Makale

Bir Gül Vesilesiyle Sübjektif Güzelden Mutlak Güzele Metaforik Bir Yolculuk

  • #


Yazı: Yrd. Doç. Dr. Aynur CAN*  Fotoğraflar: Muhammet ALTINTAŞ

Güzele niçin güzel deriz? Gülü, gül kokusunu neden güzel buluruz? Bize sevdirilen bu güzellikleri kaynağında fark etmek, estetik hazzın zirveye ulaştığı noktayı işaret eder. Bu yazıda metaforik bir düşünme biçimi ile söz konusu güzellik ölçütlerini içinde taşıyan bir yolculuk anlatılmaktadır.

Bilindiği gibi estetik bilimi çerçevesinde, güzel ve güzelliğin niteliklerinin okunabileceği ölçütler ortaya konmuştur. Güzel ve güzellik atfedilen bir nesnenin özellikleri içsel/içeriksel ve dışsal/biçimsel özellikler olarak ikiye ayrılmaktadır. Bunlardan dışsal nitelikler orantı ve simetri, ahenk (uyum), çoklukta birlik ve ekonomi ilkesi olarak belirlenmiştir. İçsel nitelikler ide, tür ve tip’e uygunluk, yetkinlik, canlılık ve anlatım (ifade) unsurları ile temsil edilmektedir. Renkler, kokular, biçimler aşıldığında içeriksel özelliklere yol alınmaktadır. Bu soyut, anlamsal kategorilerle biçimler harmanlanmakta ve ontolojik bir bütünlük içinde estetik haz yaşanmaktadır. Meramını metaforlarla anlatmaya çalışan yolculuğun öznesi, İstanbul’da tarihi yarımadada gezinen bir kadın ve elinde taşiliği aslına sadik, değişime duyarlı bir gül nesnesidir.

İnsana Sevdirilenler

Bir kadın ki olabildiğince sade, soğuk, mağrur ve cesur. Korkmuyor gecenin karanlığından, zihni ve yüreği gün gibi aydın. Biliyor ki gecenin en zifiri karanlığı, güneşin doğumu ile yırtılır. Biliyor ki günün doğma vakti geldiğinde gecenin, ürkütücü karanlığını örtmeye mecali kalmaz. Kadın Vefa’da durmuş, kitabesiz bir mezar taşı başında ağlıyor, yitirdikleri için kendisinin ve ait olduğu toplumunun. Ne kadar ağlayabilir ki yitiklere ve umutsuzluğa. İnsan umut bağımlı bir varlık. Hatırlatıyor akli ve başını yukarıya kaldırıyor. Gökyüzü yıldızlarla ışımış ortada küskün bir ay, hilal biçimini almış. Solgun ışık yüreğini ısıtıyor ve ona bir yol tarif ediyor, yıldızların arasından. Bir umut, bir sıcaklık hissedince biraz mahcup olup indirdiğinde başını önüne, fark ediyor yaprağına ışığı değmiş gülün beyazını. Niye önce fark etmedim ki diye kızıyor kendisine, sanki evvel görecekmiş gibi. (Sezgisi gülümser zekâsına…)

Elimizde tuttuğumuz gülü bize ait olmadığı için, ait olduğu yerde güzel olduğu için severiz belki de. Görünüşte (zahirde) bize duygusallık penceremizden ulaşan bu küçük çiçek, hiçlik köprüsünden geçerek aklimizi aşarak gönlümüze kavuşur. Geçici bir görünüş, aldatıcı bir sanı olarak yaşayan göz alıcı gül, kendisinin hep var olduğunu söyleyen ve yaşayan tek varlığa kavuşarak ait olduğu yerde, özde, asil olanda (batin) varlık kazanır. Reel ile ideal arası küçük bir seyir sunan zavallı, fani ve geçici, azıcık hükmü olan bir çiçekçik ona karışır, ondan selam getirir ve ona selam götürür. Biz de insan olduğumuzu hatırlarız tüm duruluğu ve yüceliği ile. Yani mutlak güzellik ağacının incecik bir dalına konmuş küçük bir kuş gibi, kâinatın ahengine katılı veririz. Konuveririz, uçuveririz, göçüveririz ve yeniden doğarız defalarca Yunus’un dediği gibi, bizden kim usanası.
İnsan, aynı zamanda hata bağımlı. Hata yapar, bazen bilerek bazen de bilmeyerek. İşte bir gaflet ani, kadın gülü koparıyor dalından. Benim diyor bak böyle, benim ellerimde daha güzel görünüyor, yakışıyor bana, toprak kadar belki ondan da fazla. Gül çiçeğini taşıyan incecik yeşil dal sımsıkı avucunda, gül kokusu ten kokusuna karışıyor. Benim diye öyle sıkmış ki ellerini genç kadın, yorulmuş bitap düşmüş Bağdat gülü, salıvermiş boynunu kıble yönünde. Su versem gelir kendine ve bana daha çok ait olur belki diye, hızla yürümüş kadın. Süleymaniye’ye çıkarken sabah ezani ile ferahlamış yüreği ama derdi gül ve kendisi ya, bir çırpıda geçmiş Köprülü mescidini ve kendisini, II. Mahmut Türbesi önünde akar bir çeşmede bulmuş, yaşlı bir çınarın gölgesinde. Su şükürmüş bilirmiş eskiden beri, yıkanma, arınma, korunma ve huzura hazırlık demekmiş. Eğilip suyun akışına, su serpmiş gülün körpe tenine, hafifçe. Canlanmış gül. Suda matematiği aşan bereket, su da şükür, temizlik, iman ve huzurda oluş. Su onun huzurunda, kadın suyun huzurunda, elindekileri kaybetmek korkusu içinde dilinde yapmacık bir şükür. Dönmüş yolun başına, köşede biri oturmuş bekliyor.

Eskilerin pîr-î mugan dedikleri ihtiyar meyhaneci, ellerini açmış gülümsüyor. Bir elinde inci, diğerinde çakıl taşı. Kavuşturuyor ellerini bir avuç yapıyor. Ne farkı var bunların birbirinden? Düşün, durduğun yerden. Bulduğunu elindeki güle biçtiğin değerle kıyas et. Hangisi kıymetli? Hangisi senin, hangisi benim? Yoksa hiç mi? Hiçbirisi mi değil bizim? Diyor gözleri kadının içine işleyen derinliklerden adeta bir ok. Kadının uzun uzadıya düşünmek değil niyeti, sadece canlandırmak elindeki kendisinin olanı ve daha uzun kılmak faniliği. Hafifçe gülümsüyor ihtiyar, sezgisi gibi kendisine. Kadın ihtiyarin karşısında küçüldüğünü hissediyor ve önünde yok olmamak için aklına sığınıyor ve uzaklaşıyor. Bu kez gerçekten ihtiyarin gözlerinde ve kendi benliğinde küçülüyor kadın ve iniyor yokuş aşağı Sultanahmet’e.

İstanbullu Kimdir?

Görününce altı minare, hicaz bir ikindi ezani yükseliyor. Hem de hoparlörsüz. Göklerden gelen haber, yine göklere eriştiriliyor. Hüzün, gurbetlik yoksa bu bir veda şarkisi mi, kadının yüreğini acıyla yoğuran. Vakit dar, ömürler hep kısa bu devirde, koşuyor kadıncağız hızla. Sirkeci, Eminönü derken bir bakmış ki Zindankapı’da, Ahi Çelebi Camii avlusunda. İçerde neler olup bittiğini bilmiyor. Evliya Çelebi elindeki gülü ve rengini işaret ediyor. Kadın hayretler içinde nasıl olur kırmızıya dönmüş, ihtiyardan sonra pembeleşti farkında değilsin diyor Evliya. Evet, gerçekten farkında değil kadın olup bitenden, sanki kan damlıyor, rengi kanıyor gülün derken yanıldığını fark ediyor, gözyaşı değil mi bu? Evliya, içerdeki misafirlerin işi olmalı diyor, gülün ruhuna üflediler. Ne yapsın zavallıcık.

Kadın renkler, biçimler değişiyor ama öz ayni kalıyor diye düşünürken, galiba gülün de dili sürçüyor ve seyahat istiyor canü gönülden ve düşüveriyor kadının elinden. O da ne, yine rengi değişmiş. Bu şeffaf, bu renksiz, nasıl desem camin ve suyun rengi. Yani renksizliğe bürünmüş ama ayni kokuyu saçıyor. Kokusu akli tırmanıyor, yüreği aşıyor ve teslim oluyor. Ayrılık vakti. Kadın yerden alıyor gülü ve Haliç’in dingin suyuna bırakıveriyor, incecik yeşil bir dal, tabut misali. Neyi arıyorsan, onu bulursun diye fısıldıyor kulağına Mevlana yüzyıllar öncesinden. Tüm gücüyle sesleniyor kadın. ‘Önce Ya Vedud Sultan’a uğra, sonra Eyüp Sultan’a misafir ol’. Su akıyor, hayat akıyor. İhtiyaçlar ve biçimler değişiyor suya vuran renkler ve sürekli dans eden tonları gibi, ayni kalan onun niteliği hayal, kurgu ve gözyaşı ile yüklü oluşu. Ölümün ak pak gerçekliği.

Aklin zekâtı olarak bölüşülüyor hüzün ve can buluyor bu topraklarda hüznün estetiği. Bir tür gurbetlik, kavuşma bekliyor, vefa ve sebat istiyor aslına, asli duruşuna. İşte o an fark ediyor, bir eşikte sendelediğini kadın ve okuyor, huzurunda huzur duyulan hanımefendilerin ve beyefendilerin hal tercümelerini. O eşikten hiç ayrılmadıkları içinmiş meğer. Varlık ile hiçlik, ideal ile reel arası eşikte sağlam bir tartı kurmuşlar İstanbul’da, darasız tartmışlar sözü, şiiri, müziği, mimariyi hepsinden önce de kendilerini. Dinlerinin altıncı şartı bilmişler, haddi aşmamayı, hatırı kırmamayı. İşte bu yüzden dengeye vurmuş ölçüleri.
Komşularını kendilerinden çok düşünmüşler, yetimleri çocukları gibi. Ayırmamışlar, deliyi bir tutmuşlar veli ile. Kıyamamışlar kirik kanatlı leyleklere, merhametle kucaklamışlar yeryüzündekileri. Onların, bu hoşgörü ve şefkatlerine karşılık olsa gerek hayalleri zenginleşmiş, rüyaları güzelleşmiş ve masal tadında yaşamışlar dünyalarını, coşku dolu masum ve özgür çocuklar gibi. Bize yalan gelir, belli ki onlara gerçek. İşte bu düzen duygusu içinde fark etmişler çoklukta birliği, orantı ve simetriyi, ahengi yakalamışlar ve arka yapının derinliklerine sürprizlerle gizlemişler ve böylece her tabakada kat kat artarak yaşadıkları estetik hazzı ikram etmişler kendilerinden sonrakilere, katıksız edep ve sonsuz vefa ile.

Bir Ümit Işığı

Biz mi ne yapmalıyız? Önce kâbustan uyandırmalıyız kendimizi, özenle besleyip büyüttüğümüz benliğimizi ve belki o zaman yaşatabiliriz, şehrimizin -silikleşmeye yüz tutan- asli karakterini. Kim bilir?

*Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Meslek Yüksekokulu Öğretim Üyesi

İSMEK El Sanatları Dergisi 5 İNDİR

Bu yazı 570 kez görüntülenmiştir

Twitter'da Paylaş Facebook'ta Paylaş
logo title
  • İSMEK El Sanatları Dergisi
    İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin
    bir kültür hizmetidir.

İSMEK