslararası değerler ve standartlara önem verilmesiyle oluşan evrensel çizginin oluşturduğu tekdüzelik içinde yerel kültürler, renkler, tatlar, özgünlükler aranmaktadır. İnsanlar köklerini araştırma, diğer toplumlardan kendini ayıracak özgün kültürel, sanatsal zenginlik ve miras arayışına girmiştir.

Temelinde bu zihniyetle gelişen modern bati sanatının seyrini bu şekilde değerlendirdikten sonra gelelim bizim sanat dünyamıza… Son dönemlerinde büyük yenilgiler ve sorunlarla boğuşan Osmanlı devleti ve onun yıkılışından sonra kurulan genç Türkiye Cumhuriyeti çözümü Bati medeniyetini benimsemede görmüştür. Her alanda Batılılaşma yaşanırken Bati resmi ve sanat anlayışı 19. yüzyılda Osmanlı toplumuna girmiştir. Ancak bahsettiğimiz akımların içine doğdukları şartların hiçbiri bizim toplumuzda mevcut değildi. Biz bu sanatı taklit ederken bunun ne kadar farkındaydık veya şimdi ne kadar farkındayız? O dönemlerde Fransa’ya giden ve orada hangi akim güçlü veya revaçta ise o tarz resimler yapmış olan Türk sanatçıların bu düşünsel alt yapıyı kavramış olduklarından emin değilim.

Doğal olarak batılı eserleri taklit eden bu ithal sanatı toplumun benimsemesi mümkün olmadı. Zira sanat düşünceyle biçimlenir ve sonra düşünceleri biçimlendirir. Bu bir döngü gibidir, sanatçı toplumdan, onun kültüründen, inancından güç alarak eser verir; onun ürettiği eser de toplumu daha ileri ufuklara taşır, yarınına yön verir. Dolayısıyla bir toplumun düşünce sistemini, değerlerini ve ahlak anlayışını değiştirmesi kolay değildir.
Benliğinden başka bir benliğe bağlanmanın bedelinin toplumda nelere mal olduğu görüldü; kendi kültüründe var olan tüm güzel sanatları yok etme hiç değilse aşağılama. Sanatçı ile halkın sanat anlayışında uçurumlar meydana geldi ve sanatın toplumdan koptuğu görüldü. Bu yüzden de bu yabancı sanat anlayışı bir türlü oturmadı, geniş kitlelerce benimsenmedi, ilişik, yapmacık, kaldı toplum onda kendine ait hissettiği bir mana, bir ruh bulamadı. Sonuçta toplumda eski sanat anlayışından bütünüyle kopamayan ama onu da tam olarak ifade edemeyen, yeni sanat anlayışında yerel özgünlükler yakalamaya çalışan modern ve geleneksel olarak isimleri dâhil her yönden tartışmalı ikili bir sanat anlayışı gelişti.

Çiğimizin ve yaşadığımız ortamın sanatına gelince, maalesef -en hafif ifadeyle- çok dağınık. Gerçek sanat eseri nadirdir, süslenip püslenmeye, kendini beğendirmeye ihtiyaç duymaz. Ben yaptım oldu kabilinde çalışmalar bazı çevrelerde rağbet görüyor olsa da sanat eseri olamaz. Sanatçının eserinde bir deha ışıltısı, bir eşsizlik, sıra dişilik, hiç değilse saygıdeğer bir hüner görülmeli. Çok kalıcı, kesin kuralları olan sanat ve estetik konusunda, bu kuralları kavrayıp özümseme ile yeni bir şeyler yapabilme arasındaki hassas dengeyi kurabilmek gerçekten üstün bir yetenek gerektirir. Ama günümüzde sanat eserleri –istisnalar kaideyi bozmaz süslü, satılık, işlevsiz, amaçsız, tüketicileri olunduğu sürece bol, Çin mali gibi ucuz, kalitesiz, popüler olana yönelik, neredeyse basit hobi veya hediyelik eşya hüviyetinde görünüyor. Popüler olan mutlaka yozlaşmayı beraberinde getiriyor. Popülariteden beslenen kesim farkında olmadan insani duygulardan ve özünden uzaklaşıyor. Kavramların içi boşalıyor. Maalesef sanat eseri de ticari meta gibi daha çok maddi olarak değerlendiriliyor.

Peki, uzun süre yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmeyen bir havayla reddi miras yapmış olsak da binlerce yıllık bir sanat mirasına sahip olan bir toplum olarak daha önce bizde sanatçı imajı nasıldı? En önemlisi Türk toplumunun düşünce biçiminde insana, topluma, tabiata bakış nasıldı?

Sanatın çıkış noktası inançtır. Bizim düşünce sistemimizdeki insan anlayışı Bati düşüncesinden çok farklı, hatta onun tam tersidir. Bize göre her şeye hâkim olan insan değil yaratandır. Her şey O’nun elindedir, ama insana da bir irade ve inisiyatif vermiştir, yani insan hem kaderine hâkimdir, hem değildir ve bu bilinçle yaşar. Bizim düşüncemiz sevgi üzerine kuruludur.

“Yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü”

“Ben gelmedim dava için/ Benim işim sevi için”

“Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz”

diyen Yunus Emre’nin şiirleriyle ölümsüzleştirdiği gibi sanatın da temelinde sevgi ve güzellik esastır. Sanatçının inancı toplumunkinden farklı değildir ve sanat aykırılık, karşı oluşlar, tepkiyle değil güzel olana, iyi olana katkıda bulunarak gelişir; daha iyisini yapabilme çabasıyla gelişir. Sanatçı tabiata da sevgiyle bakar, onunla mücadele etmez, yaratıcının eseri olarak ondan ilham alır. Başta tabii çevre olmak üzere, etrafını gözlemleyen bir zihinle yola çıkan sanatkâr, sıradan insanın fark edemediği detayları yakalar. Belki de hiç dikkati çekmeyen bu detay bilgileri bir sanat eserinin üretiminde ne kadar da mühimdir. Kendini farklı sezişler ve kapsamlı yetilerle teçhiz edilmiş hisseden sanatkâr ayrı mana âlemlerinde yaşar ona tevdi edilen bedii hissiyat, estetik sezgi onu toplumun diğer bireyleri içerisinde ayrı bir dünyanın güzelliklerine elçi yapar.

Yüce yaratıcının ona bahşettiği üstün sezgi kabiliyetini, kavrayış ve değerlendirme ayrıcalığını kendi hayatında tatbik ederek meydana getirdiği eserler birer rehber niteliğindedir. Sanatçı sanat eseri verirken;

Doğru gözlem

Kod belleği

Rutinin üstüne çıkma

Sürat-intikal

Fayda temini

İnsan ve toplum ihtiyaçları

Yorumlama

Soyutlama

Sadeleştirme

Üsluplaştırma-özetleme-detayları ve teferruatı atarak manaya ve öze nüfuz edebilme,

Sadelikte çok şeyi ifade edebilme çabasındadır.

Maddeden çok manaya yönelen, yüce, aşkın, ulvi olana heves eden ve sürekli güzeli arayan bu sanat anlayışında yıkılmayan, pörsümeyen, eskimeyen ve ölmeyene rağbet vardır. Sanatçı, maddeye, mevkiye, mansıba, ikbâle, refaha önem vermez, bunları bir ön şart olarak kabul etmez. Rahat bir mevki ona yetmez, sıradan insanların makbulü olan şatafatlı mekânlar, meskenler, vasıtalar, mal-mülk, şöhret onda bir tatmin ve doyum meydana getirmez, o sürekli iyiliğin, güzelliğin arayışı içindedir. “Nasibi rızkı yaratan ya erdem verir ya talih demişler.” Gerçekten de kişi neyi diler neyin peşinden koşarsa eline geçen o oluyor. Sanatçı da günlük hayattaki gelişmelerden ister istemez etkileniyor tabii ki, ama yine de gerçek bir sanatçı; sıradan insanlardan farklı, daha deli veya çılgın diyebiliriz, gözü kara, gemileri yakıp arkasına bakmadan gidebilen, başkaları başını sokacak ev, yeni model araba, oğlum, kızım derdindeyken o idealleri için çok şeyden fedakârlık edebilen, zamanını, enerjisini, aklini, fikrini, hatta elindeki tüm maddi imkânlarını vefasız sevgili gibi ömrünü verdiği sanat için harcayan kişidir. Tecrübeyle sabit, bence gerçek sanatçı böyle oluyor.

Bu tariflerimiz, günümüzde pek bulunmayan ve adeta tarihte kalmış kişilikleri yansıtıyor gibi olsa da bunun içini dolduran sanatkâr kimlikleri de günümüzde hala vardır. Şahsiyetini vakarla koruyan, sanatına her şeyden çok ehemmiyet veren, gururu ve ümidi öz değerlerinin yaşaması yolunda hayat bulan, yaşayan sanatkârlarımız var olmaya devam edecektir. Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin el ile yapılan, insanî olan, insanın tabiatına hitap eden şeyler hiç değişmez ve hiç eskimez. Bu güzel şeyler kıymetini bilsek de bilmesek de, farkında olsak da olmasak da bir biçimde bizle de bizden sonra da devam edecektir. Sanat ortamı ne kadar yozlaşmış veya dağılmış gibi görünse de zaman iyi, güzel ve doğru olanı ayıklar; köksüzler ot gibi kurur gider, layık olanlar kalır. Önemli olan ilkemizi doğru belirlemek, çözümleri doğru tespit edebilmektir. Mehmet Akif’in dediği gibi “Yeni, yeni olduğu için alınmaz iyi ise alınır; eski, eski olduğu için atılmaz kötü ise atılır.” ilkesi sanat için de geçerlidir. Sanatın işlevsel, simgesel boyutlarıyla ve kültürel arka planıyla birlikte seyredilen bir obje olmaktan çıkarak yeniden hayatin içinde yer alması gerekmektedir. İnsan eliyle biçimlenmiş bir çevrede yaşamak zorunda olan çağdaş insanın bu yapay ve sorunlu çevrede daha doğal ve estetik görünümlere ruh sağlığı açısından da acilen ihtiyacı vardır.

Pek çok sanatçı Türk sanatının geleceğini ve başarısını çağı yakalamakta görmektedir. Çözüm çağa yetişmek falan değil bence, çağ ne ki dünya ne çağlar görmüş. Asil çözüm gerçeği görmek, insan olmak. Sanatı bir anlamda eşyanın hakikatini görme ve gösterme anlamında kabul ederek, sözümüzü Hz. Peygamberin (AS) duasıyla bitirelim: “Ya Rab! Bize eşyanın hakikatini göster.”

*Fatih Üniversitesi Öğretim Üyesi  

İSMEK El Sanatları Dergisi 5 İNDİR

Bu yazı 2004 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK